Kategoriye Gözat

Kültür - Sanat- Sayfa 57

Bir resim bin kelime

Usta makası

Eyüp eşrafından Mavnacılar Kahyası Yahya Efendi’nin kızı olarak doğdu. Zehra ve Fitnat adlarında iki kız kardeşi ve daha sonra Büyükada’da yüzerken geçirdiği kalp krizi sonucu ölen Süreyya adlı bir de erkek kardeşi vardı.

Babaannesinden mirası Çerkez güzelliği idi.

Birinci Dünya Savaşı sırasında bir Rus generali ile evlenerek Beykoz’da büyük bir yalıya gelin gitti. Göçmen Rus generaller, yokluk günlerinde madalyalarını fırınlara vererek ancak birkaç ekmek alabilirlerdi.  O yıllarda bir de kızı oldu. Kısa süre sonra o dönemin zor şartlarından dolayı evliliği yıkıldı. Yalının halıları bedestende makaralara çekilecek kadar büyük ama haraç mezat küçük fiyatlara satılacak kadar değersiz kaldı.

Varlık yılları zorluk günlerine dönüştü. 

FAİLİ MEÇHUL BİR CİNAYET

Osmanlıcaya hâkim olmasına rağmen Latin alfabesine hemencecik geçen, keman ve piyano çalabilen kadınlardandı. Fransız mektebinde Fransızcayı da öğrenmişti.

Büyükadalı Mimoza Pansiyon’un sahibi Sıdıka Hanım yakın dostu olmuştu. Her ikisi de devrin en güzel kadınlarıydı ve yeniden bir evlilik yapması çok zaman almadı. Sabık Teşkilat-ı Mahsusa’dan levazım albaylığına geçmiş olan Trabluslu Hüsamettin ile evlendi.

Sarıkamış’a atandılar. Artık alıştığı İstanbul yoktu, vereve kesilmiş kabuklu çam kütükleri üzerine yağlıboya resimler ve atlı kızaklar hayatının yeni lüksü olmuştu. O evliliğinden de bir oğlu olduktan kısa bir süre sonra eşi, etlerin saklandığı dondurucu et dolabının içinde kapı üzerine kapatılmış olarak ölü bulundu. Sebebi asla aydınlanmadı.

Artık dul maaşı ile geçinen bir kadındı. Kentsoylu geçmişinden gelen görgü ve bilgisi ile dikiş dikmeye başladı. Beyoğlu’na taşınıp çocuklarını okutarak büyütmekten başka çaresi kalmamıştı. Maaşı da 3 aydan 3 aya yatmaktaydı. 

1931 Türkiye Güzeli Naşide Saffet

USTA MAKASI ELİMDE 

Yeniden tanınması ve müşteri çevresi edinmesi çok zaman almadı. O, artık Saraylı Müşerref’ti. Toto Karaca’nın günlük elbiselerinden, hanımefendi genç kızların nişan töreni kostümlerine doğru şöhreti hızla yükseldi.

Ama hiç gelinlik dikmedi. Çünkü iki evliliğinde de gelinlik giyememişti.

Yıllar yılları kovaladıkça yaşlandı. Çalışamaz hale geldiğinde kendini geçindirecek bir geliri vardı ve Suadiye’deki bir apartmanın arka bahçesindeki geniş müştemilatta ortancalar içinde bir hayat sürmekteydi. Ortancalar mavi olsun diye diplerine hep çivit döker, hırsızların çalacağını düşündüğünden geceleri yastığının altına bekçi düdüğü koyarak uyumayı yeğlerdi.

İşte benim de hikayem, o ortancaların dibine düşen bir tahta mandalın mavi rengi almış halini bulmamla başladı.

O mandal bir objeye dönüştü. O obje vitrinlerde satılan bir hediyelik eşyaya… O vitrinler büyüdükçe elimdeki tahta mandalların yerini ipekliler, yünlüler ve diğer dokular almaya başladı.

Müşerref ölüp gittiğinde ise onun usta makası benim elimde, hâlâ biçip dikiyor hayatı.

Doğanın imtihanı ve intikamı-2: ‘Rantiyeciler müjde, Yağmur Ormanları yerleşime açılıyor!’

Geçen hafta “doğanın imtihanı ve intikamı” isimli yazımı okuyanlar hatırlayacaklardır, özellikle geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısından sonra, tüketimin önlenemez biçimde artışıyla, çok yakın bir zamana kadar var olan doğal güzelliklerin ve çevreyle ilgili değerlerin bazılarına alelacele veda ettiğimizi yazmıştım. Verdiğim örnekte, deniz suyuna bile dayanıklı kerestesiyle tarih boyunca insanlığı uzak denizlerde seyahat ettiren ve envaı çeşit hayvana barınak olan, oksijen kaynağı teak ağacı ormanlarının kesilerek yok edildiğini, ağaçlar bitince de vinçlerle köklerinin toprağın bağrından söküldüğünü anlatmıştım. Okyanus rüzgârlarına direnen ve muson yağmurlarını içine çekerek su baskınlarını önleyen teak ağaçlarıyla dolu ormanların hoyratça tüketilmesinin ardından 2004 yılında yaşanan tsunami felaketinin tam 230.000 kişinin ölümüne yol açmasının nedenini, büyük ölçüde yok edilen ormanlara, doğanın bozulan dengesine bağlamıştım.

Borneo Adası’nın nesli tükenmekte olan Orangutanları, zor çoğalan narin yapılarının yanı sıra, uzuvlarında cinsel kudret, şans ve tedavi uman batıl inanç sahibi para babaları için acımasızca avlanıyor, dövülerek öldürülüyorlar

Borneo Adasının muson yağmurları çeken iklimi, bataklıklarla çevrili olarak suyolu dışında geçit vermeyen yapısı içinde, sadece burada yaşayan envaı çeşit hayvanlarıyla ve literatürde olmayan yüzlerce, hatta binlerce meyvesiyle-bitkisiyle, bilimsel arayışların merkezinde olan varlığından bahsetmiştim. Hatırlarsanız farklı disiplinlerdeki bilim insanlarının ağaçların üstünde oluşturulan platformlarda yaşayarak izledikleri doğal yaşamdan da, topladıkları numunelerin incelenmesinden de, yüzlerce yayın yapıldığını, fantastik blgilerin açığa çıktığını yazmıştım.

Bu yazımda Borneo Adası hakkında derlediğim farkı bilgileri sunmak istiyorum.

1 milyon hektar orman yok oldu

Yüzölçümü 743.000 km2 olan Borneo Adası, dünyanın üçüncü büyük adası. Öncelikle hatırlatmak istiyorum ki, burası, yerkürenin ayakta kalabilmiş, kapitalizmin yağmasından etkilense de nispeten direnebilmiş yağmur ormanlarından biri. Uzmanlara göre tam 130 milyon yaşında! Yani Amazon ormanlarından 70 milyon yıl daha yaşlı. Adada, kuzey ve batı tarafında Malezya’ya bağlı Sabah ile Sarawak eyaletleri, Endonezya’ya bağlı Kalimantan bölgesi ve bu iki ülkenin arasında da 400 bin nüfuslu Brunei Sultanlığı olmak üzere üç ülkenin toprakları bulunuyor.

Nüfusu 18, 5 milyon olan Borneo’da yaşayanların çoğunluğu Müslüman. Adanın derinliklerinde, yüksekliği 70 metreyi bulan “menggaris” ağaçlarının arasında birçoğu literatürde olmayan 15 bin civarında öngörülen farklı bitki türü yaşadığı düşünülüyor. Geçtiğimiz yıllarda 100,8 metre uzunluğuyla Dünyanın en uzun ağacı burada bulunmuş ve bu ağaca, Malay dilinde “kule” anlamına gelen Menara (minare) ismi verilmiş.  

Borneo yağmur ormanlarının son 60 yılda yüzde 50, son 25 yıl içinde de yüzde 20’sinden fazlası insanlar tarafından yok edilmiş. Kısa adı WWF olan Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın verilerine göre, 2020’de orman alanı yüzde 35’lere düşecekmiş. Özellikle adanın yüzde 72’lik bölümünü oluşturan Kalimantan tarafında, 90’li yıllardan sonra yaşanan orman kıyımının bilançosu çok üzücü. 1992 yılından bu yana Kalimantan’da yağmur ormanlarının kapladığı alan 1 milyon 200 bin hektardan 200 bin hektara düşmüş. Düşünebiliyor musunuz, tam 1 milyon hektarlık orman alanı, yaşlı Dünyamızın akciğerleri yok olmuş. 

Borneo’da en büyük gelir kaynağı palmiye yağı. Biyo-yakıttan kozmetik sanayine kadar birçok sektörde kullanılan palmiye yağı üretimini arttırma adına, yağmur ormanları hızla yok edilerek yerlerine yağ palmiyesi dikiliyormuş. Havadan çekilen resimlerde görülen durum gerçekten içler acısı…

Hayvan katliamı dolu dizgin!

Ada, çok ama çok zengin bir hayvan çeşitliliğine de ev sahipliği yapıyor. Ama her biri bugüne kadar birlikte yaşadıkları ada halkı tarafından acımasızca yok edilme tehdidi altında. Hangi birini yazayım; buraya özgü maymunlar, Avrupa pazarlarında kolayca müşteri bulan envaı çeşit kuşlar-papağanlar, piton yılanları, orangutanlar ve buraya eklenebilecek binlerce tür yok olma sürecinde…

2012 Haziran ayında Adanın doğusunda, vahşi hayvanları çekmek için kameralar yerleştiren bilim adamları, kamera kayıtlarında nadir görülen lekeli leopar, orangutan ve diğer canlıları incelerken daha önce hiç görmedikleri bir maymun türüne rastlamışlar. İlk kez görüntülenen siyah kabarık yüzlü, beyaz tüylü, pembe burunlu-pembe dudakları “Langur Maymunu” meğer eti ve midesinden çıkan panzehir taşları için avlanıyormuş.

Adanın Orangutanları, yaşam alanlarının azalmasından sonra insanlarla karşılaşma ihtimalinin artmasına paralel olarak nüfusları çok azalmış. Ne yazık ki, soylarının tükenmesinde batıl inanışların ve ahlaksız zevklerin de etkisi var. Bu zavallı hayvanlar, aynı Orta Afrika ülkesi Kongo’da yaşayan hemcinsleri gibi, özellikle Asya’nın zengin insanları için afrodizyak, kudret, şans ve bazı hastalıkların tedavisinde kullanılan uzuvları yüzünden öldürülüyorlar. Her ne kadar koruma altında olsalar da macera arayan zengin iş adamlarının vahşi kişisel hazları için seyahat acenteleri gizli av partileri bile düzenliyormuş.  

