Kategoriye Gözat

Bülent Vardar- Sayfa 8

Doktorluktan siyasete ve sinemaya ulaşan bir yolculuk: Nasipse Adayız!

/
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

Edebiyat dünyamızdan sinemaya da dokunan bir yıldız kaydı

Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

Doğru söze ne denir..

Normal’in başına bir sıfat geliyorsa, o artık normal değildir!
‘Yeni Normal’ denilen şey de başka bir anormaldir..
Celal Ülgen / Avukat

Metin Feyzioğlu’na ne oldu?

Enver Aysever bu soruyu Halk Tv’de, ‘Düşünelim’ programına konuk olan CHP Sözcüsü Engin Altay‘a sordu.
Aysever: “Feyzioğlu’nun, CHP kurultayında, delegeden en fazla oy almış bir geçmişi de var. CHP Genel Başkanlığı hedefi de var idi. Ona ne oldu?” diye sordu..
• • •
Altay, özetle şöyle cevap verdi. “Biz Feyzioğlu ile birlikte Parti Meclisi üyeliği yaptık. CHP delegeleri ona önemli bir jest yaptı. En yüksek oyu verdi. Ama hani Covit’te mutasyondan söz ediyoruz ya, Feyzioğlu’da tıpkı Numan Kurtulmuş, Süleyman Soylu, Devlet Bahçeli gibi mutasyon geçirdi. Beyni ve beklentileri değişti.. Sebebini bilmiyorum. Burayı bir gıybet mekanına çevirmek istemem. Egolarına, kaprislerine yenilmiş olabilir.
Birliklerinin başkanı olduğu seksen Baro’nun başkanlarının kendisine sırtlarını dönmelerinibu mutasyonu ile sağlamıştır.” dedi ve konuyu ‘Hırs’ vurgusu ile bağlayarak devam etti:
“Hırslı ve iddialı bir arkadaştı.. Bakın azimli demiyorum. Hırslı diyorum! Keşke Azimli olsaydı..
Hırs başa karar eyleyince akıl baştan firar eylermiş!” diye bitirdi.
• • •
‘Azimli’ olmak ya da ‘Hırslı’ olmak!..
İşte bütün soru bu!

Mim!

Berat Albayrak’ın ailesine bir kişi tarafından yapılan çirkin küfür sosyal medyadan yapıldı.
Ama bu saldırıya tepki gösteren milyonlarca kişinin mesajını ve varlığını da yine sosyal medyadan izledik!
Devlet Bahçeli sosyal medyayı protesto için sosyal medya hesaplarını kapattığını açıkladı.
Ama bu açıklamayı da sosyal medya hesaplarından duyurdu.
• • •
O halde, sosyal medyayı “sehpaya” doğru götürmeye çalışırken bir kez daha düşünmek gerekmez mi?

Ve beklenen mutasyon!..

Gazete PENCERE’nin dünkü sayısında umut verici bir haber okuduk.
Haber özetle; Kovid-19’un mutasyon geçirerek, ilk versiyonundan 4 ila 9 kat daha hızlı yayılan fakat hastalık yapma özelliği daha az olan yeni bir mutantını müjdeliyordu.
Aşağıda, ‘salgın’ın başlangıç dönemlerinde bu köşede yayınlanan
“Ve virüs kendi kendisinin aşısı haline gelir!”
başlıklı yazıdan bir alıntı yapıyorum.
• • •
“… Evrim böyle işler.
Konaktan konağa geçerken trilyonlarca kez kopyalanan ve milyonlarca kopyalanma hatasına, yani mutasyona maruz kalan kopyalardan birinde öyle bir yerde değişiklik meydana gelir ki, ‘bulaşma yeteneği daha yüksek ama hasta etme yeteneği bozulmuş bir mutant ortaya çıkar..
Bu, bulaşma yeteneği yüksek mutant haliyle diğer versiyonlardan çok daha hızlı yayılır, insanların çoğunu aşılar ve geriden gelen öldürücü versiyonlar insanların hazırlanmış savunmaları tarafından bulaşır bulaşmaz, çoğalamadan yok edilir.
Bu ihtimallerden biridir ve mümkündür.
Ya da çoğu zaman böyle olur!
Benzer şekilde hem bulaşma, hem de öldürme yeteneği yüksek mutantlar da oluşur. Ama onlar çoğunlukla konaklarını yok ettiklerinden yayılma şanslarını da azaltmış olurlar ve yok olurlar.
Evrim; Tanrının nefesi gibi..
Bunu umut edin ama bu olana kadar önlem almayı asla bırakmayın..”
• • •
Şimdi de diyorum ki, bu iyi halli mutantı, bir yolunu bulup ülkemize getirelim.
Salalım ortama gitsin!
İşte o zaman sürü bağışıklığı modeline geçebiliriz.
Bu sıkıntıdan bir kaç yıl içerisinde tamamen kurtulabiliriz.
Benimkisi naçizane bir öneri!..
“Saçmalama!” derseniz, altı ay sonra bu yazıdan da alıntı yaparak tekrar okuyanın önüne koyarım!

