Kategoriye Gözat

Dr. İbrahim Uslu- Sayfa 5

SKANDAL AŞISI

/
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

SİYASETTE ÖZELEŞTİRİ VE REDDİ MİRAS

/
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

AK PARTİ’NİN ORTA SINIFLARA ULAŞMA ÇABASI

//
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

SORUN ÇÖZEMEYEN ÜLKE

/

Türkiye’yi tek bir cümle ile tarif etmek durumuda kalsam hiç tereddütsüz “sorun çözemeyen ülke” derim. Beşyüz yıldır Alevi sorununu, yüz yıldır Kürt sorununu, 150 yıldır eğitim, sanayileşme ekonomik gelişme, Batılılaşma, demokrasi, askeri darbeler, din-devlet ilişkileri, yargı bağımsızlığı vs. gibi temel sorunların hiçbirisini çözmeyi başaramadık.
Bu nedenle hâlâ bu ülkenin bütün dost sohbetlerinde “ne olacak bu memleketin hali” sorusu tartışılmaya devam eder. Bizar olduğumuz sorunların büyük çoğunluğunu Osmanlı’dan tevarüs ettik ve işin kötüsü hepsine de çok iyi sahip çıkıyoruz. İlk günkü tazeliğinde bizimle birlikte varlıklarını sürdürüyorlar. Bu nedenle de ülkenin çoğunluğunun “kurtarıcı” özlemi hiç bitmez; bazısı geçmişte arar, bazısı ise gördüğünün peşinden gider. Mehdi ve Mesih bekleyenlerin sayısı ne kadardır bilemiyorum, elimde bir veri yok ama onların da az olduğunu pek düşünmüyorum.
Bu ümitsizlik dolu girişi belki yadırgayıp, “şimdi nereden çıktı bunlar” diye düşünüyor olabilirsiniz. Ama salgının başlamasından bu yana devam eden ve son günlerde iyice alevlenen Hükümet/Belediye (doğal olarak muhalif partilere ait belediyeler) gerilimini tartışmaya başka türlü giriş yapabilmek pek de kolay değil.
Öncelikle şu günlerde yaşanmasına rağmen, aslında bunun tarihsel bir tartışma olduğunu bilmemiz gerekiyor. Önceleri teorik bir tartışma olarak başlayan Merkeziyetçilik/Ademi-i Merkeziyetçilik tartışması, süreç içinde yerel yönetimlerin gelişmesi ile birlikte fiili bir çatışma alanına döndü.
Siyasi tarihimizde bu tartışmanın ilk ve en şiddetli yaşandığı toplantı Payitaht’tan yaklaşık 2.800 km uzaktaki Paris’te yapıldı. 1902 yılında toplanan 1. Jön Türk Kongresi’nde adem-i merkeziyet fikrini savunan Prens Sabahaddin öncülüğündeki grupla, merkeziyetçiliği savunan Ahmet Rıza öncülüğündeki grup arasında sert tartışmalar yaşandı ve bir karar alamadan kongre dağıldı.
Ülkemizde o tarihten beri merkeziyetçilik her zaman baskın eğilim oldu. Bu topraklarda o tarihten bu yana hiçbir zaman “yerinden yönetim” ilkesi uygulanmadı. Mecburen alan açılan belediyelerin üzerinde ise birden fazla vesayet mekanizması ile merkezi yönetim her zaman sıkı kontrolünü sürdürdü. Kaymakam ve Valiler ile başlayan vesayet mekanizmaları İller İdaresi Genel Müdürlüğü, Yerel Yönetimler Genel Müdürlüğü, İller Bankası, İçişleri Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile devam ediyor.
Hatta belediyelere ait şirketler nedeniyle Ticaret Bakanlığı’nın da hatırı sayılır bir vesayet gücü var. CHP’li başkanlar iş başına gelince şirket yönetimlerinin yeniden atanmasının Ticaret Bakanlığı genelgesi ile nasıl engellenmeye çalışıldığını hatırlayalım. Bu genelge mahkeme tarafından iptal edilmeseydi belediye şirketleri ile ilgili tartışma hâlâ devam ediyor olacaktı.
