Tuğçe Küçük

Tuğçe Küçük

BAĞNAZLAŞMIŞ BİR TOPLUMUN BİRİCİK MEKANI: NUH TEPESİ

Geçtiğimiz hafta Netflix’te de seyirci karşısına çıkan Nuh Tepesi, iç hesaplaşmaları, baba-oğul, karı-koca arasındaki sorunlu ilişkileri, dini değerlerin suiistimaliyle bağnazlaşan bir toplumun halkından bürokrasisine içine kapalı bir toplumsal gerçekliği inşa edişini gözler önüne sererek sosyokültürel bir analiz sunuyor.

2019 yılında Tribeca Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan Nuh Tepesi, bir yıllık festival yolculuğunun ardından ülkemizde 2020’de gösterime başlamıştı. Geçtiğimiz günlerde de Netflix’te izleyiciyle buluşmasıyla film yeniden gündeme geldi.

Kısa filmleriyle tanınan Cenk Ertürk’ün ilk uzun metraj çalışması olan Nuh Tepesi, New York'taki Tribeca Film Festivalinde en iyi senaryo ve en iyi erkek oyuncu, ardından Türkiye’de Adana Altın Koza Film Festivali’nde en iyi film ve en iyi yönetmen olmak üzere birçok ödüle layık görüldü.

Baba-oğul çatışması, içsel çatışma

Yıllar önce oğlunu ve karısını terk edip aşık olduğu kadınla Paris’e giden İbrahim’in (Haluk Bilginer), son isteği çocukken diktiği ağacın altına gömülmektir. Bu isteğini gerçekleştirmek için yıllardır görmediği oğlu,  Ömer’den (Ali Atay) yardım ister. İbrahim ve Ömer’in çıktığı bu yolculuk hem baba oğul çatışmasıyla hem de içsel çatışmalarla örülüdür. Ağaç metaforunun; bir yere kök salmak gibi, aidiyet hissetmekle, aileyle ilintili oluşundan hareketle İbrahim’in yıllar önce terk edip gittiği topraklara geri dönmek istemesi ve bu isteğini de çocukken diktiği ağacın altına gömülmek arzusuyla ifade etmesi onun bu yolculukta geçmişiyle ve kendisiyle yüzleşmesini, çatışmasını ifade ediyor. Diğer taraftan Ömer, babası tarafından terk edildikten sonra annesiyle birlikte akrabalarının yardımıyla büyümüş, babasına öfkeli bir adamdır. Babasına öyle öfkelidir ki, yaptığı bütün yanlışlardan ve hatta kötü giden evliliğinden bile babasını sorumlu tutmaktadır. Bu yolculuk Ömer için tanımadığı babasını tanımak ve onunla hesaplaşabilmek için fırsat olduğu kadar Ömer’in kendi dünyasındaki problemleriyle de yüzleşmesi için olanaktır.

Batıl inançlara bağlı mekanların iki yönü

Gelgelim İbrahim’in kendi diktiğini söylediği ve altına gömülmek istediği ağaç, köylüler tarafından kutsal görülmektedir. Köylüler ağacın binlerce yıl önce Nuh Peygamber tarafından dikildiğine inanılırlar. Ağaç, etrafı sarılarak bir türbe haline getirilmiştir ve ayrıca ağaca giden yolun üzerinde de seyyar satıcılar bulunmaktadır.

Coğrafyamızda batıl inançlara bağlı olarak ortaya çıkmış bu mekanlar iki ayrı kitleye hizmet eder. Bunlardan biri; umuda ihtiyacı olan, ümitlerine tutunacak bir vesile arayan, bu mitlerle beklentilerine dayanak oluşturmak isteyen kişilerdir. Diğeri ise bu mekanların varlığından rant sağlayanlardır. Elbette bu mekanın fayda sağladığı topluluğun iki yüzü de İbrahim’in istediğinin karşısına dikilecektir. Rant sağlayanların, dolayısıyla İbrahim ve Ömer’e karşı çıkanların başında köyün muhtarı Cevdet (Mehmet Özgür) geliyor. Ağaca giden yolun üzerindeki satıcılardan kazanç elde eden Cevdet’in karşı çıkış biçimiyse gayet ılımlı… Ömer’e para dahi teklif ediyor. Cevdet, Ömer’i ikna etmeye çalışırken toprağın tapusu olsa bile, ağacı İbrahim dikmiş olsa bile yıllardır ağaca bakan bizleriz diyerek kendini haklı bir konuma getirirken, ağaca giden yolu genişletmek için yol üzerindeki diğer ağaçlara zarar veren yine ondan başkası değil. Bu noktada Cevdet, hepimizin aşina olduğu, suyun başını tutmuş, kaz gelecek yerden tavuğu esirgemeyen bunu yaparken de gayet makul yolları seçen eli kolu uzun bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.

Sağduyuyu kim temsil ediyor?