İnsanlığın yüz karası: Hayvanat bahçeleri 

Yakalanıp Dünyanın farklı hayvanat bahçelerine gönderilen (satılan) ve sergilenen (!) bu hayvanlar, her gelene, insanlığını hatırlatırcasına kızgın gözlerle baksa da yakalayana kazandırdığı para miktarı yüzünden yöre halkının ve kaçak avcıların para hırsını körüklüyor, olmalı. Düşünüyorum da hayvanat bahçesi adı altında, köleleştirilen hayvanların sergilendiği yerler acaba insanlığımızın utancı mı, yoksa çocuklarımızla güzel vakit geçirdiğimiz bir rekreasyon alanı mı? Karar sizin; fakat şunu da ekleyeyim ki, bu hayvanları hayvanat bahçesinde de bekleyen farklı tacizler de var. Malezya’daki bir hayvanat bahçesinde gelen giden ziyaretçilerin verdiği sigaralarla tiryaki olan ‘Shirley’ adlı orangutana sigara yasağı getirilmiş.

Jakarta, Borneo’ya taşınıyor!

Ada, paleontoloji, antropoloji ve arkeolojik açıdan da çok zengin. Haftaya 1990’lı yılların sonunda, yol yapımı sırasında medeniyet (!) ile ilk kez karşılaşan ve konuşmayı bilmeyen kabilelerden, 50.000 yıllık mağara çizimlerinden, kocaman kulaklı, uzun kuyruklu, bebek yüzlü cüce fillerden, literatürde olmayan maymun çeşitliliğinden, avlandığında bütün köyü doyuran piton yılanlarından ve Sumatra Gergedanından bahsedeceğim.

Ama asıl anlatacağım ne biliyor musunuz, bataklık alana kurulduğu için bazı semtleri her yıl 25 cm suya gömülen Endonezya’nın Başkenti Jakarta’nın Borneo Adasına taşınma planı! Düşünebiliyor musunuz, bahsettiğim bu nadide özellikler yerini şehir kalabalığına, hava kirliliğine, gökdelenlere, varoşlara, yollara, limanlara, kargaşaya bırakacak. Şaka yapmıyorum, Endonezya devleti 40 milyar dolara mal olacağı öngörülen bu taşınma ile ilgili olarak çalışmaya başlamış bile. Belki de bizim kanalcılar, Katarlılar ve rantçılar yer kapatmaya başlamışlardır bile!

Ne diyelim, iç karartıcı bu haberle nasıl yapacağız bilmiyorum ama yine de her şeye karşın güzellikleri biriktirmenizi dilerim!..

DEĞİŞMEYEN TEK ŞEY DEĞİŞİM

Evde çalışmayla birlikte çevrimiçi çalışma koşullarına nasıl da hızlı adapte olduk! Aynı ofis katında iken bile, birbirine elektronik posta atan ofis çalışanları olarak, büyük bir kısmımız, gereksizce ofis ortamına gidiyorduk sanki!.. Mimarlar, tasarımcılar gibi mesailerinin büyük bir kısmını bireysel olarak proje üretmek, çizim ve hesaplama yapmak, sunum hazırlamak gibi işlerle geçiren yaratıcı ofisler şimdilik büyük bir travma yaşamadı, nitekim toplantılar da web konferanslar üzerinden yapılabiliyor. Elbette şu gerçeği göz ardı edemeyiz: ne mimarlık ne de ürün tasarımı kâğıt üzerinde bir iş değil; tasarımların uygulama süreçleri, sahada, yapı şantiyelerinde, fabrikalarda, imalathanelerde devam edecek. Bu alanlarla olan etkileşim azalmak zorunda kalacak. Tasarımcının daha çok detayı masa başında çözdüğü, sahaya daha az gideceği yeni bir dönem söz konusu. Zamanla, fikir işçisi ile fiziki işçi arasındaki mesafe ve bunların maddi yansımaları da ortaya çıkacak. İnşaat sektöründe robotların kullanımı, endüstri 4.0 gibi gelişmeler özellikle son beş yıldır gözümüze takılan yeniliklerdi; bunlar artık sektörel zorunluluklar olacak.

Tasarım süreçleri, her zamankinden daha fazla teknik detay çözerek dijitalleşmek durumunda. Projenin dijital ortamda çizilmesi, 3D yazıcıdan maket ve prototiplerin üretilmesi aşamasından, metanın kendisinin üretimine yönelik bir dijitalleşmeye geçişten bahsediyorum.

Yaratıcı endüstrilerin büyük yüzdesinin serbest çalışan statüsünde veya 10 kişiden az personel ile çalışan küçük ofisler olduğunu göz önünde bulundurursak, önümüzdeki yeni dönemde, bu ofislerin ekonomik bakımdan daha etkili kararlar alarak hayatlarına devam edeceğini düşünebiliriz. Evden çalışma düzenine kalıcı olarak geçişin artması, ödemelerin baştan alınması, karlılık sağlamayacak işlerin geri çevrilmesi, müşterilerle daha sağlıklı ve kalıcı ilişkiler kurulması gibi dengeleyici farklılıklardan söz edebiliriz. Trafikte veya ofis işleri ile zaman harcamayan yaratıcı insanların, zihinsel bakımdan kendilerini geliştirmek için daha çok vakitleri olacak ve işlerine daha çok odaklanacaklar. Bu değişimin yaratıcı üretime kalite bakımından olumlu yansımaları olacak gibi görünüyor bana. 

Zoom patlaması

Web konferans alanında herkesin yaygın olarak kullandığı tek bir uygulama öne çıktı: Zoom. Uygulama bir saate kadar olan kullanımları ücretsiz sunuyor ve aynı anda 100 kişinin birbiri ile video konferans yapmasına olanak veriyor; onu bu denli yaygınlaştıran da bu özellikleri. Evlere kapandığımız bu 3 ay içerisinde firmanın ekonomik hacmi %87 oranında arttı ve kurucusu Eric Yuan’ı dünyanın milyarder listesinde 18. sıraya yerleştirdi bile. Firmada %20 hissesi bulunan Yuan bir Çinli ancak Zoom, Silikon Vadisi’nde doğmuştu. Yuan 90’lı yıllarda, üniversite okurken şimdiki eşi olan sevgilisini görmek için her hafta 10 saat tren yolculuğu yaptığını ve onu görmenin başka bir yolu daha olması lazım diyerek Zoom’un ilk fikrini geliştirmeye başladığını söylüyor bir söyleşisinde! Fiziksel mesafenin gündemde olduğu günümüzde sosyal buluşmalar da, üniversite dersleri de Zoom‘dan yapılıyor. 

Eğitimin çok büyük bir oranda dijitalleşeceğini, ilk ve orta öğrenimin çevrimiçi sağlanırken, yüz yüze eğitimin daha özel bir hizmet olarak sunulacağını düşünebiliriz. Çocukların okulda geçirdiği saatler, anne babaların özgürlükleri bakımından önemli bir yer kaplıyor bu nedenle bu geçiş oldukça zorlu olabilir. Bakıcılık sitemi, çocuk ve ev bakımı anlayışından çocuk ve eğitim asistanlığı anlayışına geçebilir; eğitimin özelleşmesi, pahalılaşması ve bu türden bir özel hizmet gereksinimi doğurması ile birlikte gelecek toplumlarda, alınan eğitimin biçimi sınıfsal farklılıklar yaratabilir; büyük bir kırılma noktasının adımları bugünlerde atılmış olabilir. Yüksek öğrenimde çevrimiçine özel olarak tasarlanmış programlar artarken, üniversite yapısının bazı çok özel programları yüz yüze sunmak için yüksek fiyatlarla veya oldukça zorlu sınavlardan sonra hak edenlere sunacağı da uzak yıllar için öngörülerim arasında. Eğitim yaşamında kısa vadede, web konferans alanındaki ara yüz tasarımlarının iyileştirilmesi, ders programlarının ve materyallerinin dijital ortama uygun olarak hazırlanması biçiminde değişimler gündeme gelecektir. Fark yaratmak isteyen kuruluşlar önceden hazırlanmış videolar, arttırılmış gerçeklik gibi ileri teknolojileri işleyişlerine dahil edeceklerdir.

Plastikten bakıra malzemeler…

Pandemi sebebiyle hijyen amacı ile tek kullanımlık plastiklere hızla geri dönüş yaşandı. Oysa çok kısa bir süre önce plastik tüketimi ile ilgili tüm ülkeler ciddi yaptırımlar uygulamaya başlamışlardı. Ne var ki, özellikle sağlık çalışanlarının ihtiyaçları doğrultusunda plastik kullanımındaki eğilim tersine döndü. Plastiğin geri dönüşümüne yönelik çalışmalar, projeler ve fikirler her zamankinden daha önemli bir yer tutabilir pazarda; çünkü bu malzemeyi hayatımızdan silmek konusunda daha zaman gerekeceğini anlamış olduk. 

Virüs bakımından en avantajlı malzemeler metaller. Virüs çelik ve alüminyum yüzeylerde en fazla iki güne kadar tutunabiliyor. Bu dönemde yeniden keşfedilen bir malzeme ise bakır. Gerek Anadolu’da gerekse dünyanın farklı coğrafyalarında özellikle kap kacak olarak kullanılan bakır eşyalar, virüs ile bir kez daha önemli hale geldi. Bakır doğası gereği antibakteriyal bir metal. En eski medeniyetlerde de bu bilginin yeri var şöyle ki, bakırın Çin’deki simgesi olan Qi aynı zamanda sağlığın simgesi. Mısır’da “ankh” olarak anılan bu metal, sonsuz yaşamı simgeliyor. Endüstri devrimi ile birlikte pek çok eşyada bakır kullanılıyordu. Daha sonraları plastik, cam, çelik gibi malzemeler daha modern olarak kabul gördü ve bakır tasarıma dayalı endüstrilerden nerede ise silindi. Korona ile gündeme gelen bir konu, özellikle kamusal alanlar, yapılar ve okullar gibi alanlardaki binalarda bakırın bundan sonraki dönemde daha çok yer bulacağı gerçeği.

Paylaşım ekonomisi çöker mi?