Dolayısıyla şunu kabul etmek gerekir ki, Türkiye’de yerinden yönetim ilkesi hiçbir zaman hayat bulamamış bir fanteziden ibarettir ve belediyeler ancak merkezi yönetimin vesayetinin izin verdiği kadar faaliyette bulunabilirler.
Salgınla birlikte şiddetlenen merkezi yönetim/belediyeler gerilimini doğru yorumlamak için işimize yarayacak faktörleri şöyle sıralayabiliriz:
• Yerel yönetimlerde güçlenen ve seçmeni mutlu eden bir siyasi hareketin bir süre sonra merkezi yönetime yürümesi olasıdır. 1989 Yerel Seçimlerinde hezimet yaşayan ANAP’ın bir daha iflah olmamasını ve 1994 Yerel Seçimlerinde çok sayıda büyükşehir belediyesini kazanan Refah Parti’sinin 1995 Genel Seçiminden birinci parti olarak çıkmasını siyasetçiler hiçbir zaman unutmadılar.
• Yerel yönetimlerin siyasetin genelini etkileyebilme potansiyelinin bilincinde olarak AK Parti 2019 Yerel Seçimlerinde rekabet stratejisini güncelledi ve önce belediye başkan adaylarını, sonra da belediye başkanlarını doğrudan Sn. Erdoğan ile rekabet eden aktörlermiş gibi konumlandırdı. Yerel seçim öncesinden beri Sn. Erdoğan CHP’li belediye başkanları ile doğrudan polemiklere giriyor.
• Bu rekabet stratejisi gereği, yerel seçimlerden itibaren AK Parti belediyeler üzerindeki kontrolünü hiç gevşetmedi. Yukarıda bahsettiğimiz Ticaret Bakanlığı genelgesinden sonra bilhassa Büyükşehir Belediyeleri’nin gelir ve yetkilerini düzenleyen bir yasa çalışması yapıldı. Hatta CHP’li 11 Büyükşehir Belediye Başkanı bu taslağa karşı ortak deklarasyon yayınladı. Korona salgını olmasaydı muhtemelen TBMM’nin gündemine çoktan gelmiş olacaktı. İhtiyaç sahiplerine yapılacak yardımlarla ilgili Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediyelerinin bağış çağrıları da İçişleri Bakanlığı genelgesine takıldı. Dolayısıyla gerilim aslında 31 Mart’tan bu yana hep vardı ve bundan sonra da olmaya devam edecek.
• ANAP ve DYP’li hükümetlerin o dönemdeki Refah’lı belediyelere karşı uyguladığı baskılar bekledikleri sonucu doğurmamıştı ve neticede olmasından korktukları şey gerçekleşti. Ancak bunun her zaman aynı şekilde neticeleneceğini beklemek için elimizde yeterli kanıt yok. Refah Partisi’nin iktidar yürüyüşünü sağlayan tek faktör yerel yönetimlerdeki başarısı değildi. Yanı sıra çok sayıda sosyolojik, siyasi ve ekonomik nedenler de vardı. Dolayısıyla şimdiki baskıların da CHP iktidarı ile sonuçlanacağı ileri sürülemez.
• Son olarak, bazen başarılı bir belediye başkanının bir şehrin bütün siyasi atmosferini değiştirebildiğini de hatırdan çıkarmamak lazım. Sn. Erdoğan İstanbul’u 25 yıl boyunca kendi kalesi haline getirebilmişti. Sosyal demokrat bir belediye başkanından alınan Kocaeli daha sonra İbrahim Karaosmanoğlu tarafından AK Parti’nin en başarılı olduğu metropollerden biri oldu. Aynı şekilde güçlü bir merkez sağ geleneği olan Aydın Özlem Çerçioğlu ile CHP’li bir şehir haline geldi. Dolayısıyla AK Parti son yerel seçimde kazanamadığı İstanbul, Ankara, Mersin, Adana, Antalya ve Hatay gibi şehirleri kalıcı olarak kaybetmekten korkuyor.
Tüm bu realitelerden sonra sonuç cümlesi olarak şunu söylemek herhalde çok iddialı bir değerlendirme olmayacaktır: Türkiye, merkezi yönetim/yerel yönetim gerilimi meselesini daha uzun zaman çözemez!