Terminolojik karışıklık mı, fırsatçılık mı?

Netflix sosyal medya değil!..
Netflix bir “PodCast” yayıncısı!
• • •
PodCast, Apple’ın, walkman furyasını neredeyse sonlandıran girişimi, Ipod’u piyasaya sürmesi esnasında, Broadcast’den kesip hibrit ederek ürettiği bir isim.
Sonrasında bu işin “Sana yağı” gibi oldu kaldı.
Sadece ses değil, görüntülü yayınlar da PodCast olarak isimlendirilir.
Gelecekte, televizyon yayıncılığının yerini alacağı öngörülen PodCast yayınların, Geleneksel Televizyon yayıncılığından temel farkı, yayını, istediğin zaman ve istediğin yerinden tekrar, üstelik de reklamsız izleyebilmene olanak sağlaması.
Mesela ‘TV+’, yarı PodCast, yarı geleneksel televizyon yayını ile bu gelecek öngörüsüne en yakın yayıncılardan biri.
• • •
Üstelik Netflix, feed ve RSS konusundaki yaklaşımıyla, skalanın ‘televizyon yayıncısı’ tarafına daha yakın duruyor..
O halde, sosyal medya yasağı çıkışında neden hemen Netflix’in de adı zikrediliyor?
Netflix, sosyal medya değil ki!
• • •
Bu sorunun cevabını anlamak için Netflix’in kimlerin rakibi olduğuna, hangi tahtları sarsmaya, sallamaya doğru gittiğine bakmak lazım.
Sizce bu tahtları sarsılan ve abonelik ücretlerini gönüllerince arttıramayan televizyon yayıncıları kimler olabilir?
• • •
İnsan beyni her şeyi düşünüyor. Saçma sapan çıkışlar, ister istemez sizi bazı “hin” düşüncelere sevkediyor.
Netflix; PayPal ve Booking.com’a daha yakın bir pozisyona konumlandırılıyor olabilir.
Ama kapatmak yerine oturup vergi konusunda düzgün anlaşma yapmak daha anlamlı ve daha kazançlı değil mi?
• • •
Sosyal medyayı, Çin gibi, Kuzey Kore gibi kapatabilmeniz için, mutlak hakim bir diktatör olmanız gerekir. Türkiye’de, risk var ise de iş henüz öyle bir noktada değil.
Bu durumda, Türkiye’de sosyal medyanın kolay kolay kapatılamayacağı bilindiğine göre, bu çıkış, sadece, kapatılabilirliği daha mümkün olan Netflix için yapılmış olmasın?

MAVİ TRENDE YARINA TEK BİLET

Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

GERÇEKTEN BİZ BÖYLE MİYİZ?

Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

MASUMİYET ÇAĞIMIZIN GÜLEN YÜZÜ SONSUZLUĞA GÖÇTÜ

Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

Sinema ve dizi sektörüne Netflix aşısı

Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

Sinemamızın gizli kahramanları: görüntü yönetmenleri

Bugün görüntü yönetmenleri üzerine yazmak istememin nedeni ülkemizin önemli görüntü yönetmenlerinden olan Erdal Kahraman’ı, geçenlerde ve daha çok genç sayılabilecek bir yaşta kaybetmemiz… Diğer yandan benim de görüntü yönetmeni olmam ve akademik uzmanlığımın sinematografik ve videografik görüntü olması da böyle bir yazıya motivasyon oluşturdu.