Fiziksel mesafe, en çok son dönemde yükselen paylaşım ekonomisini etkiledi. Araç paylaşım sistemleri, başkalarının evlerinde kaldığımız Airbnb, iş yaşamının son dönemdeki gözdesi olan co-working space denilen ortak paylaşımlı ofisler, ortak alanlarda sosyalleşmeyi ilke edinmiş konut projeleri tümüyle koronanın etkisi altında kan kaybetti ve edecek. Bu girişimler ne kadar önlem alsalar da belli bir süre boyunca yükselişleri sona erdi. Ürün, mekân ve hizmet sektörü bakımından paylaşımın tam tersi uçtaki bir eğilimi düşünmek ve yeni girişimleri özellikle kısa vadede bu doğrultuda yapmak gerekebilir. Kişisellik, tekillik, izolasyon, hijyen mekânsal tasarımda da kişisel tasarımlarda da anahtar kelimelerin en üst sırasına yerleşti.  Bu zamanda hemen sarıldığımız online alışveriş, kapıdan kapıya kurye ve kargo hizmetleri artarken, önceki dönemde hizmet sektöründe de denemeleri yapılmış olan insansız hava araçlarının kullanıma daha yaygın biçimde geçmesi için bir kapı aralandı ister istemez. Alışverişin olabildiğince temassız hale gelecek olması perakende sektöründe de mekândan, nesneye her türlü tasarımı dönüştürecek nitelikte bir kırılmaya işaret ediyor.

Yaratıcılığımızı besleyen kültür, yaşamımızın geleceği

Geçtiğimiz akşam izlediğim tasarım küratörü Paola Antonelli, NYC’deki MOMA’da, geleceğe yönelik stratejilerin büyük bir ciddiyetle tartışıldığından bahsediyordu. Kültür endüstrisinin çarkını döndüren, başta müzeler olmak üzere çeşitli kurumların, festivallerin, bienallerin ve ilgili organizasyonların bu yaşananlardan oldukça ağır biçimde etkilendikleri ve bu olumsuz iklimin uzun bir süre daha devam edeceği açık. Her şey normale dönse bile, normal eski normal olmayacak. Ne kadar özlemiş olsak da hemen açılışlara, sergilere, konserlere maalesef koşmayacağız; çocuklarımızı müzedeki atölye çalışmalarına göndermek için de epey bir zaman geçmesi gerekecek. Bundan yıllar önce birkaç kez müzelerin geleceğine dair sunumlar gerçekleştirmem istenmişti. O dönemde dijitalleşmenin altını çizdiğimi hatırlıyorum; tüm öngörü sahibi kişiler gibi gidişatı görmek zor değildi. Dijitalleşmenin bir boyutu eserleri dijital arşive almak ve bunları insanlarla çevrimiçi olarak paylaşmak elbette ve bugün bunu yapabilen kuruluşların nasıl da fark yaratabildiklerini hep birlikte gözlemleyebiliyoruz. Önümüzdeki dönem için soru, izleyicinin ilgisinin nasıl devamlı kılınacağı, çevrimiçi ziyaretlerin sürdürülebilirliği, izleyicinin fiziki olarak gelmediği mekânda, katılmadığı etkinlikte katılımcılığının nasıl olup da sağlanabileceği yönünde olabilir. Bu alanlarda yaratıcı fikirleri üretip harekete geçen kuruluşlar için zorlu da olsa bir yaşam olanağı olabilecek. 

Bu dönemde sosyal medyada belki canlı olarak DJ performansları izleyebiliyor veya sevdiğimiz bir müzisyen ile samimi sohbetlere eşlik edebiliyoruz ama, ne olursa olsun kalabalıklar arasında dans etme mutluluğumuzun, ya da örneğin Aya İrini’nin büyüleyici atmosferinde bir klasik müzik orkestrasını canlı olarak dinlemenin, caz kulüpte içkimizi yudumlarken mavi ışıklar altında, her bir enstrümanın sesini içimizde duymamızın, yani sanat ile yaşadığımızı hissetmenin yok olması imkânsız. Sadece biraz zaman gerekli ve bu zamandan sonra bile her şeyin eskisi gibi olmayacağını bilerek dönüşüm için yollar bulmalı. 

Bu arada Zoom da yapılmış olan ilk müzik klipini de sizlerle paylaşmak isterim: Psych-Rock grubu Thao & the Get Down Stay Down Phenom isimli parçaya çektikleri klip ile epey ilgi gördü. 

Cannes film festivalinin direktörü, festivalin online ortamda yapılmasının düşünülemeyeceğini, örneğin bir Wes Anderson filminin bilgisayar ekranında izlenemeyeceğini belirtmiş. Bir düşünce bu elbette ama diğer yandan sinemanın festival düzeyinde tutkunu olan bireylerin pekâlâ mekânsal ve teknolojik unsurlarla kişisel sinema salonlarına sahip olabildiklerini; diğerlerinin ise bu ayrımı pek de önemsemeyeceklerini unutmamalıyız. Bu demeç, değişime direncin yakın zamandaki en somut örneklerinden biri. Sinema maalesef, en kolay kişiselleşebilecek deneyimlerden biri. Özel oyun ve sinema odaları, artık dünyanın pek çok köşesinde özel konutların vaz geçilmez bir parçası olarak tasarlanıyor; bunu görmemezlikten gelmemeli. 

KORONA DEHŞETİNDE LÜKS MODANIN DEVLERİ ELİNİ TAŞIN ALTINA KOYUYOR MU?

Çinliler son 10 yılda lüks modada en büyük itici güç rolünde; tüm lüks alımlarının yaklaşık üçte birini ve lüks tüketimdeki yıllık büyümenin de yüzde 70’inden fazlasını oluşturuyorlar. Dolayısıyla, uzunca bir süredir lüks moda markalarının neredeyse sadece Uzakdoğu pazarına dayanan orantısız bir güveni var.  Bu sebeple de koronavirüs salgını Çin’i vurduğunda ilk desteklerden birinin LVMH grubundan gelmesi şaşırtmadı; ana tüketicinin başı dertteydi; Dior, Givenchy, Louis Vuitton gibi İtalyan ve Fransız yüksek moda markalarının çoğunu bünyesinde bulunduran LVMH, Çin Kızılhaç’ına Şubat başında 2 milyon dolardan fazla bir yardım yaptı.  

Hepimizin bildiği üzere bizim ülkemiz de dahil virüs tüm ülkeleri büyük bir hızla ele geçirmeye başladı. Lüks modanın devleri çok geçmeden bu küresel felakette başta sağlık çalışanlarının ihtiyaçları için hükümetlere ve bağımsız yardım kuruluşlarına astronomik maddi destekler bağışladıklarını açıkladılar. Ama yalnızca para akıtmakla olmayacaktı, elleri de kirletmek gerekiyordu. Peki kimin ellerini?..

Vogue Italia Nisan 2020 Kapağı

Fakat başı dertte olan yalnızca Çin değildi… Salgının olağanüstü bir hızla yayılması ve pandemi ilanı ile dünyanın en gelişmiş ülkelerinin bile sağlık sistemlerinin birkaç hafta içinde çöküşüne şahit olduk. En temel üç sorundan biri, malzeme ve koruyucu ekipman eksikliği idi.

Virüs küresel boyutta arsızca ilerlerken, lüks modanın en güçlü markaları sağlık sektörüne ve virüsün kurbanlarına yardım ve bağışları artırmaya başladılar. Felaketi en üst düzeyde yaşayan ülkelerden İtalya’da Giorgio Armani, Roma ve Milan çevresindeki hastanelere 1.5 milyon dolar yardımda bulundu, ABD’de Ralph Lauren Vakfı Kovid-19 ile savaşmak için 10 milyon dolar bağışladı. Lüks mücevher markası Tiffany & Co, İngiltere ve ABD’deki Kovid-19 yardım kuruluşlarına 1 milyon dolar bağışlayarak salgınla mücadelete destek verdiğini açıkladı. Yüksek modanın bir diğer devi olan Gucci ve Saint Laurent gibi önemli markaların sahibi Kering grubu da 1 milyon doları ABD’deki sağlık çalışanlarına kişisel koruyucu ekipman ve diğer tıbbi malzemelerin sağlanmasına yardımcı olmak üzere dünya çapında çeşitli organizasyonlara yaklaşık 4 milyon dolar bağışta bulundu.

Markalar maske üretiyor

Liste moda dünyasının neredeyse tüm lüks markalarını kapsıyor; Richemont Grup, Capri Grup, Moncler ve dahası milyonlarca dolar yardımı hükümet ve organizasyonlara sundu. Fakat nakit kadar önemli bir diğer konu bu nakdin derhal ekipman ve malzemeye dönüşebilmesiydi; işte bu noktada tam randıman çalışmayan üretim bantları ihtiyaca yetişemiyordu. Ve lüks markalar da tertemiz niyetlerle üretime geçtiler…

Dior, Redon’daki atölyesini maske üretimi için açarak faaliyete geçirdi

Kim derdi ki imtiyazlı bahçelerde yetişen nadide çiçeklerin el değmeden ve olağanüstü standartlarda parfümlere dönüşüp şişelendiği Chanel bantlarında dezenfektanlar üretilsin, Dior’un kutsal atölyelerinde maskeler dikilsin ya da sırf merdivenaltında ucuza satılır korkusuyla milyonlarca dolar değerinde satılmayan kıyafeti gözünü kırpmadan yakan Burberry eski trençkot fabrikasını hastalara özel kıyafetler üretmek için açsın!..

Peki bu “tertemiz” niyetin gerçekten de korona ile mücadeleye destek olmak gibi tek bir hedefi mi var? Ya da şöyle soralım: Bu kutsal topraklarda tüm bu maskeleri, dezenfektanları ve koruyucu giysileri kimler, hangi şartlarda üretiyor?.. Elbette tekstil işçileri …

Umalım ki Şah Mat Olmasın!

İşin güzel amacı bir yana bu markaların hep beraber maske üretimine geçmesi –maskenin temel ihtiyaç kategorisinde olduğunu not edelim- hepsinin temel sektörler dışında işyerlerinin kapanmasını emreden herhangi bir karantina ya da olağanüstü hâl durumunda atölyelerini ve üretim bantlarını açık tutabilmeleri anlamına geliyor. Sanıyorum hepimiz bu atölyelerde yalnızca pandemi yararına maske ve koruyucu ekipman üretilmediğini ve özellikle çevrimiçi satış talebini karşılayacak şekilde kendi mallarını da üretmeye devam ettiklerini tahmin edebiliyoruz! Bu durum üretimlerinin asla durmayacağını böylelikle garanti ediyor. Bunun yanında bu cömertlikleri elbet bir gün devletleri tarafından ödüllendirilecek, fonlar, krediler ve acil yardım paketlerinde belki de önceliklenecekler. Acaba bu yardımseverliğin belkemiğini oluşturan işçiler yeterince hijyenik koşullarda güvenle çalışabiliyor, iyi hissetmediklerinde ücretsiz izin kullanabiliyor mu? Bilemiyor ama öyle umuyoruz.

