Pandemi lafazanlığı

“Nasıl bir cehennemdeyiz?” sorusuna cevap verme iddiasıyla başlayan yazılar, “Boşverin cehennemi. Bakın, ben ne söylüyorum!” diyerek son buluyor

Bütün az gelişmiş ülke entelektüelleri gibi Türkiyeli entelektüel de güncel sorunlara tutkundur. Hem bizde hem de bize benzeyen ülkelerde entelektüelin fazlaca siyasetin içinde olmasının sebebi de budur. Ya da fazlaca siyasetin içinde olduğu için güncel sorunlara tutkundur. Her neyse…

Koronavirüs pandemisine de aynı tutkuyla bağlandık. Onunla başlamayan ya da onunla bitmeyen bir lafımız yok. (Bu da ayrı bir pandemi olabilir mi?) Başlarken ya da bitirirken de laf daima kapitalizmin sonuyla ilgili bir yerlere uğruyor. Tuhaf filan değil, asla… Aksine, son derece doğal, çünkü yakıcı bir sorun; can yakıyor ve haliyle kapitalizmin de canını yakar mı diye merak ediyoruz.

Toplumsal olanı, toplumsallığa ait her şeyi “ortodoksça” bir kaba sabalık olarak unutmaya terk eden moda eğilimlerin düşünce dünyamızdaki etkisini yitirmekte olduğunu gösterdiği için, aslında bu iyi bir şey. Entelektüel alem üzerinde müthiş bir depolitizasyon döngüsü kurarak düşünceyi ve eleştiriyi poplaştırmış olan postmodernist hegemonya sonrasında nihayet erotik beden değil açlık çeken bedenle, çiftleşen değil çalışan bedenle ilgilenmeye başladık, bu (iyiden de öte) harika bir şey!

Bu sebeple, entelektüel aklın şimdi teori ile sokaktaki gerçeklik arasında bir devamlılık ilişkisi kurmuş olması ancak takdirle karşılanabilir. Ne var ki takdire şayan bu ilişkisinde akıl, düşüncedeki o bildik modanın etkisinden, hem de onun en tipik olanından kurtulabilmiş görünmüyor. Bu etki, teorinin soyut bir retoriğe, düşüncenin de dilsel performansa dönüşmesidir. Gerçekliğin izahına değil de anlamın yapısına odaklanan eğilimin kaçınılmaz sonucuydu bu.

Koronavirüs pandemisi hakkında yazılanların çoğu maalesef dilsel bir performansa dönüşüyor.  Görünürdeki niyet, pandeminin siyasal ve sosyal sonuçlarını değerlendirmek ve buradan bir gelecek öngörüsü çıkartmak. Ama, nedense önüne geçilemeyen fiyakalı laf etme, okkalı söz söyleme hazzının da etkisiyle, akıbet bambaşka bir hâl alıyor ve sonuçta bir kavram şovu ortaya çıkıyor. Deleuze’ler, Baudrillard’lar, Agamben’ler, Foucault’lar… Nasıl havalarda uçuşuyorlar!..

Ah o Foucault’lar!

Koronavirüs pandemisi hakkında yazılanların çoğu da maalesef dilsel bir performansa dönüşüyor.  Görünürdeki niyet, pandeminin siyasal ve sosyal sonuçlarını değerlendirmek ve buradan bir gelecek öngörüsü çıkartmak. Ama, nedense önüne geçilemeyen fiyakalı laf etme, okkalı söz söyleme hazzının da etkisiyle, akıbet bambaşka bir hâl alıyor ve sonuçta bir kavram şovu ortaya çıkıyor. Deleuze’ler, Baudrillard’lar, Agamben’ler, Foucault’lar… Hele Foucault’lar! Ah o Foucault’lar! Nasıl havalarda uçuşuyorlar.

Yaşanan kaotik gerçekliğe ilişkin aydınlatıcı açıklamalar yapmak ya da endişeli toplumun kafasına üşüşmüş yığınla soruya kullanışlı cevaplar sunmak için değil, yalnızca teori şevki ile yazılıyor bu yazılıyor. Yani, o lafları etmekle duyulacak tatmin için. Başlangıçta “Nasıl bir cehennemdeyiz?” sorusuna cevap vereceği iddiasıyla işe girişmiş gibi görünen yazılar, artık cehennemi açıklamaksızın, sadece cehennemle kurduğu kavramsal ilişkisini görkemleştirerek, “Boşverin cehennemi. Bakın, ben ne söylüyorum!” yazısı olarak son buluyor. Hani neredeyse, “iyi ki dünyada böyle şeyler oluyor da biz de bunları yazabiliyoruz” diyecek gibiler.

