/

Alacakaranlığın ve yasın sanatı: Fotoğraf

Varoluşunu kanıtla temellendirmek isteyen insan, Rio Pinturas’taki bir mağaranın duvarına bıraktığı el izlerinden günümüzün gözde mekanlarının sosyalleşme sofralarında çektiği ve elbette paylaştığı fotoğraflara kadar hep aynı şeyi söylüyor: “Ben buradaydım!”

Görüntüye bağımlıyız, içinde yaşadığımız çağın hastalığı bu, endüstri toplumunun vazgeçilmezi, zihinsel kirlenmenin teminatı…
Görsel artık hızla tüketiliyor, hemen çiğnenip ardından tükürülüyor. Her kare gerçekliğini hepten yitirmiş bir dünyanın sağlamasını alelacele yapıyor. Deneyimi arttırıyor bir yandan da aynı deneyimin içini boşaltıyor.
Varoluşunu kanıtla temellendirmek isteyen insan, Rio Pinturas’taki bir mağaranın duvarına bıraktığı el izlerinden günümüzün gözde mekanlarının sosyalleşme sofralarında çektiği ve elbette paylaştığı fotoğraflara kadar hep aynı şeyi söylüyor: “Ben buradaydım!”
Fotoğrafçıysa Platon’un Mağarası’ndan bugüne inatla yaşamdaki dehşeti göğüslüyor, dünyayı biriktiriyor, içinde bol miktarda acı olan bir yaşam kataloğunu kendini de içine koyarak var ediyor.
Arafta Bir Fotoğrafçı: DIane Arbus
İnsanları fotoğraflamanın mutlak bir “zalimlik” ve “kötülük” içerdiğini bilen ama bundan korkmayan bir fotoğrafçıdır Diane Arbus. Tam da bu yüzden bu dünya içindeki diğer dünyaların peşine düşer kısa ömründe.
Yaşamın adaletinin rastlantısallığıdır ilgisini çeken. Esasında moda fotoğrafçılığı eğitimi almıştır ama kısa yaşamını “hilkat garibelerini” fotoğraflayarak geçirir. Onun insanları kaza, savaş, açlık ya da siyasi zulüm sonucunda yaralanmış hasarlanmış değil, yazgıları doğdukları gün belirlenmiş “ötekilerdir” Fotoğraflarının etkileyiciliği ise ötekilerin “öteki” olduklarının farkında olmamalarıdır. Yeraltı sakinlerinin peşine düşer Arbus.
Yaşadığı şehir olan New York ona istediğini hep verir. Eşcinsel partileri, terk edilmiş, çirkin Hollywood setleri, Maryland’de bir gezici karnaval (orada bir insan iğdedenlik, köpekli bir çift cinsiyetli, tüm vücudu dövmelerle kaplı bir adam, albino bir kılıç yutucusu bulmuştur) çıplaklar kampında giyinik bir garson, Yaşlılar Balosu’nun kral ve kraliçesi, savaş yanlısı bir yürüyüşte “Hanoi’yi Bombalayın!” pankartı taşıyan küçük bir çocuk, 100. caddedeki oturma odalarında Rus cüceler, bir dev ve ebeveyni, istifçi bir bilge (William Mack, Kırların Bilgesi) ve yaşamının sonlarına yakın zamanlarda çektiği ve nerede olduğu halen bilinmeyen bir akıl hastanesinin sakinleri onun konusu olacak, travmayı doğduğu günden beri yanında taşıyanlara her daim hayran olacaktır.
Bu hayranlığın nedenini şöyle açıklar Arbus. “Hepimiz günün birinde travmatik bir deneyim yaşacağımızdan korkarız. Benim “hilkat garibelerim” ise dünyaya zaten bir travmayla gelmiş yani hayat imtihanından geçmişlerdir. Onlar gerçek birer aristokrattır. Onları fotoğraflamak beni çok heyecanlandırıyor. Onlara tapıyorum”
Bu bakış Arbus’un fotoğraflarının içine işlemiştir. Bu tuhaf ve itici görüntüler izleyeni sarsar, şok eder, kafasını karıştırır ama asla acıma ya da merhamet duygusu uyandırmaz. Bakış karşısındakiyle eşitlenmiş, konuya uzaklık mükemmel simetriyi yakalamıştır ne de olsa. Bilinenin dışındaki dünya fotoğraflanmış ve izleyenin gözüne sokulmuştur ama izleyen ne olduğunu tam da anlayamadan fotoğrafın içine düşmüştür. Fotoğrafların neredeyse tümü bir açıdan tepkiseldir.
Bunu bir moda fotoğrafçısından daha iyi kim yapabilir ki?