BİTMEYEN GERİLİM

/

Türkiye sokağa çıkma yasağının bitmesine saatler kala yaklaşık iki buçuk
saat süren bir heyecan fırtınası yaşadı. AK Parti’nin en şahin siyasetçisi ve Cuma gecesi sokağa çıkma yasağı öncesindeki kaosun sorumlusu olarak eleştirilen
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu görevinden
istifa ettiğini sosyal medyadan duyurdu.
Zaten bir bakanın istifa etmesine hiç
alışkın olmayan kamuoyu, Twitter’dan
istifayla tam bir şok yaşadı. Sonra sosyal
medya hareketlendi ve bir yandan istifanın kabul edilmemesi ve Soylu’nun görevine devam etmesini isteyenler, öte yanda
gidişine sevinenlerin attığı çok sayıda
tweet nedeniyle gecenin farklı etiketler
altında en çok konuşulan konusu oldu.
Cumhurbaşkanlığından gelen istifanın
kabul edilmediği açıklaması da tansiyonu
düşürmeye yetmedi. Bu yazının kaleme
alındığı saatlerde bile hala gündemdeki
yerini korumaya devam ediyordu.
Olayın sıcaklığı geçtikten sonra herkes
arka planını ve sürecin detaylarını merak etmeye başladı. Birkaç zayıf rivayet
dışında aslında olayın öncesi, esnası ve
sonrasında neler yaşandığını tam olarak
bilmiyoruz. Belki birgün bunları birileri
bizlere anlatacak, şu an için sadece
belli olgulardan hareketle analiz yaparak
anlamaya çalışıyoruz. O yüzden bu yazıda
olayın hikayesini anlatamayacağız ama
eldeki verileri bir araya getirerek neler
yaşandığını ve bunun siyasete etkilerini
anlamaya çalışacağız.
KRİZİ ANLAMAMIZA
YARDIMCI OLACAK VERİLER
Elimizde bu olayı anlamamıza yardımcı
olabilecek ve yaşanan krizin gidişatını
etkileyen dört veri var.
Bunlardan birincisi, Sn. Soylu’nun aslında uzun zamandır bir gerilimin parçası
olmasıdır. Berat Albayrak, çevresindekiler
ve medya/sosyal medyada bu çevreyi
destekleyenlerin Süleyman Soylu’ya uzun
zamandır pek sempatik davranmadığı
siyaseti takip eden herkesin malumu.
Hatta bu gerilim omuzlaşmalar veya AK
Parti grup toplantısındaki koltuk tartışması gibi olaylarda iyice ortaya çıktı. Bu
gerilimler yüzünden Sn. Soylu’nun daha
önce de istifa girişiminde bulunduğu da
biliniyor.
İkinci temel veri, Cuma akşamı yaşanan kaostan sonra AK Parti’li veya muhalif herkesin Sn. Soylu’yu eleştirmesi, hiç
kimsenin yapılanı savunmaması, hatta
kendisinin bile, Cuma gecesi katıldığı
bazı televizyon yayınlarında kararın son
anda duyurulmasının gerekçelerini açıklama çabası hariç, yapılanın doğruluğunu
ileri sürememesidir.
Üçüncü temel veri, önümüzdeki günlerde vaka ve vefat sayılarında yaşanacak olası artışların sorumluluğunun
tamamen Sn. Soylu’ya ciro edileceğinin
ayan beyan ortada olmasıdır. Dolayısıyla,
yaşananların siyasi sorumluluğunu eğer
şimdi üstlenemeseydi, o güne kadar iyice
hırpalandıktan sonra, ulusal bir mücadeleye zarar vermiş siyasetçi olmanın yükü
altında ezilebilirdi.
Dördüncü veri ise, Sn. Cumhurbaşkanı
açısından konjonktür gereği vazgeçilmesi
en zor olan ve görevden ayrılmaları durumunda kamuoyunun mutlaka olumsuz
reaksiyon vereceği iki bakandan birinin
Sn. Süleyman Soylu olmasıdır (merak
edenler için hemen diğerini de söyleyeyim:
Sn. Fahrettin Koca). Dolayısıyla, Soylu
istifa kararı aldığında aslında Sn. Erdoğan’ın buna kolayca evet diyemeyeceğini
herkesten iyi biliyordu.
CEVABI MERAK EDİLEN
SORULAR
