Anakonda kesen, Korona biçer!

Nasıl yıllarca birçok Western filminde Kızılderilileri kan-içici, kafa-derisi yüzücü vahşiler olarak öcüleştirdilerse, aynı doğrultuda anakondaları, köpekbalıklarını da öcüleştiren, onları “modern-uygar” insanın en büyük düşmanı kılan bir ideolojik motivasyonla filmler yaptılar

Korona karantinasında evde kâh kitaplara gömülüp, kâh filmlere sardırmış halde hayatı sürdürürken gözümüz ekranda bir “korku” filmine orta yerinden takılıyor.

Muazzam güzellikte gözümüzün önüne serilmiş ormanın ortasındaki nehrin içinde bir yakadan öbür yakaya geçmeye çalışan kadınlı erkekli bir grup insan karşımızda ve suyun ortasında art arda ilerliyorlar. Müzik gergin mi gergin, belli ki yüreğimizi ağzımıza getirecek bir şeyler olacak. En arkadaki adam, önünde ilerleyen kadına münasebetsiz şakalar yaparken hop, birden suyun altına çekiliveriyor! Ona öfkeyle dönen kadın, ortadan kaybolmuş adamın önce şaka yaptığını düşünse de sonra endişeyle diğer arkadaşlarını çağırıyor yanına… Ve “dehşet” kendisini gösteriyor: Dev bir yılanın ağzında arkadaşları çırpınmakta!..

Yapacak bir şey yok, canhıraş çığlıklar arasında debelene debelene kaçıp sudan çıkıyorlar.

“Anakonda 2-Lânetli Orkidenin Peşinde” filminin seyrindeyiz. Borneo yağmur ormanlarının ortasında bir grup bilim insanı ve ilaç şirketi temsilcilerinin, bilimsel araştırmalar sonucu ömrü uzattığı anlaşılmış, yani bir “hayat iksiri” muhtevasına sahip orkidelerin peşindelerken anakondalara av olma durumunda kalışlarını ürpererek izliyoruz.

Elbette günlerdir korona dehşetine kendisini kaptırmış zihinlerimiz için de hayli düşünce kışkırtıcı bir etki yapıyor film…

‘Doğanın ucubesi’ öyle mi?..

Arkadaşlarını nehrin içinde anakondaya kurban veren insanlar, kıyıya çıktıktan sonra şaşkınlıkla karışık bir dehşet ve öfke içinde “doğanın ucubesi” (a freak of nature) diye tanımlaya geldikleri canlı üzerine şöyle konuşuyorlar:

Sadece yüzgeçleri, kıkırdakları için avlanan çekiç başlı köpekbalığı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Her yıl 100 milyonun üzerinde köpekbalığı avlanıyor insan tarafından… Bu insanî canavarlık, haklılaştırımını yabana atılmaz ölçüde de işte “Jaws” gibi, “Anakonda” gibi fantezi-korku “şaheser”lere borçlu!

  • “O da neydi?!”
  • “Anakonda.”
  • “Bu kadar büyük yılanlar mı var?!”
  • Evet, ama …”
  • “Ama ne! Onu bütün olarak yuttu!..”
  • “Sakin ol ve bir saniye dinle, açıklaya …”
  • Sen sakin ol ve dinle! Onu kahrolası bir yılan yedi, tamam mı? Kahrolası bir yılan!.. Hepimiz şimdi akvaryumda fare gibiyiz. O şeye karşı hiçbir şansımız yok.”
  • “Dinleyin! Anakondalar bölgeseldir. O boyutta yılan, bütün bölgede avlanır. Başkası bulunmaz.
  • “Ne kadar büyüktü?”
  • “Bugüne kadar gördüklerimin en büyüğüydü. Bir anormallik var. Doğanın ucubesi işte! O boyutta bir başkasıyla bir daha karşılaşma olasılığımız çok az.”