Umuyoruz onlar, bir satranç tahtası üzerinde şahı -yani moda endüstrisini- korumak üzere ilk yollanan piyonlardan değillerdir!..

Bu ay Vogue Italia bomboş beyaz bir kapakla çıktı. Derginin genel yayın yönetmeni Emanuele Farneti insanlar ölürken, doktorlar ve hemşireler hayatlarını riske atıyor ve dünya sonsuza dek değişiyorken başka bir şeylerden bahsetmek Vogue Italia’nın DNA’sına uygun değil diyerek ekliyor: “Yazılmayı bekleyen bu boş sayfa, başlamak üzere olan yeni bir hikâyenin ilk sayfası.” 

Umarız yukarıda bahsettiğimiz art niyetler esas amacı gölgelemez ve dünyayı kirleten, sınırsızca tüketimi teşvik eden, taşeronluk sisteminin haksızlıklarına göz yuman, maliyet ve karlılıkları arasındaki uçurumu günden güne artıran moda endüstrisi de geleceğinde böyle temiz ve bembeyaz bir sayfa açar.

Netflix bir orta sınıf budalalığı mı?

Geçtiğimiz hafta Ekşi Sözlük’te açılan bir başlık epey bir tartışma yarattı. “Bir orta sınıf budalalığı olarak Netflix” başlığını açan yazar, “Netflix onlar (orta sınıf) için adeta bir medeniyet göstergesi, kültürün olmazsa olmaz üstün bir parçası, orta sınıflığın vazgeçilmez sınıfsal bir sembolü haline geldi” diyordu. Yazara göre Netflix yeni zamanların bir dini, ona kapılan orta sınıf insanlar ise bu dinin müridiydi. Platform, belli bir ideolojik çerçeve içerisinde ürettiği içeriklerle insanlara bir hayat tarzı sunuyordu. Bu, geçmişten farklı olarak, kitle kültürü ürünlerinin tüketilmesinin daha bir şevkle yapıldığı, yani bu ürünlerin ideolojik işlevinin çok daha güçlendiği anlamına geliyordu.

Aslında bu yeni bir eleştiri değil. Yakın zamanda, neredeyse aynı argümanlara sahip, birkaç yazıya denk gelmiştim. Bu eleştirilerin ortak noktası, beyaz yakalı işçilerin ve genel olarak üniversite eğitimi almış kişi sayısının artması ile birlikte kültürel alan içerisinde bir beğeni kümesinin genişlemesini belli bir mecra (Instagram), tüketim davranışı (Starbucks) ya da platformla (Netflix) simgeleştirme çabasını yansıtıyor. Sosyal medyanın gerek görünürlüğün artması, gerekse kişilere bir (sanal) benlik inşası görevi yüklemesi gibi etkileri de, bu indirgeyici eleştirinin beslendiği kaynaklar oluyor. Ancak bu eleştiri yaşanmakta olanı ne kadar açıklayabilir? 

Orta sınıf?

Öncelikle, Marksizm’e referansla konuşan bu metinlerin, orta sınıfı belirleme konusunda ciddi arızaları mevcut. Marksizm’e göre sınıfları belirleyen şey, alınan maaşın miktarı ya da tüketilen kültürel ürünlerin niteliği değil, kişinin üretim ilişkilerindeki konumudur. Yani, metal sektöründe çalışan bir işçinin aylık kazancının bir esnafın kazandığının iki katı olması, işçinin işçi, esnafın ise küçük burjuva olduğu gerçeğini değiştirmez. Aynı şekilde, bir işçinin beyaz yakalı ya da mavi yakalı olması da sınıfsal konumlarının farklı olduğu anlamına gelmez. “Yaşamak için emeğini satmak zorunda olmak” bu konuda en açıklayıcı ve kapsamlı tanım sanırım.

Orta sınıf kavramının günümüzdeki yaygın kullanımı, bu eleştiride olduğu gibi, insanları üretim ilişkilerindeki konumlarından ziyade, tüketim davranışları üzerinden tasnif etme çabasına karşılık geliyor. Burada da özellikle kültürel tüketim öne çıkıyor. İnsanlar operaya giderek, Netflix izleyerek, Tiktok kullanarak farklı sınıflara dahil olabiliyor. Evet, sahip olunan kültürel sermayenin sınıfsal konumla doğrudan ilgisi vardır. Ancak, bugün kültürel sermaye maddi hayatta birtakım avantajlar sağlama konusunda hala çok güçlü bir yerde dursa da internetin kültürel ürünlere erişimi oldukça kolaylaştırmasının da etkisiyle, kültürel tüketim davranışları arasındaki sınır çizgileri, hiç olmadığı kadar aşınmıştır. Yüksek kültür, popüler kültür ve popüler kültürün kendi içerisindeki çeşitli katmanlar arasındaki değiş tokuşlar ve hareketlilik artmıştır.

“Kültürel bir ürünü, örneğin bir şiiri, resmi ya da senfoniyi, beğenerek tüketmek, onu somut hale getiren kültürel kodun, uygun sermaye biçimiyle çözümlenmesini gerektirir ki, bu meziyet aynı zamanda kültürel ürüne ilişkin malumata ve tüketim terbiyesine (habitus) sahip olunursa kendini gösterir. Kültürel ürüne ait kodun çözümlenmesine ilişkin böylesi bir malumat ve terbiye, ya aileden miras kalan doğal bir aşinalık sayesinde ya eğitimle elde edilebilir. Ya da ikisi birden. Bourdieu, estetik yargının, sınıfsal terbiye ve eğitimden kaynaklanan büyük ölçüde toplumsal bir yeti olduğunu iddia eder”. [1] Bu anlamda, 90 sonrası kapsamı oldukça genişleyen üniversite eğitiminin, internetin kültürel olanaklarıyla çakışmasından söz edebiliriz. Ernest Mandel, “Entelektüel Emeğin Proleterleşmesi”[2] başlıklı yazısında, Batı’da 1950 sonrası patlama yaşayan üniversite eğitiminin benzer bir sonuç yarattığını, entelektüel kapasitenin genişlediğini, ancak kültürel sermaye kazanan gençlerin sınıfsal olarak yükselmesinden ziyade, kültürel sermaye gerektiren işlerde çalışmanın kendisinin proleterleşme eğiliminde olduğunu söyler. Başka bir deyişle, üniversite eğitiminin yaygınlaşmasıyla birlikte, ciddi bir kesim kültürel sermayesini artırabilmiş, işçi bir aileden gelip, içinde yetiştiği ortamdan çok farklı bir kültürel dünyanın içerisine girebilmiş, ancak sahip olduğu yetilerin yıllar içerisinde maddi anlamda değersizleştiği gerçeğiyle karşılaşmıştır.

Geçmişte kültürel tüketim, hoşça vakit geçirmenin bir aracıyken, günümüzde sosyal medyada inşa edilen benliklerin içini doldurma işlevini de yüklenir (bu bütün beğeni kümeleri için geçerlidir). Bu nedenle, Netflix ya da Spotify gibi mecralarda bir merkezileşme söz konusuyken, tam aksi yönde, özgün tüketim kaygısıyla merkezin dışına doğru bir eğilimden de bahsedilebilir

Netflix ve popüler kültür

Sosyolog Herbert J. Gans popüler kültür savunusu olarak okunabilecek “Popüler Kültür ve Yüksek Kültür”[1] başlıklı kitabında, kültürel alanı ikiye ayırır. Ancak popüler kültür de kendi içerisinde katmanlar barındırır. Bunlar: üst-orta, alt-orta ve aşağı kültürdür (bunlar daha çok eğitimle ilgilidir). Gans, kitabı yazdığı 1974 yılında bu katmanlar arasındaki değiş tokuşun varlığından söz ederken, 1999 yılında yeni baskıya yaptığı eklemelerde, bunun çok büyük oranda arttığını vurgular. Kültürel üretimin sınırlı, bunlara erişimin zor ve bunun yönetiminin az sayıda insanın elinde olduğu bir dönemde, beğeni kamuları arasında (özellikle popüler kültür içerisinde) ayrım yapmak daha kolayken günümüzde bu çok daha zordur. Geçmişte kültürel tüketim, hoşça vakit geçirmenin bir aracıyken, günümüzde sosyal medyada inşa edilen benliklerin içini doldurma işlevini de yüklenir (bu bütün beğeni kümeleri için geçerlidir). Bu nedenle, Netflix ya da Spotify gibi mecralarda bir merkezileşme söz konusuyken, tam aksi yönde, özgün tüketim kaygısıyla merkezin dışına doğru bir eğilimden de bahsedilebilir. Raymond Williams’ın dediği gibi “icadın kendisi tek başına kültürel değişime yol açmaz; herhangi bir kitle iletişim teknolojisini anlayabilmek için onu tarihselleştirmemiz, belirli toplumsal çıkarlarla nasıl eklemlendiğini ve toplumsal düzen içerisinde nasıl konumlandığını anlamamız gerekir”.[2] Netflix, öncelikle, yüzde 1’ini bile tüketmeye ömrümüzün yetmeyeceği bir içerik bolluğunda, bir içerik düzenleyicisi olarak çalışır. İş zamanının serbest zamanın içerisine sızdığı ve

Netflix, ağırlıklı olarak arkadaşlık, ilişkiler, çalışma yaşamı, iletişim gibi hayatın bütününde son yirmi yılda gerçekleşen dönüşümleri konu alan, insanların kendi hayatlarına dair birçok şey bulabileceği yapımlara öncelik tanımaktadır (Easy, You, Sex Education vb.). Yani, zamanın ruhunu iyi yakalamaktadır

Hangi kültürel tüketim?

Netflix ve Spotify, belirli algoritmalarla en çok ilgi gören içeriklerin devamlılığını sağlama ya da yakın içerikleri birbirine benzetme gayesi taşır. Ancak bu tek bir kanaldan yürüyen bir işlem değildir. Netflix, içerisinde birçok farklı beğeni kamusuna hitap edecek yapım barındırır. Söz konusu olan, bu farklı hedef kitleler için üretilen yapımları izleyen çeşitli algoritmalardır. İçeriğin homojenleşmesi en başta bu platformların ekonomik mantığına aykırıdır. Netflix önüne ne getirdiyse izleyen insan modeli de bu anlamda biraz hayal ürünüdür. İnsanları bu derece edilgenleştiren bir eleştirinin, doğal olarak, özgürleştirici bir potansiyeli de yoktur.