İstifa olayı sadece bir düzmeceden mi
ibaretti?
Bence kesinlikle hayır. Hiçbir siyasetçi
istifanın şakaya gelir tarafı olmadığını
bilir. Hele istifa niyeti tüm topluma mal
olacak şekilde ilan ediliyorsa, geriye
dönüşünün olmaması daha muhtemeldir.
Sn. Soylu o gece üçüncü ve dördüncü temel verilerin de farkında olarak gerçekten
istifa teşebbüsünde bulundu. İstifa etmemesinin ona siyaseten daha büyük bir
fatura çıkaracağının ve sürecin sonunda
kendisini en çok sevenlerin gözünde bile
itibar kaybına uğrayacağının farkındaydı.
Ama öte yandan elinin güçlü olduğunu,
Sn. Cumhurbaşkanı’nın kendisini kolay
kolay gözden çıkaramayacağını, eğer
istifası kabul edilmezse sokağa çıkma
yasağı karmaşasının üstüne bir sünger
çekileceğini ve daha da önemlisi uzun yıllardır muzdarip olduğu gerilimde önemli
bir avantaj elde edeceğini biliyordu. Bu
parametreler ışığında istifa kararı aldı ve
kesinlikle kazançlı çıktı.
Süleyman Soylu artık daha mı güçlü?
Güçten ne anladığımıza bağlı şüphesiz ama AK Parti’nin geleceği, örgüt
yapısı veya kurumsal kararları üzerindeki
belirleyicilik gücünün artmadığını tahmin
edebiliriz. Ayrıca 48 saat içinde iki kez
tüm ülkeyi çalkalayan krizlere yol açan
bir aktörün Sn. Cumhurbaşkanı nezdindeki itibarı da eskiye kıyasla daha fazla
yükselmiş olamaz. Kamuoyunun kendisine
duyduğu güven ve saygının da çok fazla
artmış olacağını düşünmüyorum. Gerilim
içerisinde olduğu kişi ve yapılara karşı da
eli kuvvetlenmiş değil.
Bu süreç Sn. Soylu’nun ne işine yaradı?
Bu sorunun cevabı, Pazar gecesi Cumhurbaşkanlığınca yapılan açıklamada
gizlidir. Siyasi tarihimizde örneğini hiç
hatırlamadığım bir biçimde, Cumhurbaşkanlığından yapılan istifa ile ilgili açıklamada, istifayı uygun bulmamanın gerekçeleri de açıklanmış ve Sn. Soylu’nun
bugüne kadarki performansından övgü
ile bahsedilmiştir. İşin doğrusu metni
ilk duyduğumda (bir televizyona telefonla bağlanmak için beklerken açıklama
yapıldı ve programın moderatörü metni
okurken ben de telefonda dinlemek durumunda kaldım) en çok dikkatimi çeken ve
aklıma takılan husus buydu. Kısaca “istifa uygun bulunmamıştır” demek varken
niye bu kararın gerekçesi de açıklandı?
Buna niye ihtiyaç duyuldu?
Bana göre Cumhurbaşkanlığı açıklamasının önemli bir bölümünün hedef kitlesi Sn. Soylu’nun gerilim yaşadığı gruplardı. Bu gruplara Sn. Cumhurbaşkanı’nın
Süleyman Soylu ile ilgili kanaatleri açık
seçik duyurularak, bundan sonra tavırlarını buna göre belirlemeleri yönünde bir
uyarı yapıldı aslında. Dolayısıyla Sn. Soylu
eskisine göre gücünü arttırmadıysa bile,
uzun zamandır kendisini yıpratmaya çalışanlara karşı güçlü bir koruma kalkanına
sahip oldu. En azından uzunca bir süre,
AK Parti çevresinde olup da kendisini
eleştirenlere karşı daha güvende olacak.
Buraya kadar anlatılanlardan bir
sonuç çıkarmak gerekirse: Sn. Soylu
usta bir siyasetçi olduğunu bir kez daha
ispatladı ama elindeki son kozu da bu
sayede tüketmiş olabilir. Bir süreliğine
dokunulmazlık kazandı belki ancak bunun
sonsuza kadar devam etmeyeceğini
kendisi de biliyor. Ve yaşadığı gerilimin ne
zaman biteceğini bilmek mümkün değil
ama barış olasılığı da ufukta görünmüyor. Taraflardan biri tamamen oyun dışı
kalıncaya kadar bu gerilim sürecek.

1 3 4 5