İ. Bülent Çelik

İ. Bülent Çelik

Ajdar’ı anlamadık!

Bugün yaşı 25’in üzerinde olanlar Ajdar’ı hatırlar!
2000’li yılların başlarında, Popstar yarışmasıyla bir anda ünlü olan, ardından nev-i şahsına münhasır tarzıyla ve de “Çikita Muz bestesi” ile ünü dünyaya yayılan ilginç fenomen!
Kendisini betimleyecek bir kelime bulamadığımdan, ‘fenomen’i bilerek kullanıyorum..

Ünlü olduktan sonra, televizyon programlarına davet edenlerden, bir saatlik program konuğu olmak için 100 bin dolardan kapıyı açıp, kabul görmedikçe fiyatını arttıran, ikinci kademede fiyatını 300 bin Avroya çıkaran, finalde de bir programa katılmak için, misal, Armağan Çağlayan’dan (Çağlayan’ın beyanına göre) 1 milyon Avro isteyerek kendi ayağına sıkan enteresan şov karakteri.

Şahsından ve “Roses of Ajdar” isimli fan grubu “yandaşlarından” başka ikna olan bulunmasa da kendi kendisini bir anda dünyanın ‘Hyper Star’ı ilan etmişti Ajdar!

Program konuğu olmak için yüksek tutarlar istemesinin nedeni işte bu kesif inancıydı.
Fanları da, ya inanıyor ya da inanıyormuş gibi görünüyorlardı bu hyper starlığa.
Yandaşları, kıllı kollarından çok, boyundan; bakışlarından etkileniyor, Ege’ye doğru göz süzse “Mısırın, Tunus’un, hatta, Addis Ababa’nın içinden geçecek!” diye kurum kurum kuruluyorlardı.

Lakin, Ajdar prensip sahibiydi, istemekten vazgeçmedi.
Tabi ki kimse de o paraları vermedi.
Televizyon magazin programlarından ayağı kesilince ünü de, besteleri de, kendisi de ortadan kayboldu. İnancı yolunda kendini imha etti!

Halbuki, prensip sahibi olmasa, programlardan para istemese, 20 yıl sonra bugün hala izleyicilerinin karşısına çıkıp “çikita muz, nane nane, şahdamar!” diye ünleyerek, “Hyper starlığını devam ettirecekti ekranlarda.

Ajdar, duruşundan ödün vermedi!
“Beni barıştırmak istiyorlar, barışmaaam!.. Aynı masaya oturtturamazlar!” dediği programcıların elini ertesi yıl gidip iki avucunun arasına almadı.
“Beni yok etmek istiyorlar!” dediği televizyon yapımcılarını, cebine üç kuruş harçlık koyacaklar diye gidip sarmaş dolaş kucaklamadı.
Dün düşman ilan ettiklerini bugün turkuaz halılarla karşılamadı.
Poposunu değirmen taşı gibi çevirse de başını dik tuttu!
Birgün önce “üst akıl” diyerek düşman ilan ettiklerinin kapısında bekleşip, bir kare fotoğrafı Twitter’da menşınlansın diye boynunu eğmedi.
Benzeri şovmenlerle kıyas götürmeyecek dirayette, adam gibi adamdı Ajdar!..

Biz Ajdar’ı anlamadık…
Kaydı gitti avucumuzdan!

Tüccar THY

İstanbul’dan Samsun’a THY ile geliyorum.
Biletim bir gün önceden alınmış.
İstanbul Havaalanına geldim.
Yolda, henüz süresi olduğu halde sistem, online check-in yapmama izin vermemişti. Biniş kartımı alandaki makineden almaya çalıştım. Öyle de olmayınca kontuara gidip memura kimliğimi uzattım!
Bilgisayarına şöyle bir baktı.
“Maalesef uçak şu anda dolu. Size biniş kartı veremem” dedi.

Şaşkınlıkla:
“İyi de biletim bir gün önceden alınmış, henüz check-in süresi dolmamış!
Nasıl oluyor bu iş?” diye sordum.
“Beyefendi, benim söyleyebileceğim şu ki, uçakta yer yok! Biniş kapısına gidin, görevlilerle bir görüşün, sizi aydınlatacaklar!” diye kestirip attı!…

Sağolsun, mimarı, bu devıasa havaalanını öyle bir planlamış ki, siz bir ucundayken size lazım olan şey daima öteki uçta.