Son olarak şunu sormamız gerekiyor: Bu eleştiriyi dile getirenler bizi hangi kültürel tüketime davet ediyor? Ne izlememiz, ne dinlememiz gerekiyor? Böylesine soldan yapılan bir eleştirinin yüksek kültür dışındaki her şeyi çöp ilan etme elitizmine düşmeyeceğini varsayıyoruz. Aslında bu eleştiri, İslamcıların, yerli ve milli olmayan kültürel ürünlere yönelen kendi kitlesini eleştirmesine benziyor biraz. Seküler kesimde de birileri, insanlara belirli kültürel sınırlar çizme cüretini buluyor kendinde. Yaşanan kültürel dönüşüm gözlerini korkutuyor. Ama kültür ile siyaset ilişkisinin çok çetrefilli olduğunu anlamak için AKP’nin, sonuçsuz kalmaya mahkum, kültürel iktidar mücadelesini biraz yakından izlemek yeterli olabilir.

Anakonda kesen, Korona biçer!

Korona karantinasında evde kâh kitaplara gömülüp, kâh filmlere sardırmış halde hayatı sürdürürken gözümüz ekranda bir “korku” filmine orta yerinden takılıyor.

Muazzam güzellikte gözümüzün önüne serilmiş ormanın ortasındaki nehrin içinde bir yakadan öbür yakaya geçmeye çalışan kadınlı erkekli bir grup insan karşımızda ve suyun ortasında art arda ilerliyorlar. Müzik gergin mi gergin, belli ki yüreğimizi ağzımıza getirecek bir şeyler olacak. En arkadaki adam, önünde ilerleyen kadına münasebetsiz şakalar yaparken hop, birden suyun altına çekiliveriyor! Ona öfkeyle dönen kadın, ortadan kaybolmuş adamın önce şaka yaptığını düşünse de sonra endişeyle diğer arkadaşlarını çağırıyor yanına… Ve “dehşet” kendisini gösteriyor: Dev bir yılanın ağzında arkadaşları çırpınmakta!..

Yapacak bir şey yok, canhıraş çığlıklar arasında debelene debelene kaçıp sudan çıkıyorlar.

“Anakonda 2-Lânetli Orkidenin Peşinde” filminin seyrindeyiz. Borneo yağmur ormanlarının ortasında bir grup bilim insanı ve ilaç şirketi temsilcilerinin, bilimsel araştırmalar sonucu ömrü uzattığı anlaşılmış, yani bir “hayat iksiri” muhtevasına sahip orkidelerin peşindelerken anakondalara av olma durumunda kalışlarını ürpererek izliyoruz.

Elbette günlerdir korona dehşetine kendisini kaptırmış zihinlerimiz için de hayli düşünce kışkırtıcı bir etki yapıyor film…

‘Doğanın ucubesi’ öyle mi?..

Arkadaşlarını nehrin içinde anakondaya kurban veren insanlar, kıyıya çıktıktan sonra şaşkınlıkla karışık bir dehşet ve öfke içinde “doğanın ucubesi” (a freak of nature) diye tanımlaya geldikleri canlı üzerine şöyle konuşuyorlar:

Sadece yüzgeçleri, kıkırdakları için avlanan çekiç başlı köpekbalığı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Her yıl 100 milyonun üzerinde köpekbalığı avlanıyor insan tarafından… Bu insanî canavarlık, haklılaştırımını yabana atılmaz ölçüde de işte “Jaws” gibi, “Anakonda” gibi fantezi-korku “şaheser”lere borçlu!

  • “O da neydi?!”
  • “Anakonda.”
  • “Bu kadar büyük yılanlar mı var?!”
  • Evet, ama …”
  • “Ama ne! Onu bütün olarak yuttu!..”
  • “Sakin ol ve bir saniye dinle, açıklaya …”
  • Sen sakin ol ve dinle! Onu kahrolası bir yılan yedi, tamam mı? Kahrolası bir yılan!.. Hepimiz şimdi akvaryumda fare gibiyiz. O şeye karşı hiçbir şansımız yok.”
  • “Dinleyin! Anakondalar bölgeseldir. O boyutta yılan, bütün bölgede avlanır. Başkası bulunmaz.
  • “Ne kadar büyüktü?”
  • “Bugüne kadar gördüklerimin en büyüğüydü. Bir anormallik var. Doğanın ucubesi işte! O boyutta bir başkasıyla bir daha karşılaşma olasılığımız çok az.”

Sonrası, şahikasına “Jaws” serisi ile vardığı söylenebilecek bu tarz filmlerdeki klişenin tekrarı: “Doğanın ucubesi”, insanlara verebileceği azami hasarı verir. Bu arada insan grubu içinde kötücüllüğü, zayıflığı ya da sıradanlığıyla ayırt edilenler de elimine olduktan sonra o “ucube” (burada yılan, başka kurgularda köpek balıkları, aslanlar, kaplanlar, ayılar, böcekler, kuşlar) paramparça edilerek yenik düşürülür.

Ve “en uygun olanların hayatta kaldığı” insan oymağı, yabani doğa içinde kâbus gibi yaşadıklarından sonra, gerekli dersi almış olarak uygarlığın “koruyucu-kollayıcı”, “güvenli-şefkatli” sularına mutlu-mesut yelken açarken film sona erer.

‘Teslim aldım doğayı, yarıp geçtim her yerini!’

Peki, alınmış “gerekli ders” nedir?

Gerekli ders, doğadan uzak durmaktır.

Bu kurgular, insanın doğaya, hem de onun üzerinde tahakküm kurarak yabancılaşmasının sürekliliğini sağlama yolunda “kültürel” bir şartlandırma ile ayırt edilebilirler.

Doğa, tehlikeli, tehditkâr bir “öteki” olarak insanın (kültürün/uygarlığın) karşısına konur bu tür filmlerde. Dağların, ormanların, çöllerin, kutupların, denizlerin, okyanusların, buzulların kendisi ve onların parçası durumundaki bütün varlıklar; hepsi insana karşı ve düşman konumlandırılır, betimlenir, sunulurlar.

Mesaj, iki aşamalı olarak şudur: Bir, ey insan, doğadan uzak dur; o, senin için tehlikelerin en büyüğü!.. Ve iki, ey insan, doğaya yol tutarken tedbirli ol! İş makinelerin, teknolojik ekipmanın, öldürücü silahların yanında olsun ki doğanın sırtını yere getiresin…

Aynen, 17. yüzyıl şairi Henry Vaughan’ın şu dizelerinde dillendirdiği gibi:

“Teslim aldım doğayı; yarıp geçtim her yerini/Kırdım kimsenin dokunamadığı mühürlerini/Rahmini, göğüslerini ve başını/Yani tüm gizlerinin saklı olduğu yerlerini/Parçalayıp açtım.”

Böylesine “parçalanıp açılmamış”, hâlâ dokunulmazlığı ile var olan doğa ise insana en büyük tehdittir. O yüzden ya ondan uzak durmalı ya da topla-tüfekle, elektrikli testereyle, siyanürle, beton mikseriyle üzerine varılarak onunla temasta olunmalıdır!..

Soykırımdan çevrekırıma, “uygarlık” pratikleri

Halbuki bütün mesele şu basit soru ve cevabından ibaret: Kim yanlış yerde?

Ormanın, ırmağın, bataklığın ortasındaki anakonda mı yoksa onun yaşam alanında kâr hırsıyla fink atan insan mı?..

Milyonlarca yıldır okyanuslarda kendi halinde yaşayan büyük beyaz köpekbalıkları mı yoksa o okyanusların dibine kadar girip pahalı, asortik, lüks yerleşim alanları açarak bunlardan kazanç sağlama hırsına kendini kaptırmış insanlar mı?..

Elbette şunu da sormalı geçerken: Köpek balığı saldırısıyla hayatını kaybeden insan var mıydı yüzyıllar boyunca o “Jaws” filminin anavatanında?

Hayır, yoktu.

Çünkü o Amerika kıtasında bin yıllar boyunca bir başka insan vardı: Amerika Yerlileri yahut popüler deyişle Kızılderililer.

Şimdi aralarından bazıları gerçek yaşamda da arada bir köpek balıklarına yem olanların ataları, o yerlilerin soyunu tüketti önce. Kolomb’un kıtaya ayak basmasından sonraki yüzyıllar içerisinde ortalama 100 milyon insan soykırıma uğratıldı, Amerika Yerlileri’nin kökü kazındı.

Soykırım, etnikkırım, çevrekırım; bunlar, aynı “insan soyu”nun, birbiriyle etkileşimsel ve titreşimsel pratikleri.

O yüzden nasıl ki bir dolu Western filminde Kızılderilileri kan-içici, kafa-derisi yüzücü vahşiler olarak öcüleştirildiyse, aynı doğrultuda anakondaları, köpekbalıklarını ve nice hayvanat, hatta nebatatı da (insan yiyen bitkiler üzerine de bir film vardı, hatırlayın!) öcüleştiren, onları “modern-uygar” insanın en büyük düşmanı kılmış bir ideolojik motivasyonla yapıldı bu filmler de…

İnsanî canavarlığın meşruiyet kurguları

Elbette burada şu notu düşmek gerekir ki ne westernlerin tümü ne de insan-hayvan etkileşime ilişkin bütün filmler bu tarzdan fobik ötekileştirmelerle yüklüdür. Karşıt yönde hem yerlilerin başına gelen felaketleri konu alan, onların haklarını savunan western örnekleri, hem de hayvan haklarına duyarlı yapımlar yok değildir.    

Bununla birlikte acı gerçek şu ki yıllarca birçok kovboy filminde (çizgi romanlarda da) hepimizin gözünde birer korku imgesine dönüştürdükleri Amerika Yerlileri’nin soyu tükendiği gibi, yine pek çok filmde karşımıza canavar timsali çıkardıkları yılanların, köpekbalıklarının ve daha bir dolu hayvanın soyu da insan tarafından tüketildi ve tüketilmeye devam ediliyor.

Sadece yüzgeçleri, kıkırdakları için avlanan çekiç başlı köpekbalığı artık yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Her yıl 100 milyonun üzerinde köpekbalığı avlanıyor insan tarafından…

Bu insanî canavarlık, meşruiyetini (haklılaştırımını) yabana atılmaz ölçüde de işte “Jaws” gibi, “Anakonda” gibi fantezi-korku “şaheser”lerine borçlu denilebilir!..

Doğanın yeni harikası, Korona!

Anakonda, “doğanın ucubesi” değil, bir doğa harikası.

Köpekbalıkları da öyle, aslanlar kaplanlar leoparlar gibi yırtıcı kediler de.

Köpekler kurtlar sırtlanlar çakallar da.

Böcekler fareler kargalar akbabalar da.