Sonrası, şahikasına “Jaws” serisi ile vardığı söylenebilecek bu tarz filmlerdeki klişenin tekrarı: “Doğanın ucubesi”, insanlara verebileceği azami hasarı verir. Bu arada insan grubu içinde kötücüllüğü, zayıflığı ya da sıradanlığıyla ayırt edilenler de elimine olduktan sonra o “ucube” (burada yılan, başka kurgularda köpek balıkları, aslanlar, kaplanlar, ayılar, böcekler, kuşlar) paramparça edilerek yenik düşürülür.

Ve “en uygun olanların hayatta kaldığı” insan oymağı, yabani doğa içinde kâbus gibi yaşadıklarından sonra, gerekli dersi almış olarak uygarlığın “koruyucu-kollayıcı”, “güvenli-şefkatli” sularına mutlu-mesut yelken açarken film sona erer.

‘Teslim aldım doğayı, yarıp geçtim her yerini!’

Peki, alınmış “gerekli ders” nedir?

Gerekli ders, doğadan uzak durmaktır.

Bu kurgular, insanın doğaya, hem de onun üzerinde tahakküm kurarak yabancılaşmasının sürekliliğini sağlama yolunda “kültürel” bir şartlandırma ile ayırt edilebilirler.

Doğa, tehlikeli, tehditkâr bir “öteki” olarak insanın (kültürün/uygarlığın) karşısına konur bu tür filmlerde. Dağların, ormanların, çöllerin, kutupların, denizlerin, okyanusların, buzulların kendisi ve onların parçası durumundaki bütün varlıklar; hepsi insana karşı ve düşman konumlandırılır, betimlenir, sunulurlar.

Mesaj, iki aşamalı olarak şudur: Bir, ey insan, doğadan uzak dur; o, senin için tehlikelerin en büyüğü!.. Ve iki, ey insan, doğaya yol tutarken tedbirli ol! İş makinelerin, teknolojik ekipmanın, öldürücü silahların yanında olsun ki doğanın sırtını yere getiresin…

Aynen, 17. yüzyıl şairi Henry Vaughan’ın şu dizelerinde dillendirdiği gibi:

“Teslim aldım doğayı; yarıp geçtim her yerini/Kırdım kimsenin dokunamadığı mühürlerini/Rahmini, göğüslerini ve başını/Yani tüm gizlerinin saklı olduğu yerlerini/Parçalayıp açtım.”

Böylesine “parçalanıp açılmamış”, hâlâ dokunulmazlığı ile var olan doğa ise insana en büyük tehdittir. O yüzden ya ondan uzak durmalı ya da topla-tüfekle, elektrikli testereyle, siyanürle, beton mikseriyle üzerine varılarak onunla temasta olunmalıdır!..

Soykırımdan çevrekırıma, “uygarlık” pratikleri

Halbuki bütün mesele şu basit soru ve cevabından ibaret: Kim yanlış yerde?

Ormanın, ırmağın, bataklığın ortasındaki anakonda mı yoksa onun yaşam alanında kâr hırsıyla fink atan insan mı?..

Milyonlarca yıldır okyanuslarda kendi halinde yaşayan büyük beyaz köpekbalıkları mı yoksa o okyanusların dibine kadar girip pahalı, asortik, lüks yerleşim alanları açarak bunlardan kazanç sağlama hırsına kendini kaptırmış insanlar mı?..

Elbette şunu da sormalı geçerken: Köpek balığı saldırısıyla hayatını kaybeden insan var mıydı yüzyıllar boyunca o “Jaws” filminin anavatanında?

Hayır, yoktu.

Çünkü o Amerika kıtasında bin yıllar boyunca bir başka insan vardı: Amerika Yerlileri yahut popüler deyişle Kızılderililer.

Şimdi aralarından bazıları gerçek yaşamda da arada bir köpek balıklarına yem olanların ataları, o yerlilerin soyunu tüketti önce. Kolomb’un kıtaya ayak basmasından sonraki yüzyıllar içerisinde ortalama 100 milyon insan soykırıma uğratıldı, Amerika Yerlileri’nin kökü kazındı.

Soykırım, etnikkırım, çevrekırım; bunlar, aynı “insan soyu”nun, birbiriyle etkileşimsel ve titreşimsel pratikleri.