Sinema, fotoğrafın mirasına hareketi ekleyen ve 20. Yüzyılın sanatı olarak kabul edilen büyük bir sanat dalı oldu. Sinema’nın 1895 yılında Fransız Auguste ve Louise Lumiere kardeşlerin, Cinematographe isimli aygıtıyla bulunduğu kabul edilse de Amerikalı ünlü kaşif Thomas A. Edison, Alman Max ve Emile Skladanowsky Kardeşler daha önce hareketli görüntü kaydetme teknolojisini bulmuşlardı. Edison, Kinetographe ve Kinetoscope’u; Skladanowsky Kardeşler de “Bioscop”u keşfetmişlerdi. Sinema gibi önemli bir buluşun Lumiere Kardeşler’e ithaf edilmesinin nedeni ise, Cinematographe’ın daha hafif, mekanik olarak çalışan ve aynı zamanda filmi çeken ve gösterebilen özelliklere sahip olmasıydı.
Sinemanın ilk yıllarında çekilen filmlerde yönetmenlik statüsü yoktu. Kameraman film çekimi için gerekli işlemleri yapardı. Hatta sinemayla öykü anlatılabileceği keşfedildikten sonra, kameraman yönetmenin işlevini yerine getiriyor, oyunculara “misencene” veriyordu. Süreç, film sanatının öncelikli sanatçısı yönetmeni ortaya çıkardıktan sonra, onun kafasında, hayallerinde olan dünyanın, atmosferin görüntüler aracılığıyla somut ve estetik hale gelmesini sağlayan görüntü yönetmenliği de ortaya çıktı. Bu sürece hayat veren sanatçılara artık kameraman değil, görüntü yönetmeni (DOP) denilmeye başlanmıştı.
Sinemamızda Kameramanlıktan Görüntü Yönetmenliğine
Ülkemiz sinemasında kameramanlar, görüntü yönetmenliği kavramının Batı sinemasında yerleştiği dönemlerde bile, kendilerini uzun bir süre görüntü yönetmeni olarak tanımlamadılar. Bu kavrama karşı biraz mahcup, mesafeli bir tavır takındılar. Gerçi sinemamızın gayrimüslim kameramanları Kriton İlyadis, Yuvakim Filmeridis’in ünvanları “foto direktörü” olarak geçerdi… Ömer L. Akad’ın yönettiği, önemli edebiyatçımız Atilla İlhan’ın senaryosunu yazdığı ve Yuvakim Filmeridis’in görüntü yönetmeni olduğu “Yalnızlar Rıhtımı” (1959), Türk sinemasında biçimsel açıdan erken dönem baş yapıtlarından birisidir.

Ülkemiz sinemasında kameramanlar, görüntü yönetmenliği kavramının Batı sinemasında yerleştiği dönemlerde bile, kendilerini uzun bir süre görüntü yönetmeni olarak tanımlamadılar. Bu kavrama karşı biraz mahcup, mesafeli bir tavır takındılar. Sinemamızın gayrimüslim kameramanları Kriton İlyadis, Yuvakim Filmeridis’in ünvanları “foto direktörü” olarak geçerdi…