Diğer taraftan taşranın aksayan bürokrasisi de göze çarpıyor. Jandarma, İbrahim ve Ömer’in köylüyle olan husumetine müdahale etmek istemiyor, arşivin İbrahim’in toprağına ait belgenin bulunduğu kısmı su baskınında kaybolmuş deniyor. Bunlar gösteriyor ki taşranın memuru ve halkı, orası için yaratılmış bir gerçekliğin çerçevesinden çıkmıyor. Bu insanlar, doğru ve adil olanın ne olduğundan ziyade kabul edilmiş, sorgulanmayan inanç ve değerlerin sürdürülmesine hizmet ediyorlar. En nihayetinde insanların inançlarına, geleneklerine olan hassasiyetlerinin kullanılması hem toplumsal hem de bürokratik süreçleri içine alarak kapalı, bağnaz bir toplumsal pratiği rahatlıkla inşa ediyor.

Yine bununla bağlantılı olarak dikkat çeken imam karakteri en başından beri İbrahim ve Ömer’e destek olarak, ne ağaçtan rant sağlayanlar, ne de ağaca ümit bağlayanlar gibi düşünmeyen tek kişi olarak sağduyuyu temsil ediyor. Bu nokta, net ayrımlarla kutuplaşan bir toplumda, dindarlıkla (Hocam Tayfun Atay’ın kullanıma sokup yerleşikleşmesini sağladığı tabirle) dinbazlığın çizgilerinin yok olmasının korkunç bir genelleme olduğunu vurguluyor. Bunu destekler nitelikte köyün öğretmeninin seküler olması daha olasıyken, öğretmen bağnaz düşünceleriyle karşımıza çıkıyor. Kısacası bu iki karakter sosyo-politik yollarla ülkemizde önü alınamayacak düzeyde derinleşmiş olan dini bağnaz ile seküler arasındaki ayrışmaya dikkat çekiyor.

Patriarkadan kopamayan sinema anlayışı

Filmin tek kadın oyuncusu Ömer’in karısı Elif’i (Hande Doğandemir) ise yalnızca iki sahnede görüyoruz. Ömer’le ayrılığın eşiğinde olan Elif hamiledir. Ömer kendi babasının aksine iyi bir baba olacağını, bunu kanıtlayacağını ısrarla söyler. Elif’le ayrılırlarsa velayet davası açacaktır. Elif de davadan vazgeçmesi hakkında konuşmak için köye gelmiştir. Babasına karşı öfkesine rağmen onun son isteği için köye giden Ömer onun gibi bir insan olmadığını, onun gibi bir baba olmayacağını kanıtlamak isterken aslında velayeti alma çabasıyla Elif’in ne hissetiğini, ne istediğini umursamamaktır. Dolayısıyla kendisi, olmak istemediğinin bir tekerrürünü yaşamaktan uzak değildir.  

Yani Elif karakteri sadece Ömer’in iç hesaplaşmasıyla bağlantılı olarak karşımıza çıkar. Ömer’le bağlantısı dışında Elif’e dair bir detay yoktur,  iki sahnede birkaç dakika görünür ve kaybolur. Türkiye sinemasının patriarkanın zincirlerinden ne zaman kurtulacağını merak ediyorum doğrusu. Aynı türden bir anne-kız çatışmasını da izleyecek miyiz acaba bir gün?

Toplumsal gerçekliklere yaslanan gösterimler

Bağımsız sinemada mekan olarak taşrayı sıklıkla seçen yönetmenlerin, ülkemizin öteden beri modern ile gelenek arasındaki sıkışmışlığına, toplumsal gerçekliklere, bazı iktidar ilişkilerine vurgu yapmak istediği görülüyor. Dahası metropolün içinde sürekli devam eden bir yerlere yetişme telaşının, kalabalığın,  insanların kendi iç çatışmalarını da yuttuğu, telefonun içindeki dünyanın insanları bireysel gerçekliklerinden uzaklaştırdığı göz önüne alınarak karakterin kendi ile baş başa kalmasını sağlamak böylece onun iç çatışmalarını gün yüzüne çıkarmak için taşranın uygun bir mekan olduğu anlaşılıyor. Nuh Tepesi de mekan olarak taşrayı seçerek, baba-oğul, karı-koca arasındaki sorunlu ilişkilere ek olarak toplumun dini bağnazlığını, buna bağlı olarak aksayan bürokrasiyi, çarpıklıkları, dini değerlerin üzerinden elde edilen menfaatleri de çerçevesinin içine almış… Erkek egemen bakış açısını sürdürmesi yönüyle eksik bir çerçeve çizmeye devam etse de dindar seküler ayrıştırması, rant sağlamaya alet edilen dini değerlerin yobaz, bağnaz, kapalı bir toplumsal ortamı kaçınılmaz kılmasını gözler önüne sermesi yönleri ülkemizin toplumsal gerçeklikleriyle örtüşüyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Tuğçe Küçük Arşivi