“1” RAKAM DEĞİL, İNSANDIR

Bilgi çağı, neoliberal çağ, post-truth dönem, ne dersek diyelim başka perspektiflerden başka özellikleri nedeni ile insan “şey”dir artık. Bu nedenle ona “sayı” muamelesi yapmak kolaylaşır. Birileri acı çektiğinde ve öldüğünde hepsi yalnızca birer sayıdır. Dünyadan sizin benim gibi bir kişi eksilmiş değil de bir “şey” eksilmiş gibidir. Haberlerden akan rakamlara kulaklarımız duyarsızlaşır. 5 kişi gitmiş, 10 kişi daha azalmıştır. Ne de olsa sayıdan bol bir şey yoktur!..

Sayılar, ruhsuz ve tekniktir. 

Haberlerden alışkınızdır onlara. 1 kişi şehit olur, 5 kişi göçük altında kalır, 25 kişi açlıktan ölür.

Binlerce kadın öldürülür, milyonlarca insan yoksulluktan hastalanır, yüzlerce mülteci sokaklarda aç yatmaktadır. 

Beynimizin “insan” bölümü değil de adeta “şey” (eşya, nesne, meta, vs) bölümü çalışır. Bir özne gibi göremeyiz ötekileri. Ekranın arkasından uzak bir hikâyeye şahitlik ediyoruz gibidir. Bir taşın yuvarlanması, bir kıyafetin kullanılamaz hale gelmesi, bir elmanın çürümesi gibi algılar zihnimiz “kişileri”.

Her şeyi alınıp satılır hale getiren sistem içerisinde kişiler de birer “metaya” dönüşmüşlerdir. 

İnsan, neoliberal sistemde artık birer “şey”dir. Data’dır mesela. Alınıp satılır, kullanılır ve ondan istifade edilir. “Like”lar ya da “takipçiler”dir insan. Bir özne değildir de bizim kendi yüzümüzü seyredebileceğimiz aynalardır. Hem de gerçeği değil olmasını istediklerimizi gösterecek türden. “Müşteri”dir, “oy verecek” olandır, “görüntülenme” sayısıdır ve “retweet” sayısıdır insan… Sayılar artarsa mutlu oluruz azalırsa mutsuz.

Sayılar önemlidir. Ancak sadece bir “şey” olarak ve her zaman kendimizden ötürü.

Biz ve bizim işimize yarayacak taraflar

Meta ya da şey nedir? Cevap net:  Kullanılan… Ve severiz onları da. Cep telefonumuzu severiz, ihtiyaç duyarız, yanımızdan ayırmayız. Hatta en çok onunla yakınlık kurarız. Tüm bilgilerimiz ondadır ve hep baş ucumuzdadır. Dışarıdan bakıldığında bir sevgi ilişkisi gibi gözükür.

Ancak bir eşyayı sevmek ile bir insanı sevmek arasında fark vardır. Cep telefonunun ne hissettiğini düşünmeyiz mesela ya da nerede durmak istediğini. Anlatmak istediği bir şey olup olmadığını ya da sıkılıp sıkılmadığını merak etmeyiz. Düştüğünde üzülürüz ama canı yandı diye değil kullandığımız şeye zeval gelecek diye. Yani şeyleri de sever, önemser ve korumaya çalışırız ancak her zaman bizden ötürü ve kendimiz içindir. Hiçbir zaman ondan ötürü bir nedeni yoktur. Ortada “o” diye bir şey yoktur. Hep biz ve bizim işimize yarayacak tarafları vardır.

“Şeylerin” öznel bir dünyası, ihtiyaçları, talepleri, duyguları, kişisellikleri ve kendilerine ait alanları yoktur.

Özne (kişi) nedir peki? Öznenin kendine ait bir öznelliği vardır. Bir dostumuzu mesela bir “şey” gibi sevmeyiz. Onun duyguları önemlidir ya da neye ihtiyaç duyduğu. Bir hikayesi vardır. Onu severiz ama kullandığımız nimetlerinden dolayı değildir bu. O düştüğünde üzülürüz çünkü biliriz ki canı yanmıştır ve acı çekmektedir. Özneyi sevmek ile eşyayı sevmek arasındaki fark büyüktür.

Mevcut sistemde dünya “şeyler dünyası” artık. İnsanlar özneden çıkıp nesneye evrilmeye başladı gözümüzde yavaş yavaş. “Şey sevgisi”, gerçek ilişki ihtiyacımızı karşılamaz. Karşıda bir özne yoktur çünkü. Ortada iki kişi yoktur. Ben ve çok önemsediğim “şeyler” vardır. Bu nedenle boşluk büyür. Yalnızlık artar. Dünya iki kişilik değildir. Bunca “sevgi ve kalabalık” görüntüsü içindeki bunaltının adı konulamaz. Oysa insanlar şeyleşmiştir ve haberimiz yoktur

İnsanın ‘şey’leşmesi

Mevcut sistemde dünya “şeyler dünyasıdır” artık. İnsanlar özneden çıkıp nesneye evrilmeye başlamıştır gözümüzde yavaş yavaş. Hala seviyor, önemsiyor gibi göründüğü için fark etmeyiz çoğunlukla bu yapısal farkı. Ta ki kendimize soruncaya kadar; “şey gibi mi seviyorum, özne gibi mi” diye.