Bugün görüntü yönetmenleri üzerine yazmak istememin nedeni ülkemizin önemli görüntü yönetmenlerinden olan Erdal Kahraman’ı, geçenlerde daha genç sayılabilecek bir yaşta kaybetmemiz… Diğer yandan benim de görüntü yönetmeni olmam ve akademik uzmanlığımın sinematografik ve videografik görüntü olması böyle bir yazının motivasyonunu oluşturdu.
Erdal Kahraman’la sinemamızda görüntü yönetmenliğini yaptığı bir film ile yollarımız kesişti. Sinemamızın önemli yapıtlarına senarist olarak imza atan yazar, yapımcı ve yönetmen Fehmi Yaşar’ın yönettiği ilk ve tek filmi olan Camdan Kalp (1991) ile… Ben ve kardeşim, filmin aydınlatma işlemini üstlenmiş ve filmin görüntü ekibiyle çalışıyorduk. Filmin oyuncu ve çekim ekibi kadrosu ise efsaneydi. Büyük oyuncu Genco Erkal, değerli oyuncular Deniz Gökçer, Şerif Sezer, Zeynep Irgat, Jülide Kural ilk akla gelen oyuncular olurken; 90 sonrası Türk sinemasını inşa eden önemli isimlerin başında gelen yönetmen Zeki Demirkubuz ve kadın yönetmenlerimizin öncülerinden Seçkin Yasar reji asistanlarıydı… Filmin sanat yönetmeni ise Jean Luc Godard’ın da sanat yönetmenliğini yapmış bir Fransız’dı… Sektörün önemli ışık şeflerinden Ali Salim Yaşar da aydınlatma yönetmeniydi. Döneminin önemli bir filmi olan Camdan Kalp’in çekimleri; İstanbul, Kars ve Göle’de gerçekleştirilmişti.


Türk Sinemasında Dramatik Aydınlatma Dönemi
Dönem, Türk sinemasında dramatik aydınlatmanın yeni yeni uç vermeye başladığı bir dönemdi… Erdal Kahraman ve çağdaşları olan görüntü yönetmenleri Aytekin Çakmakçı, Ertunç Şenkay, dramatik aydınlatma yerine doğalcılık demeyi tercih ediyorlardı. Erdal Kahraman çok titiz ve detaycıydı. Filmin yapımcıları ve Moda Sinemasının işletmecileri de olan Yücel Özgür ve Fehmi Yaşar da öyleydiler… Filmin çekilen kopyaları döneminin en önemli film laboratuvarı Sinefekt’de günü gününe yıkanıyor, seyrediliyor ve çekimlere devam ediliyordu.
Filmde kullanılan ışık filtreleri, sanırım o güne kadar Türk sinemasında kullanılan en zengin filtre malzemesiydi. Güçlü bütçesi, yönetmen ve yapımcıların toleransı Erdal Kahraman’a, sinemamızda çok az görüntü yönetmeninin kullanabildiği uzun süreleri aydınlatma tasarımı için kullanma olanağı da vermişti. Şüphesiz sonuçta yönetmen Fehmi Yaşar’ın kafasındaki atmosferi yaratan bir biçim ve estetik görüntüler ortaya çıktı.
Yönetmen-Görüntü Yönetmeni İş Birliği
Sinema tarihi boyunca çekilmiş pek çok büyük filmde, yönetmen ve görüntü yönetmeni iş birliği dikkati çekmiştir. Orson Welles’in muhteşem filmi “Yurttaş Kane”de (Citizen Kane-1941) büyük görüntü yönetmeni Greg Toland’la işbirliği; efsanevi “Baba” (The Godfather-1972) filmleri serisinde yönetmen Francis Ford Coppola’nın, ünvanı “karanlıklar prensi” olan görüntü yönetmeni Gordon Willis ile ilişkisi, büyük yönetmen Bernardo Bertolucci’nin “Son İmparator” (The Last Emperor-1987) ve “Konformist” (Il Conformista-1971) filmlerinde görüntü yönetmeni Vittorio Storaro ile ilişkisi, büyük yönetmen Stanley Kubrick’in “Otomatik Portakal” (A Clock Work Orange-1971) filminde görüntü yönetmeni John Alcott ile ilişkisi ya da “7” (Seven-1995) filminde yönetmen David Fincher’ın görüntü yönetmeni Darius Kondhji ile ilişkisi gibi… Bizim sinemamızdan ise “Selvi Boylum Al Yazmalım” (1977) filminde Atıf Yılmaz’ın görüntü yönetmeni Çetin Tunca ile; yönetmen Yavuz Turgul’un “Muhsin Bey” (1987) filminde görüntü yönetmeni Aytekin Çakmakçı ve “Eşkiya” (1996) filminde görüntü yönetmeni Uğur İçbak’la ilişkileri gibi…
Erdal Kahraman’ın yolu daha sonra sinemamızın farklı ve kişisel dünyalarıyla öne çıkan Şerif Gören, Atıf Yılmaz, Başar Sabuncu, Tunç Başaran, Ömer Kavur, Handan İpekçi gibi önemli yönetmenleriyle de kesişti. Sinemamızın farklı dönemlerinde yapılmış nitelikli filmler “Beyoğlu’nun Arka Yakası”, “Katırcılar”, “Kaçamak”, “On Kadın, “Sen de Yüreğinde Sevgiye Yer Aç”, “Arkadaşım Şeytan”, “Polizei”, “Zengin Mutfağı”, “Abuk Sabuk 1 Film”, “Uçurtmayı Vurmasınlar”, “Eylül Fırtınası, “Gizli Yüz”, “Aşk Üzerine Söylenmemiş Herşey”, “Akrebin Yolculuğu, “Kuşatma Altında Aşk”, “Nihavend Mucize”, “Büyük Adam Küçük Aşk”, görüntü yönetmenliğini yaptığı filmler arasındadır.
Sonsuzlukta ışıklar içinde olsun!..