Borneo yağmur ormanları, Afrika’nın balta girmemiş ormanları, İstanbul’un kuzey ormanları da…

Ama malum, İstanbul’un kuzey ormanlarıyla yeşillenen haritası çoktan tarihe karıştı ve en son korona yeşiliyle bezenmiş İstanbul haritası var artık karşımızda!..

Ona da ne diyelim, kendisi “yaratılmışların en ucubesi” olduğu halde bütün yukarıda sayılan harikalarına ucube muamelesi yapıp onları yok eden insanın karşısına doğanın çıkardığı bir başka “harika” işte…

Evet, doğanın son harikası: Korona!..

Anakonda’dan Wuhan’a uzanan yol

“Anakonda 2”den bir sahne ile girdik yazıya, yine ondan bir sahne ile noktalayalım!..

Aralarına dalan dev yılan karşısında dehşet içinde çığlık atan “kahramanlarımız”dan biri, filmin “Esas Kız”ı, elindeki uzun bıçakla bir hamlede hayvanın başını gövdesinden ayırır. Ardından onun yüzündeki muktedir ve muhteris zafer ifadesi ile arkadaşlarının ona hayran bakışları sunulur bize.

Elbette fantastik bir kurgusal/hayalî sunumdur bu. Ama hayattan da beslenmediği söylenemez. Wuhan hayvan pazarında yüzyıllar boyu, ta ki şu son birkaç ayda yaşananlara kadar olduğu gibi…

İnsan, hayvanatın da nebatatın da bol bol, rahat rahat, gamsız kasavetsiz, acımasız-vicdansız kellesini uçurdu, gövdesini kökünden ayırdı bugüne kadar.

Sonuç ortada…

Anakonda kesen, Korona biçiyor!..

“1” RAKAM DEĞİL, İNSANDIR

Sayılar, ruhsuz ve tekniktir. 

Haberlerden alışkınızdır onlara. 1 kişi şehit olur, 5 kişi göçük altında kalır, 25 kişi açlıktan ölür.

Binlerce kadın öldürülür, milyonlarca insan yoksulluktan hastalanır, yüzlerce mülteci sokaklarda aç yatmaktadır. 

Beynimizin “insan” bölümü değil de adeta “şey” (eşya, nesne, meta, vs) bölümü çalışır. Bir özne gibi göremeyiz ötekileri. Ekranın arkasından uzak bir hikâyeye şahitlik ediyoruz gibidir. Bir taşın yuvarlanması, bir kıyafetin kullanılamaz hale gelmesi, bir elmanın çürümesi gibi algılar zihnimiz “kişileri”.

Her şeyi alınıp satılır hale getiren sistem içerisinde kişiler de birer “metaya” dönüşmüşlerdir. 

İnsan, neoliberal sistemde artık birer “şey”dir. Data’dır mesela. Alınıp satılır, kullanılır ve ondan istifade edilir. “Like”lar ya da “takipçiler”dir insan. Bir özne değildir de bizim kendi yüzümüzü seyredebileceğimiz aynalardır. Hem de gerçeği değil olmasını istediklerimizi gösterecek türden. “Müşteri”dir, “oy verecek” olandır, “görüntülenme” sayısıdır ve “retweet” sayısıdır insan… Sayılar artarsa mutlu oluruz azalırsa mutsuz.

Sayılar önemlidir. Ancak sadece bir “şey” olarak ve her zaman kendimizden ötürü.

Biz ve bizim işimize yarayacak taraflar

Meta ya da şey nedir? Cevap net:  Kullanılan… Ve severiz onları da. Cep telefonumuzu severiz, ihtiyaç duyarız, yanımızdan ayırmayız. Hatta en çok onunla yakınlık kurarız. Tüm bilgilerimiz ondadır ve hep baş ucumuzdadır. Dışarıdan bakıldığında bir sevgi ilişkisi gibi gözükür.

Ancak bir eşyayı sevmek ile bir insanı sevmek arasında fark vardır. Cep telefonunun ne hissettiğini düşünmeyiz mesela ya da nerede durmak istediğini. Anlatmak istediği bir şey olup olmadığını ya da sıkılıp sıkılmadığını merak etmeyiz. Düştüğünde üzülürüz ama canı yandı diye değil kullandığımız şeye zeval gelecek diye. Yani şeyleri de sever, önemser ve korumaya çalışırız ancak her zaman bizden ötürü ve kendimiz içindir. Hiçbir zaman ondan ötürü bir nedeni yoktur. Ortada “o” diye bir şey yoktur. Hep biz ve bizim işimize yarayacak tarafları vardır.

“Şeylerin” öznel bir dünyası, ihtiyaçları, talepleri, duyguları, kişisellikleri ve kendilerine ait alanları yoktur.

Özne (kişi) nedir peki? Öznenin kendine ait bir öznelliği vardır. Bir dostumuzu mesela bir “şey” gibi sevmeyiz. Onun duyguları önemlidir ya da neye ihtiyaç duyduğu. Bir hikayesi vardır. Onu severiz ama kullandığımız nimetlerinden dolayı değildir bu. O düştüğünde üzülürüz çünkü biliriz ki canı yanmıştır ve acı çekmektedir. Özneyi sevmek ile eşyayı sevmek arasındaki fark büyüktür.

Mevcut sistemde dünya “şeyler dünyası” artık. İnsanlar özneden çıkıp nesneye evrilmeye başladı gözümüzde yavaş yavaş. “Şey sevgisi”, gerçek ilişki ihtiyacımızı karşılamaz. Karşıda bir özne yoktur çünkü. Ortada iki kişi yoktur. Ben ve çok önemsediğim “şeyler” vardır. Bu nedenle boşluk büyür. Yalnızlık artar. Dünya iki kişilik değildir. Bunca “sevgi ve kalabalık” görüntüsü içindeki bunaltının adı konulamaz. Oysa insanlar şeyleşmiştir ve haberimiz yoktur

İnsanın ‘şey’leşmesi

Mevcut sistemde dünya “şeyler dünyasıdır” artık. İnsanlar özneden çıkıp nesneye evrilmeye başlamıştır gözümüzde yavaş yavaş. Hala seviyor, önemsiyor gibi göründüğü için fark etmeyiz çoğunlukla bu yapısal farkı. Ta ki kendimize soruncaya kadar; “şey gibi mi seviyorum, özne gibi mi” diye.

“Şey sevgisi”, gerçek ilişki ihtiyacımızı karşılamaz. Karşıda bir özne yoktur çünkü. Ortada iki kişi yoktur. Ben ve çok önemsediğim “şeyler” vardır. Bu nedenle boşluk büyür. Yalnızlık artar. Dünya iki kişilik değildir. Bunca “sevgi ve kalabalık” görüntüsü içindeki bunaltının adını konulamaz. Oysa insanlar şeyleşmiştir ve haberimiz yoktur.

Bilgi çağı, neoliberal çağ, post-truth dönem, ne dersek diyelim başka perspektiflerden başka özellikleri nedeni ile insan “şey”dir artık. Bu nedenle ona “sayı” muamelesi yapmak kolaylaşır. Birileri acı çektiğinde ve öldüğünde hepsi yalnızca birer sayıdır. Dünyadan sizin benim gibi bir kişi eksilmiş değil de bir “şey” eksilmiş gibidir. Haberlerden akan rakamlara kulaklarımız duyarsızlaşmıştır. 5 kişi gitmiş, 10 kişi daha azalmıştır. Ne de olsa sayıdan bol bir şey yoktur.

Bir ’teknik aksaklık’ olarak ölüm

Ölümler, belalar, felaketler adeta uzaktaki anonim bir varlığın başına gelmektedir. Beynimiz şeyleştirerek ruhundan arındırır meseleyi. Bir cam bardak kırıldığındaki duygusal reaksiyonu veririz bu sayede.  “Hay allah, aksilik oldu” deriz. Sonra hayat aynı şekilde devam eder. Yalnızca bir tane bardak kırılmıştır ne de olsa.

Orada ötelerde bir yerde milyonlarca aç çocuk vardır. “Orası” yabancı bir diyar, o “çocuk” yalnızca bir sayıdır. Sanki geleceği olan bir can ölmemiş, geçmişe sahip bir anne kahrolmamış da bir yıldız daha kaymış gibidir. Seyreder, iç geçirir ve uzaktan seyrederek bir dilek tutarız.

Yüz yıllardır koronadan daha fazla öldüren açlık, şiddet, hastalık salgınları karşısında ne şoka girdik ne seferber olduk ne de sorumluluk aldık. Ucu kendi hikayemize değmediğinde ölüleri birer sayıdan ibaret görmek kolaylaşır. Her bireyin adı yalnızca “Eksi 1”dir. Onlar sadece bir “şeydir”, bir kişi değil. Uzakta bir ışık daha sönmüş, bir defter daha kapanmış, anonim bir şarkı daha susmuştur. Dram ve ölüm dediğimiz, yaşanan teknik aksaklıklardır.

Şimdi öyle mi? Tek tek parmaklarımızla sayıyoruz rakamları. Bir kayıp, bir daha, bir tane daha… Her bir sayı bir kişiye işaret ediyor, bunun farkındayız. Her sayının bir ömür ve bir yaşam hikayesi olduğunu biliyoruz-hatırladık artık. Ve kendimizin de potansiyel birer sayı olduğu ile yüzleştik. Her birimiz muhtemel bir “eksi 1” iz artık.

Artık “1”, koskoca bir yaşam öyküsü!

Bu nedenle bu durum, kolektif bir sorun şimdi. Ortak bir sorumluluk alanına davet ediyor bizi. Dayanışmaya, duyarlılık göstermeye, dert etmeye çağırıyor. Seferberlik gerektiriyor. “Bir, yalnızca bir sayı değil koskoca bir yaşam öyküsüdür” diyor.

Başımıza gelmemiş olsa dahi ölümler bizi ilgilendirir ve kederlendirir oldu. “1 kişi bile” çok önemli. Hepsini üzerimize vazife belledik. Konuyu takip ediyoruz. Elimizi taşın altına koyduk. Bedel ödemeyi, zevklerimizden feragat etmeyi, bir ötekini de kendimiz kadar korumayı göze aldık.  “Bir” sayı olmaktan çıkıp insana evrildi (oysa zaten her daim öyleydi). 

Korona dönemi geçtiğinde bir dolu “sayı” daha eksilmeye devam edecek yeryüzünde. Ama birer birer ama kitlesel olarak. Muhtemelen “insanlık” olarak ne seferber olacağız ne bedel ödeyeceğiz ne elimizi taşın altına koyacağız. Hiçbir rakamı parmaklarımızla teker teker saymayacağız. Bedel ödemek istemeyeceğiz, zevklerimizden feragat etmeyeceğiz ve sorumluluk almayacağız. İnsan hayatı olduğunu unutup yeniden birer rakam gözüyle bakacağız bütün kayıplara.