Diane Arbus 1971’de 48 yaşındayken bileklerini kesip aynı anda aşırı dozda uyku ilacı alarak intihar ettiğinde ardında bir “Ötekiler Külliyatı” bıraktı. İntiharı çektiği fotoğrafların ona zarar verdiğinin, ruhunu yaraladığının kanıtı mıydı? Kim bilebilir? Ama bu gidişin, ardında bıraktığı fotoğrafların etkisini arttırdığı ve aslında onun ruhunun izini sürmek için gereken ipuçlarını izleyene miras bıraktığı şüphesiz.
Fotoğrafın şiddeti, vahşeti, acımasızlığı ehlileştiren, insan ruhundan uzak tutan ve olağanlık zeminine indirgeyen yanı, izleyene “Uzaklarda bir yerlerde bir şeyler oluyor” cümlesini kurdurtan kaygan zemini onun objektifinde silinip gidiyor. Bu dönüştüren, sarsan, şok eden, suskunlaştıran etki onun insan ve onun kötülüğü karşısında cesaretle durabilen ruhundan bize geçiyor. Brezilyalı foto muhabiri ve belgesel fotoğrafçısı Sebastião Salgado, şiddet ve vahşetin sadece uzakta değil hemen yanıbaşımızda da olduğunu ve nefretin bulaşıcılığını koyuyor tam önümüze. Bize de onu sindirebilmek düşüyor.
Yeryüzünün tuzunu bedeninde taşımak: Sebastião Salgado
Yönetmenliğini Wim Wenders ve oğul Salgado’nun yaptığı “The Salt of the Earth” (Yeryüzünün Tuzu) belgeseli, Sebastião Salgado’nun gerçek üstü denebilecek fotoğraf yolculuğunu anlatır. Salgado, ölümü, sömürüyü, mültecilik halini, soykırımı, savaşı, salgınları anlatır bize. Brezilya’da bir altın madeninde, Ruanda’da soykırımda, Bosna’da iç savaşta, Kuveyt’de yakılan petrol kuyularında, Afrika’da açlığın içinde insanoğlunun acı içindeki gözlerine bakmaktan çekinmez. “Ne de olsa insanoğlu toprağın tuzudur” diyerek.
Uruguaylı yazar Eduardo Galeano ise aşağıdaki fotoğraf için “Bir madenciler ordusu mu bu dağı tırmanan? Firavunlar zamanında piramitleri kıran işçilerin bir görüntüsü mü? Bir karınca ordusu mu yoksa? Karınca ya da kertenkele. Madencilerin derisi kertenkele derisi; gözleri kertenkele gözleri. Yeryüzünün bahtsızları, insana özgü bir hayvanat bahçesinde mi yaşıyorlar burada?” diyecektir.
Ne kadar güzel, ne sağaltıcısın Doğa!..
Bu uzun, acı dolu yolculuk bedelsiz olmayacaktır elbet. Salgado’nun cesur ruhu bile bu kadar acıya katlanamayarak hastalanır. On yıl boyunca fotoğraf makinesini eline alamaz. İyileşme, anavatana ya da çocukluğa geri dönmekle mümkündür ancak. O da böyle yaparak doğduğu topraklara geri döner, atalarından ona miras çatlamış, susuz, kurak topraklarını tekrar canlandırmaya adar kendini. Onu iyileştirecek olan doğadır. Salgado bu anlamda Voltaire’in modern Candide’idir adeta. O da tıpkı Candide gibi dünyayı dolaşmış ve macerasının son cümlesi “Bahçemizi yetiştirmek gerek” olmuştur.
Zamanında Salgado ailesine ait olan kurak vadi bugün yaklaşık iki milyon ağacın bulunduğu, o toprağın gerçek sahipleri olan hayvanların geri dönmeye başladığı bir milli park. “Bahçesini yetiştirmek” Salgado’yu iyileştirmiştir. Ona bir ömür insanın gerçek yüzünü, tenindeki tuzu, gözündeki acıyı cömertçe veren dünyaya borcunu, doğayı fotoğrafladığı ve ona dönmemizin hala mümkün olduğunu söyleyen “Genesis” projesi ve projenin adeta rüyaların diliyle harmanlanmış doğa fotoğraflarıyla öder. Hem insana hem doğaya söylenen bir sözdür “Genesis” Birine hala şansın var” derken diğerine “Ne kadar güzel, ne sağaltıcısın” demektedir.
Bu hafta iki cesur fotoğrafçıya selam vermiş olalım, Diane Arbus ve Sebastião Salgado’ya. Gerçek fotoğrafı var etmenin yolunun insanı anlamaktan ve sevmekten geçtiğini, onun acısının ve yasının gözlerinin içine dimdik bakabilmekle mümkün olduğunu bilerek.
• Fotoğraf Üzerine, Susan Sontag, Çev: Reha Akçakaya, Altıkırkbeş, 1999
• https://yesilgazete.org/blog/2018/08/25/salgadonun-yolundan-dogadan-rana-goksu/

0  0,00