O yüzden nasıl ki bir dolu Western filminde Kızılderilileri kan-içici, kafa-derisi yüzücü vahşiler olarak öcüleştirildiyse, aynı doğrultuda anakondaları, köpekbalıklarını ve nice hayvanat, hatta nebatatı da (insan yiyen bitkiler üzerine de bir film vardı, hatırlayın!) öcüleştiren, onları “modern-uygar” insanın en büyük düşmanı kılmış bir ideolojik motivasyonla yapıldı bu filmler de…

İnsanî canavarlığın meşruiyet kurguları

Elbette burada şu notu düşmek gerekir ki ne westernlerin tümü ne de insan-hayvan etkileşime ilişkin bütün filmler bu tarzdan fobik ötekileştirmelerle yüklüdür. Karşıt yönde hem yerlilerin başına gelen felaketleri konu alan, onların haklarını savunan western örnekleri, hem de hayvan haklarına duyarlı yapımlar yok değildir.    

Bununla birlikte acı gerçek şu ki yıllarca birçok kovboy filminde (çizgi romanlarda da) hepimizin gözünde birer korku imgesine dönüştürdükleri Amerika Yerlileri’nin soyu tükendiği gibi, yine pek çok filmde karşımıza canavar timsali çıkardıkları yılanların, köpekbalıklarının ve daha bir dolu hayvanın soyu da insan tarafından tüketildi ve tüketilmeye devam ediliyor.

Sadece yüzgeçleri, kıkırdakları için avlanan çekiç başlı köpekbalığı artık yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Her yıl 100 milyonun üzerinde köpekbalığı avlanıyor insan tarafından…

Bu insanî canavarlık, meşruiyetini (haklılaştırımını) yabana atılmaz ölçüde de işte “Jaws” gibi, “Anakonda” gibi fantezi-korku “şaheser”lerine borçlu denilebilir!..

Doğanın yeni harikası, Korona!

Anakonda, “doğanın ucubesi” değil, bir doğa harikası.

Köpekbalıkları da öyle, aslanlar kaplanlar leoparlar gibi yırtıcı kediler de.

Köpekler kurtlar sırtlanlar çakallar da.

Böcekler fareler kargalar akbabalar da.

Borneo yağmur ormanları, Afrika’nın balta girmemiş ormanları, İstanbul’un kuzey ormanları da…

Ama malum, İstanbul’un kuzey ormanlarıyla yeşillenen haritası çoktan tarihe karıştı ve en son korona yeşiliyle bezenmiş İstanbul haritası var artık karşımızda!..

Ona da ne diyelim, kendisi “yaratılmışların en ucubesi” olduğu halde bütün yukarıda sayılan harikalarına ucube muamelesi yapıp onları yok eden insanın karşısına doğanın çıkardığı bir başka “harika” işte…

Evet, doğanın son harikası: Korona!..

Anakonda’dan Wuhan’a uzanan yol

“Anakonda 2”den bir sahne ile girdik yazıya, yine ondan bir sahne ile noktalayalım!..

Aralarına dalan dev yılan karşısında dehşet içinde çığlık atan “kahramanlarımız”dan biri, filmin “Esas Kız”ı, elindeki uzun bıçakla bir hamlede hayvanın başını gövdesinden ayırır. Ardından onun yüzündeki muktedir ve muhteris zafer ifadesi ile arkadaşlarının ona hayran bakışları sunulur bize.

Elbette fantastik bir kurgusal/hayalî sunumdur bu. Ama hayattan da beslenmediği söylenemez. Wuhan hayvan pazarında yüzyıllar boyu, ta ki şu son birkaç ayda yaşananlara kadar olduğu gibi…

İnsan, hayvanatın da nebatatın da bol bol, rahat rahat, gamsız kasavetsiz, acımasız-vicdansız kellesini uçurdu, gövdesini kökünden ayırdı bugüne kadar.

Sonuç ortada…

Anakonda kesen, Korona biçiyor!..

0  0,00