Bilinçaltının efendisi Netflix dehlizinde: “Freud”

Netflix dizisi “Freud”, insan ruhundaki gizemleri keşfetmeye yönelik ayrıksı ve dönemine göre devrimci kuramlar öne süren Sigmund Freud’ün düşüncelerine ve tedavi yöntemlerine göndermeler içeren biçimsel ögelerle karşılıklar üretiyor. Diğer yandan dönemin ruhunu temsil eden otoriter Avusturya İmparatorluğu’nun, gerçeklerin üstünü örtme yöntemleri hakkında da seyirciye ipuçları veriyor.

Netflix, bireysel seçimlere fırsat yaratan bir içerik üreticisi sıfatıyla, görsel-
işitsel iletişim ortamının güçlü bir oyuncusu haline geldi. Bu bağlamda anaakım film, televizyon dizileri ve belgesel filmlere yer verirken; aynı zamanda Freud gibi tıp, psikiyatri ve psikolojide çığır açmış abide bir isim üzerine ve belli bir entelektüel birikimle rahatça izlenebilecek dizi filmlere de yer veriyor. Burada “entelektüel” göndermesiyle, bir diziyi abartmak ve herkese uygun olmadığını belirtmek için değil, ele aldığı karakterin tıp biliminde, “psikanaliz” yöntemiyle modern psikiyatrinin öncüsü sayılacak bir bilim adamı olması ve onun dünyasını ve yöntemlerini sinema diliyle ifade etmek için seçilen biçimin, sabır ve meraktan beslenmesi gerektiğinin altını çizmek için yaptığımızı belirtelim.
Sigmund Freud, 1856’da Frieberg’de doğmuştur. Freud, meslek hayatına başladığı 19.yy’da, konvansiyonel tıp biliminin psikiyatrik olguların tedavisinde fizyolojik tedavi yöntemleri kullanmasını eleştirmiş ve bu yaklaşıma direnmişti. Ama tıp mesleğindeki hiyerarşi diğer mesleklere göre daha sertti ve feodalizmin hükmünü devam ettirdiği monarşi iktidarlarında daha sert hissediliyordu.
Freud ve psikanaliz
Sigmund Freud, hastaların zihinsel süreçlerinin bilinçdışı unsurları arasındaki bağlantıları ortaya çıkarmaya çalışan psikolojik kuramlar ve yöntemler olarak tanımlanabilecek ve kendi çalışmaları üzerine kurulmuş bir psikoterapi tekniği olan psikanalizin babası olarak kabul edilir. Freud’un oluşturduğu “psikanaliz kuramı”, hasta ile psikanalist arasında gerçekleşen diyalog yoluyla psikopatolojik vakaları tedavi etmekte kullanılan klinik bir yöntemdir ve hastaların zihinsel süreçlerinin bilinçdışı unsurlarla olan bağlantılarını ortaya çıkarmayı hedefler. Freud’un, bu bağlamda ilgi çeken bilinçaltı okuma sürecinin unsurlarından Oedipus kompleksi ya da Oedipus karmaşası, onun kurucusu olduğu psikanalitik teoriye göre çocuğun karşı cinsteki ebeveynini sahiplenmesi ve kendi cinsinden olan ebeveyni saf dışı bırakmaya yönelik beslediği duygu, düşünce, dürtü ve fantezilerin toplamı olarak tanımlanır.