“Şey sevgisi”, gerçek ilişki ihtiyacımızı karşılamaz. Karşıda bir özne yoktur çünkü. Ortada iki kişi yoktur. Ben ve çok önemsediğim “şeyler” vardır. Bu nedenle boşluk büyür. Yalnızlık artar. Dünya iki kişilik değildir. Bunca “sevgi ve kalabalık” görüntüsü içindeki bunaltının adını konulamaz. Oysa insanlar şeyleşmiştir ve haberimiz yoktur.

Bilgi çağı, neoliberal çağ, post-truth dönem, ne dersek diyelim başka perspektiflerden başka özellikleri nedeni ile insan “şey”dir artık. Bu nedenle ona “sayı” muamelesi yapmak kolaylaşır. Birileri acı çektiğinde ve öldüğünde hepsi yalnızca birer sayıdır. Dünyadan sizin benim gibi bir kişi eksilmiş değil de bir “şey” eksilmiş gibidir. Haberlerden akan rakamlara kulaklarımız duyarsızlaşmıştır. 5 kişi gitmiş, 10 kişi daha azalmıştır. Ne de olsa sayıdan bol bir şey yoktur.

Bir ’teknik aksaklık’ olarak ölüm

Ölümler, belalar, felaketler adeta uzaktaki anonim bir varlığın başına gelmektedir. Beynimiz şeyleştirerek ruhundan arındırır meseleyi. Bir cam bardak kırıldığındaki duygusal reaksiyonu veririz bu sayede.  “Hay allah, aksilik oldu” deriz. Sonra hayat aynı şekilde devam eder. Yalnızca bir tane bardak kırılmıştır ne de olsa.

Orada ötelerde bir yerde milyonlarca aç çocuk vardır. “Orası” yabancı bir diyar, o “çocuk” yalnızca bir sayıdır. Sanki geleceği olan bir can ölmemiş, geçmişe sahip bir anne kahrolmamış da bir yıldız daha kaymış gibidir. Seyreder, iç geçirir ve uzaktan seyrederek bir dilek tutarız.

Yüz yıllardır koronadan daha fazla öldüren açlık, şiddet, hastalık salgınları karşısında ne şoka girdik ne seferber olduk ne de sorumluluk aldık. Ucu kendi hikayemize değmediğinde ölüleri birer sayıdan ibaret görmek kolaylaşır. Her bireyin adı yalnızca “Eksi 1”dir. Onlar sadece bir “şeydir”, bir kişi değil. Uzakta bir ışık daha sönmüş, bir defter daha kapanmış, anonim bir şarkı daha susmuştur. Dram ve ölüm dediğimiz, yaşanan teknik aksaklıklardır.

Şimdi öyle mi? Tek tek parmaklarımızla sayıyoruz rakamları. Bir kayıp, bir daha, bir tane daha… Her bir sayı bir kişiye işaret ediyor, bunun farkındayız. Her sayının bir ömür ve bir yaşam hikayesi olduğunu biliyoruz-hatırladık artık. Ve kendimizin de potansiyel birer sayı olduğu ile yüzleştik. Her birimiz muhtemel bir “eksi 1” iz artık.

Artık “1”, koskoca bir yaşam öyküsü!

Bu nedenle bu durum, kolektif bir sorun şimdi. Ortak bir sorumluluk alanına davet ediyor bizi. Dayanışmaya, duyarlılık göstermeye, dert etmeye çağırıyor. Seferberlik gerektiriyor. “Bir, yalnızca bir sayı değil koskoca bir yaşam öyküsüdür” diyor.

Başımıza gelmemiş olsa dahi ölümler bizi ilgilendirir ve kederlendirir oldu. “1 kişi bile” çok önemli. Hepsini üzerimize vazife belledik. Konuyu takip ediyoruz. Elimizi taşın altına koyduk. Bedel ödemeyi, zevklerimizden feragat etmeyi, bir ötekini de kendimiz kadar korumayı göze aldık.  “Bir” sayı olmaktan çıkıp insana evrildi (oysa zaten her daim öyleydi). 

Korona dönemi geçtiğinde bir dolu “sayı” daha eksilmeye devam edecek yeryüzünde. Ama birer birer ama kitlesel olarak. Muhtemelen “insanlık” olarak ne seferber olacağız ne bedel ödeyeceğiz ne elimizi taşın altına koyacağız. Hiçbir rakamı parmaklarımızla teker teker saymayacağız. Bedel ödemek istemeyeceğiz, zevklerimizden feragat etmeyeceğiz ve sorumluluk almayacağız. İnsan hayatı olduğunu unutup yeniden birer rakam gözüyle bakacağız bütün kayıplara.

Acaba o zaman geldiğinde… Bu dönemi hatırlayarak… Bütün küçücük “bir”lerin koskocaman hayatlar olduğunu hatırlamak mümkün olur mu?

0  0,00
Whatsapp Destek
1
Merhaba ;
Sizlere nasıl yardımcı olabilirim ?