Acaba o zaman geldiğinde… Bu dönemi hatırlayarak… Bütün küçücük “bir”lerin koskocaman hayatlar olduğunu hatırlamak mümkün olur mu?

Sessiz Konuşanlar

Birkaç ay önce, arabada 90’lar Türkçe pop şarkılarını dinlediğimde ilk gençliğime gittim. O şarkılarda ilk arkadaş tatilim var. İlk aşkım, ilk hayalkırıklığım, ilk gece evden kaçışım –opera gitmek içindi!- , arkadaşlarımla ilk otobüs yolculuğum, İtalya sokaklarında bağıra bağıra söylediğimiz şarkılar var. Kavafis özlediğin o şehir değil gençliğindir der ya. Tam rüyalara dalmışım. Radyoda “gitme gitme gitme ne olur” diyor. Kızım beni hayalimden uyandırdı. Anne bu abi “itme” mi diyor? Gitmeyi itme anlayanlarla paylaşırız bu dünyayı. Herkesin aynı olaydan aynı duyguyu çıkarmasını beklemek elbette olanaksız. Benzer bir biçimde bugünün bilgi bombardımanın altında elbette hepimize ulaşan her konu aynı yankıyı bulmuyor, aynı sese dönüşmüyor. 

Konu keşke bu örnekteki kadar basit olsa. Birbirimizin bazı duygularını anlamasak, bazı fikirleri paylaşmasak bu olabilecek en normal şey olurdu. Ama ya anlamak zorunda olduklarımızı anlayamıyor, yüz çevirmememiz gerekenleri dinleyemiyor ve sessizlerin sesini duymayı başaramıyorsak?

Kim duyuyor, kim görüyor?

Yıllar önce üniversitede sınıf aralarında yapılan bir tartışmada zihnimi açan bir hocam vardı. Gittiğimiz her yerde izlendiğimizden bahsediyor, bunu kıyasıya eleştiriyorduk. “Kim izliyor?” diye sormuştu. Bu soruyu 20 yıl önce sormuş olması sanırım meseleyi daha önemli hale getiriyor. Bilgi edineceğimiz kaynaklardaki çoğalmanın aslında bir bilgi çöplüğüne dönüşmesi kaçınılmazdı. Tasnif edilmemiş, sınıflandırılmamış bilginin, hiç sahip olunmayan bilgi kadar problemli olabileceğini dile getirmişti, hocam. 

Ses ve sessizlik üzerine daha önce yazmıştım. Burada bahsettiğimiz sesin aslında hem gerçek ses, hem de bir güç olarak düşünülmesi gerektiğini, insanın sesinin, yaşamının bir güç öğesine dönüştürülebileceği küçük özgürlük alanları olabileceğini biliyoruz. Elbette insanın sahip olduğu ve güce dönüştürebileceği yegâne şeyin yaşama hakkı olması üzücü olmanın ötesinde, kahredici.  

Türkiye sinemasının sessiz kadınları çoktur. Örneğin, Keje sesinin duyulmasını onu seven erkeğe yasaklayarak sesini protesto aracı olarak kullanır. Sevdiği ile ayrılmanın acısıyla sesini bir güç aracına dönüştürür. Sevdiği erkek “benimle de kouşmayacak mısın Keje?” der ama sorduğu soruyu soruş biçimidir sahneyi duygusal yapan. “Beni vurdular hapiste ama ölmedim, seni bir kere daha görebilmek için yaşadım, şimdi dediler ki, kimse sesini duyamıyormuş, susmuşsun, benimle de konuşmayacak mısın, sesini duyamayacak mıyım?” dediğinde Keje’den boğuk bir ses çıkar, Keje konuşur.  Keje’nin yıllardır evli olduğu adam bu sahneyi görür ve Keje’nin konuştuğunu duyar. Ve biz o anda, izleyici olarak kimin güçlü olduğunu aynı Keje’nin kocası gibi hemen anlarız. Zaten bildiğimiz perçinlenir ama bunun için çok bedel ödenmesi gerekmiştir. 

Eşkıya – Yavuz Turgul 1996

Ses mi güç, sessizlik mi?

Susan Sontag “Susmanın Estetiği” kitabında sessizliğin de aynı ses gibi bir güç aracına dönüşebileceğinden bahsederdi. Sessizlik kıymeti hızla artanlardan bunu biliyoruz. Ses arttıkça karşıtı değerlendi. Sessizliğin bir korku, baskı, neşe, özgürlük alanı olarak her bir duygu durumunu aktarabiliyor olması, en azla en çok şeyi söyleyebilmesi, gücünü yapmaktan değil ama yapmamaktan alması bugünün dünyasını en çok anlatabilen olgulardan biri belki de. Ingmar Bergman’ın Persona filmi de sessizliğin güçsüz değil ama güçlü bir hareket olabileceğinin kanıtı olabilir. Sesi bir anda giden bir sahne insanı aslında belki de konuşmayarak kendini koruyordu. 

Ölüm oruçlarının da bir protesto olduğunu biliyoruz.  Böyle zamanlarda yaşama hakkı da bir protesto haline dönüşüyor, yaşam bir güç nesnesine dönüşüyor elbette ama mesaj yerine ulaşmadığında ne oluyor? Ödenen bedellerin karşılığı gelebiliyor mu? Ben de bunu düşünüyorum. Travma haberleri onları okuyanlara ulaşıyor. Travmalar sese dönüşüyor ve kendilerine akmak için yeni yeni mecralar buluyor. Ama travmalar onların haberlerini okuyanlara, onların haberini izleyenlere gerçekten geçebilir mi? 

Türkiye’de uzun zamandır alternatif medya geleneksel medyanın sınırlarını zorluyor. Hak arayışları, kendini ifade edebileceğin çokça ve farklı mecrada çok insana ulaşabilme ihtimalini içinde barındırıyor. Elbette “ihtimalini” diyorum. Çünkü bu bir okyanus. Bir dönem küçük bir yere gidip kafe açmaktı plan, bir dönem de sosyal mecralarda söz sahibi olabilmek oldu. Oysa bu alanlarda artık kolayca başını dışarı çıkarabileceğin alanlar değil. Sıyrılmak yine de zor ama ihtimal. 

Twitter’da bir konuyu tt yapabilmek için önceden planlar yapılıyor ve aynı saatte herkes aynı konu hakkında paylaşımlar yapıyor. Hak arayışları kendilerini her zaman ifade edebilecek bir ara mecrayı bulabiliyor. Ancak bu yeterli mi? 

Bana kalırsa video aktivistlerinin yaptığı videolar da bir nevi sessizlik örneği. Dışarıdaki kakofoni sese karşı çıkıyor, o sesin içerisinde yer almamayı seçiyor, şiddet gören kadınları, meslekleri ellerinden alan insanları, çalıştığının karşılığını alamayan ya da insanca koşullarda yaşamamaya zorlanan kişilerle ilgili sıklıkla sosyal medya mecralarında küçük videolar görüyoruz. Gezi Dönemi’nden beri hızla artıyor bu yeni tür medyanın alanı ve etkilediği kitle sayısı. Sessizin sesi olabilmek, madunun sesi olabilmek adına çekilen bu videolar amaçlarına ne şekilde ulaşıyor, bu da çalışmalarla ölçülüyor. Akademik mecrada bu alanda yayınlar birbiri ardına geliyor.  Konu önemli zira madunlar kenarda kalanlardır ve sesleri baskın sesler tarafından baskılanır. Ancak sanırım bu konu Türkiye’de bir sebeple daha önemli. Nilüfer Timisi’den okuduğumu anımsıyorum. Hak haberciliğinin özdüşünümselliği kavramını. Bunu daha kolay ve benim anladığım şekilde izah etmeye çalışırsam, hak ihlalini dile getirebilenler bir gün bu durumda kendilerinin de olabileceklerini biliyor. Hak ihlal çerçevesi genişledikçe, çember daraldıkça aslında sadece özne değişiyor dolayısıyla bugün çemberin dışında olan birinin yarın kolayca içinde olması epey olası gibi görünüyor. 

Travmaları anlayabilir miyiz?

Sessizler. Sesini bir güce dönüştüremeyenler. Onlar kenara itildikçe, kenarda kaldıkça onların hikayelerini birilerinin sese dönüştürmesi gerekir. Ve bu hikayeler bana kalırsa yeniden ve yeniden bir sessizlik çemberine dönüşür. Çünkü onları uzun süre kimse anlamaz. Onları kimse içselleştiremez. Hızla akan metinler arasında bir travmanın izlerine rastladığınızda bunu anlayabilir miyiz? En son ne zaman bir hak ihlalinin videosunu izleyerek buna karşı gözlerimizin dolmasından başka bir şey yaptık? Bu yeni mecralarla anlatılan yüzlerce, binlerce hikâye yakın zaman için sadece birer sınıflandırılmamış bilgidir. Zamanı gelene ve bunlar tarihin tanıkları olarak yerini alana kadar gerçek anlamları belki de ortaya çıkmayacaktır. 

Ölüm oruçlarının da bir protesto olduğunu biliyoruz.  Böyle zamanlarda yaşama hakkı da bir protesto haline dönüşüyor, yaşam bir güç nesnesine dönüşüyor elbette ama mesaj yerine ulaşmadığında ne oluyor? Ödenen bedellerin karşılığı gelebiliyor mu?

Geçmişi tekrarlamak değil, tekrarlanmasını önlemek…

Michael Schudson önemli bir akademisyen. Okuduğum kitaplarından birinde ilgimi çeken bir konuyu ele almış ve bizlere bugünleri aydınlatacak bazı bilgileri vermişti. Diyorum ya her gün birinin ya ilk elden bir video paylaştığını görüyoruz, ya birisi adına paylaşıldığını. Schudson bu öyküleştirmelerin aslolan konuyu her zaman evcilleştirdiğini ve onların bu sebeple muhalif özelliklerini yitirdiklerini söylüyor. Ama bir konu dışında. Travmalar. Travmaların kişileri nasıl etkilediğini öyküleştirerek anlatsalar bile onları anlayabilmemiz mümkün değil. Ölenleri, hakkı gasp edilenleri, şiddete uğrayanları anlamıyor bunu içselleştiremiyoruz.