Freud aynı zamanda, id, ego ve süperego gibi kavramlarla insan zihninin katmanlarına ulaşmaya çalışmıştı. Bu katmanlar birlikte yer almalarına karşın farklı düzlemlerde de işlevsel olmuşlardır. “İd”, zevk temelli istekleri ve aşırı ısrarcı temel enerjinin çıkış noktasını oluşturan, temel ve en ilkel benlikti. Ana kaynağı olan cinsellik, açlık gibi ihtiyaçların bencilce doyurulması olarak yalınlaştırılabilir. “Ego” ise id’in bu isteklerini gerçeklikle karşılayıp çeşitli savunma mekanizmaları ile id’i dengeler. Ego, id ve süperego arasında dengeleyici unsurdur. Temel işlevi kişisel güvenliği sağlayarak id’in bazı isteklerine izin vermektir. “Süperego” ise, baba figürünün ve kültürel adetlerin içselleştirilmiş bir sembolüdür. İd’in ihtiyaç ve talepleriyle çatışma halindedir, id’e karşı saldırgandır ve tabuları ayakta tutar. Oedipus kompleksinin çözümünde baba figürünün içselleştirilmesidir (Wikipedia, Freud).
Freud, yazdığı onlarca eserle; “Günlük Yaşamın Psikopatolojisi”, “Oedipus Kompleksi”, “Düşlerin Yorumu”, “Yaşamım ve Psikanaliz”, “Totem ve Tabu” başta olmak üzere insanın bilinçaltının, gerçek dünyanın travmalarıyla dolu olduğunu ortaya çıkarmıştır. Diğer yandan “Totem ve Tabu” isimli eseriyle gerek toplumsal bağlamda ve gerekse de bireyin yaşamına etki eden sonuçları açısından, toplumların yarattıkları “totem” ile ensest gibi ilişki biçimlerine nasıl yaklaştıklarının ve insanlığın ilkel kabilelerden daha uygar topluluklara kadar yasaklayıcı eylemlerinin temellerinde yer alan kolektif davranış biçimlerinin ortaya çıkışını irdelemiş; “tabu”nun ise “bir yandan kutsal (sacre), kutsallaştırılmış (consacre) anlamlarına; diğer yandan da tehlikeli, korkunç, yasak, kirli anlamlarına” geldiğini vurgulamıştır (Sigmund Freud, Totem ve Tabu, Cumhuriyet, Çeviren: Niyazi Berkes, Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş., 1998).
Freud aynı zamanda sanat gibi yaratıcı eylemleri gerçekleştiren sanatçıların bilinçaltına da uzanmış ve yaratma sürecine ayna tutan “Sanat ve Sanatçılar Üzerine” isimli kitabıyla bu sürecin ipuçlarını ortaya koymuştur. Freud salt sanatı değil, antropoloji ve eğitim alanlarını da etkilemiş ve yaşamını insan ruhunun yapısını anlamaya adamıştır.
Hayatı dizi oldu
“Freud” bir televizyon dizisi olarak bu ünlü bilim adamının yaşamını kurguyla-gerçek arasında bir bakış açısıyla ele alıyor. Dizide daha çok, Freud’un yaşadığı dönemde Dr. Brentano Breur (Merab Ninidze), Paris’te kaldığı yıllarda birlikte çalıştığı ve çok etkilendiği Dr. Jean Martin Chargot gibi meslektaşları ve dönemin ünlü beyin anatomisi ve nöropatoloji uzmanı Prof. Dr. Theodor Meynert (Reiner Bock) ile olan ilişkileri öne çıkıyor.
Freud, 1883’te Viyana’da, Dr. Meynert’in yönetimindeki psikiyatri kliniğinde asistan olarak çalışmaya başlar. O yıllarda akıl sağlığıyla ilgili bozukluklarda Profesör Meynert’in tedavi yöntemlerine karşı çıkarak, hipnozu kullanarak psikanaliz yöntemiyle tedavi uygulamak istemiş ve bu yüzden Dr. Meynert tarafından şarlatanlıkla suçlanmış, hastanedeki işinden atılmıştır.