Okuduklarından, kafalarında biriktirdikleri kavramlardan bir sergi açmanın başka anlamı olamaz herhalde! Zira başka yerlerde kullanamıyorlar. Ama kafada birikmiş bir kere, kullanmak lâzım. Pandemi günlerinde karantinada mıyız? Öyleyse gelsin “biyopolitika”, “panaptikon”, Hapishanenin Doğuşu… Türkiye hapishaneleri üzerine, Türkiye’deki sorgu, yargı, infaz sistemi üzerine tek bir satır yazmamanın güvenli zeminine çöreklenmiş akademisyenin dilinden bu kavramlar maşallah hiç düşmüyor. 

Bu emniyetli entelektüalizmin, bu kavram şovu bir tek şeye yarıyor, düşünen kafanın nesnesiyle arasında kurduğu gıpta edilesi ilişkiyi göstermeye. O kadar. Entelektüelin, konusunu açıklamaktan ziyade onunla ilişkisini görkemli kılmaya itina eden bir gösteri bu; “Bakın, ben ne söylüyorum!” gösterisi. Hepsi bu.

Sokağa teori yetiştirmek

Güncel sorunlara tutkunluk, bu tecessüs, ne yazık ki böylece heba oluyor. Oysaki o tutku, o tecessüs kıymetlidir, çünkü yaşanan olayları, durumları, olguları, tarihsel ve toplumsal gerçeklerin belgeleri olarak açımlamayı öğretir insana. Sadece sokağa teori yetiştirme merakı değildir bu. Entelektüelin, düşünen kafanın, yaşadığı çağın olaylarından kendini sorumlu tutma refleksidir. Fakat bu refleks “Bakın ben ne söylüyorum!” halini alınca, ortaya konulan problemler de yazar dikkatini ona yönelttiği anda doğuyormuş gibi, yani amiyane ifadeyle, “durduk yere icat çıkartıyor”muş gibi görünüyor.  

Oysaki yaşadığı çağın olaylarından kendini sorumlu tutma refleksi, hem buraya nasıl geldiğimizi açıklama isteği verir, hem de bununla da kalmaz, nereye doğru gitmekte olduğumuzu da hesap etme, gelecek ihtimallerimizi de değerlendirme yeteneğimizi geliştirir. Bu salgının kapitalizmin bir sonucu olduğu açıklaması ve artık yeni (belki sosyalist) bir dünyaya doğru gitmekte olduğumuz tezi, bu yüzden en fazla da “Bakın ben ne söylüyorum!” yazılarında sulandırılıyor. Bazen bu tez, gerçekliğin denetiminden kopup teorinin soyut evreninde yitip gitmenin sonucu olarak, düpedüz saçmalığa bile varabiliyor.

Tahsilliler güruhunun teorik uzmanlıklarını teşhir edişinden her zaman saçmalık türeyebilir, türemiştir de. Mesela, Gezi Olaylarının sıcağı soğumadan şöyle bir sempozyum düzenlendiğini hatırlatmak isterim: “Çokluğun Siyasetinin Gezi’yle Birlikte Almakta Olduğu Hâl Üzerine Kolektif Bir Düşünme Zemini”. Ve işte size bu sempozyumdan bir iki bildiri başlığı örneği: “Uyuşmazlığın Siyaseti ve Ortaklaşmanın Mikropolitiği”; “Gezi Sonrası Siyasette Antogonizma ve Queer”… Ama en güzeli şu (sıkı durun): “Gezi Direnişinin Biyo-Mekânsal Stratejisine Dair Bir Okuma: Direnç-Mekân’ın Çoklu-Ölçeklerdeki Metastazı”. Oysa bunların hiçbiri ne tarihin ne toplumun ne devletin ne halkın umurundaydı.

Teori işte bu yüzden felsefi lafazanlığa dönüşüp gitgide daha çok entelektüellerden oluşan dinleyici kitlesine yönelik bir performans haline gelmiştir.

Korona pandemisi, her toplumsal vaka gibi, gerçekte ne olduğunu ve bizi nereye götüreceğini ele vermek için zamanın akışına ihtiyaç duyuyor. Ama bu süreçte kendisiyle kurduğu ilişkiyi değil, kendisini takip edecek entelektüele de ihtiyaç duyuyor. Bizimkilerin sokağın coşkusuna kapıldığını varsayalım… Teori şevkini artıranın da bu olduğunu kabul edelim… Ne var ki tıbbi ve sosyal boyutuyla korona pandemisi, coşkuya ve teori şevkine değil, anlamaya çalıştığı nesnenin kendisini sunmasına sabır gösteren aklın sadakatine ihtiyaç duyuyor. Öyle bir akıl, yeni bir şeyi teorize etmenin coşkusuna kapılsa bile gerçekliğe hürmeti elden bırakmaz.

0  0,00