Neyse koştur koştur, biniş kapısına gelip ilgiliyi buldum.
“Efendim, yeni bir uygulamamız var!” diye söze başladı. “Uçaklarımız; parasını verip bilet almış olsa da son anda gelmeyen, geç kalan, yetişemeyen, bir önceki aktarmalı uçağı zamanında kalkmadığı için uçağı kaçıran yolcular yüzünden boş koltuklarla uçuyordu. Yönetimimiz bir karar aldı. Koltuk sayısından fazla bilet satıyoruz. Herkes gelmezse ne ala. Ama herkes gelirse, açıkta kalan yolculara bir sonraki uçağı öneriyoruz. Bununla birlikte kendilerine 100 Euro da tazminat takdim ediyoruz. Hatta bir de yemek ısmarlıyoruz!” diye devam etti.
“Peki yolcu kabul etmezse?” diye sordum.
“Yolcunun öyle bir seçeneği yok maalesef. Ama zaten tazmin ediyoruz, 100 Euro veriyoruz. Yemek veriyoruz. Takip eden uçak ertesi sabah ise konaklamasını da sağlıyoruz” diye açıklamasını yineledii.
Yani biletini zamanında almış, Havaalanına zamanında gelmiş yolcuya “yer yok! çünkü bir koltuğu iki kere satıp iki kez para kazanacağız! Yerse! diyorsunuz ve yolcunun itiraz hakkının olmadığını söylüyorsunuz!”
Görevli yeniden loop’a girip “..Ama tazminat…” diye başlayınca sonuca ulaşamayacağımı anladım.

Peki neden ben, diye sordum!
“Random!” dedi. “Piyango size vurmuş!”
“Binip gitme şansım yüzde kaç?” diye sordum. Bir şeyler anlattı.
Anladım ki, aynı koltuğu ikinci kez sattıkları kişilerden de gelmeyen olursa son dakikada buna yer açılacak!..
Nitekim öyle de oldu.
Aynı koltukların satıldığı ikinci kişiler de gelmeyince ben ve benim gibi açıkta kalan diğer üç kişiye kıtı kıtına yer çıktı.

Bunu uygulayan, yurtdışında başka havayollarının da olduğunu duydum sonradan.
Bu dahiyane yöntem, THY pazarlama yönetimi açısından müthiş güzel bir uygulama olarak kabul görebilir, Hisse senetlerinin değerlerini arttırabilir. Ama vahşi kapitalizmin yolcuyu koltuk olarak görme anlayışının geldiği şu uç noktaya bakar mısınız?

“Tamam parasını ödediğiniz, hakkınız olan yolculuğu, bizim daha fazla para kazanmamız uğruna yapamıyorsunuz ama 100 Euro veriyoruz ya kardeşim!.”.

Kalk-Fırla-Kaç!

İti an, çomağı hazırla misali, bu ayın 12’sinde “Çök Kapan Tutun!” tatbikatı yapıldı ya!
On gün peşinden Düzce depremi geldi.

Muhabirler, vatandaşa mikrofon uzattı ki, o güzelim tatbikata rağmen “çök, kapan, tutun” yapan bir tek düzceli yok!
Herkes, bulduğu ilk boşluktan dışarı kaçmış!

Nasıl kaçmasın ki?
Deprem uzmanlarının ekranlara çıkıp: “Stresini attı, rahatladı, artık orada 250 yıl deprem olmaz!” dedikleri Düzce’de deprem oluyor!
Daha uzmanı, çökünü, kapanını kim dinler!.

Nitekim Celal Şengör hoca, ta Avusturya’dan “Hiç birimizin beklemediği şeyler oluyor!” diyerek uyandırma servisi veriyor..
Kendisini arayan Fatih Altaylı’yı; “Şehirdeki evini terket, Fatih’siz bir hayat istemiyorum” diye uyarıyor.

Yavuz Oğhan’ın KRT’deki “Bir de Bunu İzle” programına konuk ettiği İTÜ Meteoroloji ve Afet Yönetimi Profesörü Mikdat Kadıoğlu, İstanbul’da şu anda hangileri olduğunu tek tek bildiğimiz 50 bin bina çökecek! Çö-ke-cek!” diyor.
Afet Yönetimi deprem olduktan sonra yapılmaz, depremden önce yapılır. Deprem olduktan sonra İstanbul’da hiç bir araç yerinden kımıldayamaz, itfaiyeler sokaklara giremez!” diyor..
‘Çök, Kapan, Tutun’un, ancak sağlam evde, başına avize düşmesin diye anlamlı olacağını, ev sağlam değilse hiç bir işe yaramayacağını ısrarla belirtiyor.
Dahası, yirmi yıldır bunları söyleyip kimseyi harekete geçirememekten yılmış ki, “Maçka’da köyümde ev yaptırdım, ben de oraya kaçacağım!” diye itirafta bulunuyor!

Bir Profesör, daha nasıl anlatsın?
Sadece yetkililerin değil, vatandaşın da depremi ciddiye almadığını fıkra gibi bir anekdotla anlatıyor; Adama soruyor, evde önlem aldın mı, eşyaları duvara sabitledin mi?
O iş tamam, diye cevap veriyor adam! “Yatak odasında dolabın olduğu tarafı karıma verdim!”

İki profesör de “Çök, Kapan, Tutun!” diye bir şeyden söz etmiyor!
Aksine bir an önce “Kalk, Fırla, Kaç!” demeye getiriyorlar.
Ben söylemiş olayım!

Düncü

Dini kullanarak dini çarpıtarak bundan yarar sağlayanlara dinci; dünü kullanarak, dünü çarpıtarak, tarihi çarpıtarak bundan yarar sağlayanlara düncü denir.
Sinan Meydan / Tarihçi

Önceki ve Sonraki Yazılar
İ. Bülent Çelik Arşivi