“Freud”, daha önce vurguladığımız gibi Sigmund Freud’un yaşamı ve psikanaliz kuramı hakkında biraz bilgi sahibi olmadan kolay takip edilebilecek bir dizi değil. Dizi bu bağlamda büyük oranda biçimin üzerine yükleniyor ve Freud gibi insan ruhundaki gizemleri keşfetmeye yönelik ayrıksı ve dönemine göre devrimci kuramlar öne süren bir bilim adamının düşüncelerine ve tedavi yöntemlerine göndermeler içeren biçimsel ögelerle karşılıklar üretiyor. Diğer yandan dönemin ruhunu temsil eden otoriter Avusturya İmparatorluğu’nun, gerçeklerin üstünü örtme yöntemleri hakkında seyirciye ipuçları uzatıyor.
Dizide Freud’un (Robert Finster) meslektaşlarıyla ilişkisinden daha çok, aralarındaki ilişkinin tutkulu ve tehlikeli bir oyuna dönüştüğü Macar soylusu Fleur Salome (Ella Rumph) ile olan ilişkisi öne çıkıyor. Salome, dizinin ilerleyişinde Freud’un kuramlarının uygulamaya dönüşmesinde turnusol kâğıdı işlevi taşımaya başlıyor. Diğer yandan Macar soylusu Sofia von Szapary (Anja Kling), Fleur’u çocukken ailesi Avusturya askerleri tarafından katledildikten sonra bulmuş ve kocası Viktor von Szapary (Phlipp Hochmair) ile sahiplenmiştir. Fleur Salome, çift kişilikli ve medyum özellikleri gösteren bir insandır ve Sofia von Szapary tarafından Macar milliyetçiliğinin amaçlarına ulaşması için kullanılır.
Bir “milli nefret” ilişkisinin psikanalizi
Freud ve Fleur Salome arasındaki ilişki, dizinin temel sürükleyici itkisini oluşturur. Aslında Freud’u anlatan dizinin bilinçaltına, Avusturyalılarla Macarlar arasındaki nefret ilişkisinin ve Macar milliyetçiliğinin egemen olduğunu iddia etmek abartı sayılmayacaktır. Dizi Freud’un yaşamının bütününü kapsamayıp, belli bir kesitine yoğunlaşırken; Avusturya İmparatorluğu ve Macarlar arasındaki nefretin nedenleri hakkında seyirciye açık bir rehber de sunmaz. Bu nefret Freud’un daha önce bahsettiğimiz psikanaliz kuramını besleyen ego, id, süper ego gibi kavramların yansımalarıyla hissettirilir.
Dizi, Freud’u bir eğretileme unsuru gibi kullanarak, insanın özünde varolan şiddete yatkınlığa vurgu yapmayı amaçlamaktadır sanki. Bu bağlamda gerek Freud-Salome ilişkisi ve gerekse de polis müfettişi Alfred Kiss’in (Georg Friedrich), savaş esnasında yaşadığı insanlık dışı olgulardan kaynaklanan bilinçaltı travmalarının üstesinden gelme mücadelesi, dizinin omurgasını oluşturur. İnsanı ele geçiren şiddet eğiliminin dışa vurumu ise, dizide kanlı, salyalı, vahşi hayvan metaforlarına göndermeler içeren sahnelerin fazlalığıyla dikkati çekiyor.
Dünya var oldukça ismi yaşayacak olan Sigmund Freud, çok etkilendiği Charles Darwin’in yaşamın düzenini anlamak açısından önemli olan “evrim kuramı” gibi, insanın davranışlarına anlam verme bağlamında “psikanaliz kuramı” ile insanlığa önemli katkıda bulunmuştur. Diğer yandan Hitler ve Nazilerden, Yahudi olduğu için kaçarak 1938’de İngiltere’ye yerleşmiş ve 1939 yılında sadece tıp bilimine değil, sanatta yaratıcılığın gizemine de ayna tutan çalışmalarını geride bırakarak vefat etmiştir.

Yazan: Bület Vardar

1 6 7 8