Peki insanlar boşa mı konuşuyor? Kimse kimseyi anlamıyorsa bir şey yapmak mümkün değil mi? Bilmiyorum. Tek bildiğim gün gelip bu sessizlik metinleri geçmişi dehlizlerinden yüzünü gösterdiğinde günler daha aydınlık olacaktır. Bugün Benjamin’in izinden giderek, bugün kıymeti bilinmeyenin yarını aydınlatabileceğini, bugün etrafını aydınlatamayanın yarın bütün imkânı ile etrafı yıldızlarla bezeyeceğini düşünebiliriz.

Enseyi karartmamak lazım. 

İktidarın müstehcenliği

Eskiden, eskiden diyorsam da İlk Çağ’dan bahsetmiyorum, tüketim toplumuna dönüşene kadar, insanların sahip olduklarını sergilemesi, zenginliklerini teşhir etmesi, mülkiyeti bir şiddet aracı olarak kullanması ahlaken doğru karşılanmaz, ayıplanırdı. Bunun çeşitli nedenleri vardı. Öncelikle, yoksulu ve yoksunu rencide etmemek, yoksula yoksulluğunu, yoksuna yoksunluğunu yüzüne vurmamak, ne kadar çalışırsa çalışsın asla sahip olamayacağı bir şeyi biri başkasında görüp de arzulamasın diye herkesin sahip olmadığı herkese gösterilmezdi. Bu, koşullara göre bir ekmek de olurdu, bir mücevher de güzellik de olurdu, sağlık da. Buna bağlı olarak, başkalarını kıskandırmamak, sahip olduğu şey yüzünden başkalarının kendisine haset duymasına neden olmamak, kem gözden ve nazardan uzak durmak, toplumda hınç ve nefret uyandırmamak için de varlık saklanırdı. Zaten lüks denebilecek şeyler de tarihte uzun zaman kamusal, yani aleni olmadı, bilakis seçkinlere özgü bir temayüz ve güç sembolü olarak özeldi.

Sonra ticaret gelişince; ticaret ihtiyaca dayalı bir mübadele sistemi olmanın ötesine geçip tüketime dayalı bir mübadele sistemi olmaya başlayınca mal ve para arttı. Bunun sonucu olarak zenginlik toplumsallaştı ve burjuvazi denen bir toplumsal sınıf ortaya çıktı. Böylece soylular da rekabet edebilecekleri ve etmeleri gereken bir siyasal özneyle karşılaştılar. Bir yanda rantiye olan ve sonra sömürgecilikle zenginliğini artıran bir aristokrasi, diğer yanda ticaret yapan ve sonra tefecilikle zenginliğini artıran bir burjuvazi sınıfı, teolojiye kadar genişleyen bir alanda birbirleriyle mücadele ettiler. Burjuvazi yeni ve rasyonel araçlara sahip olduğu için hızla ilerledi ve nüfuz alanını genişletti. Aristokrasi ve bağlı olduğu dinsel iktidar ise geleneksel ve irrasyonel araçları kullanmakta ısrar ettiği için toplumda itibarını yitiriyordu. Bir süre şiddeti artırarak, zalimce yöntemlerle otoritesini kabul ettirmeye çalışsa da feodal iktidar odaklarının toplum üzerindeki hükümranlıkları aşınıyordu.

Barok Estetik ve Protestan Etik

16. yüzyılın sonuna doğru bir gün, Papa V. Sixtus, yoksul ve cahil halk üzerinde güçlü bir siyasal etki bırakmak için zenginliğin nasıl kullanılabileceğini keşfetti. Ona göre, halkların yönetimi için sadece ilahi bir gölge, kutsal ve manevi bir güç yetmezdi, aynı zamanda göz alıcı bir güzellik, maddi bir güç ve zenginlik de gerekliydi. Bu uğurda abartılı bir sanat akımı ve kent tasarımı başladı. Barok sanat ve mimarlık spektaküler bir estetik yarattı; aristokrasi lüks bir yaşam biçimi ve gösterişçi bir moda üretti.

Dava adıyla ideolojik bir kisveye büründürülmüş maddi çıkar, ahlakı bir ayak bağı haline getirirken, ahlaksızlığı meşrulaştırıyor. “Güç bizde” denince, o gücü kaybetmemek uğruna bile değil, içinde yaşadığı toplumda yasal olarak aynı haklara sahip başkalarıyla paylaşmamak adına, en basit nezaket kuralları bile kendileri tarafından bir taviz ya da zayıflık alameti olarak görüldüğü için gözden çıkarılabiliyor. Hatta kabalık güçlü olmanın ispatı sayılıyor

Michel Foucault

Böylece iki sermaye biçimi toplumlarda diyalektik bir ilişki içinde var olmaya başladı. Bir yanda gösterişçi bir tüketimle toplumda temayüz etmeye, kendini farklılaştırmaya çalışan bir sermaye sınıfının Barok estetiği, diğer yanda servet biriktirerek yatırımlarını büyütmeye çalışan, ama minimalist ve sade bir yaşam biçimiyle gösterişten uzak duran, toplumla temas eden bir sermaye sınıfının Protestan etiği. Protestan etiği erken kapitalizm döneminde daha belirleyiciydi ve endüstri toplumunun kurumlarını ve kültürünü biçimlendiriyordu. Barok estetik ise geç kapitalizm döneminde belirleyici olup tüketim toplumunun kurumlarını ve kültürünü biçimlendirmiştir. Geç kapitalizmin kültürel dilinde Barok kendini postmodernizm olarak ifade eder. Böylece gösteri, gösteriş, teşhir, transparanlık, müstehcenlik, sergi ve sunum postmodern durumun özellikleri olarak öne çıkmaktadır. Öyle ki, Foucault’nun dikkat çektiği gibi, iktidar bile müstehcen hale gelmiştir. İktidarın müstehcenliği, yozlaşmışlığını veya çürümüşlüğünü gizleme gereği duymaması, aksine onu açıkça sergilemesidir. Böylece arsızlığı ile eleştirileri etkisiz hale getirmektedir.

Friedrich Nietzsche

Düşmanla ilişkide bile ahlâk gerekli

İktidarın müstehcenliği, değerleri yıkmak, kurallara ve yasaklara uymamak, pervasızlık ve edepsizlik şeklindeki nihilist ve anarşist tavırlardan kaynaklanıyor olsa da bugün çoğunlukla muhafazakâr kesimde görülüyor. Çelişkili bir durum ama ideoloji ahlaka tercih edilince kaçınılmaz oluyor. Nihilist ve anarşist tavırlar iktidara karşı hakikatten alınan cesaretle kinik bir eleştiri yapmak üzere müstehcenliği toplumu şoke edecek bir strateji olarak kullanırken, muhafazakâr kesimdeki iktidar odakları, iktidardan aldıkları cesaretle çekinmeden yalan söylüyor, utanmadan küfür ediyor, toplumu aşağılıyor ve tehdit ediyor. Çünkü dava adıyla ideolojik bir kisveye büründürülmüş maddi çıkar, ahlakı bir ayak bağı haline getirirken, ahlaksızlığı meşrulaştırıyor. Güç bizde denince, o gücü kaybetmemek uğruna bile değil, içinde yaşadığı toplumda yasal olarak aynı haklara sahip başkalarıyla paylaşmamak adına en basit nezaket kuralları bile kendileri tarafından bir taviz ya da zayıflık alameti olarak görüldüğü için gözden çıkarılabiliyor. Hatta kabalık güçlü olmanın bir ispatı sayılıyor.

İktidarın müstehcenliği demokrasiden uzaklaşıldığı, hatta siyasetten uzaklaşıldığı yerde, siyaseti ve hukuku tasfiye ederek egemenlik kurulmaya çalışıldığı zaman ortaya çıkan bir semptomdur. Egemenlik, siyasal alanda olağanüstü halin ilanıyla hukuk kurallarını askıya almaya neden olduğu gibi, toplumsal alanda da dost-düşman ayrımına dayalı bir polarizasyonla ahlak kurallarını askıya almaya neden olur. Oysa düşmanla ilişkide bile ahlak gereklidir. Ama Nietzsche’nin kavramlarıyla, etkin güçler yerine tepkisel güçler egemen olunca, hınç ahlaka galebe çalar ve toplumda kanaat önderleri adı altında öne çıkan bazı manipülatörler, “Bu saçma kuralları kim icat etti?” ya da “Bu kurallara neden uymamız gerekiyor?” diye sorup toplumda kuralların yerine güç ilişkilerini koyarlar. Yalnız belirtmem gerekiyor ki burada güç ilişkileri derken kastedilen Foucault’nun kullandığı anlamda, direnişi içeren güç ilişkileri değildir; söz konusu olan gücün şiddet biçiminde uygulandığı bir doğal durumdur. Bu doğa durumunun siyasetteki karşılığı kuralların yerine kararların geçerli olmasıdır. Böylece topluma da şiddet ve terör egemen olur. Şiddet ve terörün egemen olduğu bir toplumun kültürel ifadeleri teşhir ve müstehcenliktir.

Zengin de servetini müstehcence sergiler

Egemenin sahip olduğu gücü müstehcen bir şekilde sergilediği yerde, zengin de sahip olduğu serveti aynı müstehcen şekilde sergiler. Güce ve sermayeye sahip olanların pervasız ve sakınımsız olması, toplumsal muhalefeti zayıf ve etkisiz kılmak için stratejik bir tavırdır. Böylece, iktidar kendine yönelik tüm eleştirilerin aslında hasetten ve husumetten kaynaklandığına dair toplumda algı yaratmaya çalışır. Şımarık zenginler de sahip oldukları lüks şeylerin cakasını satmaları karşısında yapılan eleştirileri benzer şekilde “servet düşmanlığı” veya yoksulların kıskançlığı diye yaftalarlar.

Hukukun ve ahlakın askıya alındığı, kararın ve gücün egemen olduğu bir toplumda bir yandan insanlar eleştirel düşüncelerinden dolayı şiddete maruz kalırlar, siyaset yapmaktan dolayı suçlanırlar, şikayet ve taleplerini dile getirdikleri için soruşturma açılır, işlerinden olmak tehdidi ile kaygıyla yaşarlar; ama diğer yandan müzik kliplerinin erotizmi, sosyal medyanın aleniyeti, tüketimin libidinal ekonomisi, gündelik hayatın şiddeti, gündelik dilin müstehcenliği, aile içi şiddetin ve cinsel suçların artışı vardır.

Barokun postmodern durumunda sonsuza giden kıvrım, kendi içine dönen bir spiral gibidir. Merkezinde iktidar olan bir spiral; sonsuzca dönerken oluşturduğu girdaba herkesi çekmekte ve uzaktan bakanı da hipnotize etmektedir.