Kategoriye Gözat

Haldun Solmaztürk- Sayfa 9

Meclisin darbe raporu kayıp.. Ne gam..! Ayasofya cami oldu..

/

İki gün sonra 15 Temmuz darbe teşebbüsünün dördüncü yılı..
Üç yıl önceki bir yazı dizisinde, “Hâlâ cevaplardan çok sorular” olduğuna dikkat çekmiştim.
Akın Öztürk, herkes gibi emekli edilmeyip hangi akla hizmetle karargahta—ve boşta—tutuldu?
TSK komuta heyetinin neredeyse yarısı, nasıl olup da darbe gecesi düğündeydi?
15 Temmuz Cuma günü sona erecek Özel Kuvvetler Kursu niçin bir gün önce sonlandırıldı?
MİT Müsteşarı ile Genelkurmay Başkanı, 14 Temmuz Perşembe günü saatlerce ne konuştular?
Ülkenin başbakanı “MİT Müsteşarına, Genelkurmay Başkanımıza ‘Neden önceden haber vermediniz’ diye sordum, tatmin edici cevap alamadım” diyordu. Öyleyse, vahim yönetim zafiyetine rağmen, asli sorumlular niçin görevde tutuldular?
Bir de Cumhurbaşkanı’nın “[Cuma] Öğleden sonra bir hareketlilik, ne yazık ki, silahlı kuvvetlerimizin içinde mevcuttu. Ve bu hareketliliğin neticesinde de…” dediği var..
Madem böyle bir hareketlilik (!) olduğu fark edilmişti, ‘Genel Alarm’ emriyle tüm personelin kışla ve karargahlarda tutulması gerekirken, niçin hafta sonu tatili için eve gönderildiler..?
Elbette asıl soru şu: Paralel Devlet Yapılanması (!) “Kırk yıllık sürecin neticesinde, bugünlere kadar bu şekilde” gelirken, devleti—ve orduyu—yönetenler ne yapıyordu?
“Rabbim de milletim de bizi affetsin” dediler. Bir de komisyon kurdular: TBMM FETÖ’nün Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu..
Komisyon başkanlığına—isabetle—AKP milletvekili Reşat Petek getirildi. Başkan seçimi isabetliydi, çünkü hem yargı geçmişi vardı, hem de İmam-Hatip kökenliydi.. Her ne kadar ‘F-tipi örgütlenmeyi’ reddeder, “Sayın Fethullah Gülen Hocaefendi’ye” ve örgüte ‘çete’ diyenlere sert çıkar, hatta Kumpas davalarını savunmasıyla tanınırsa da bunları bilmeden (!) yaptığı aşikârdı..
On beş üyeli (9’u AKP’li) Komisyon ek süre istemedi, alt komisyon da kurmadı—muhalefet partilerinin bu yöndeki önerileri reddedildi. Kilit tanıklar olan Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı ve MİT Başkanı da dinlenmedi, sorgulanmadı.
‘Darbelerin ve gizli oluşumların siyaset üzerindeki etkilerini’ araştırmak gibi çok iddialı bir amaçla 4 Ekim 2016’da çalışmaya başlayan komisyon araştırmalarını (!) üç ayda—142 saat, ortalama günlük 1.5 saat—ışık hızıyla tamamlayıp 3 Ocak 2017’de paydos etti.
Anadolu Ajansı ‘TBMM’ kaynaklı 26 Mayıs tarihli haberinde raporun tamamlandığını duyurdu. Hazırlanan (!) rapor basının önünde TBMM Başkanı Kahraman’a verildi. Ama Meclis gündemine alınmadı, tartışılmadı, basılmadı, dağıtılmadı.
Reşat Bey 2018’de listeye konmadı, görevini yapmış olmanın huzuru içinde siyasetten çekildi.
Atatürk ve Cumhuriyet sevgisiyle tanınan İsmail Bey de Başkanlıktan ayrıldı—Meclis’ten bir türlü kopamasa da.. Yeni Başkan Binali Bey oldu, o da istekleri (!) kıramayarak İstanbul’a aday oldu ve—31 Mart yerel seçimlerinden hemen önce—istifa etti, yerine Mustafa Şentop getirildi.
Meclis Başkanı Şentop muhalefetin ısrarlı soruları üzerine “15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu raporu tekemmül etmediğinden 26’ncı Yasama Dönemi [2015-2018] içinde bastırılamamıştır. Başkanlığımıza sunulan bir rapor bulunmamaktadır” cevabını verdi.
İster inanın ister inanmayın, rapor kayıp..!
Raporun, Komisyon Başkanı tarafından dönemin Meclis Başkanı’na sunulduğu haberi Meclis internet sitesinde duruyor, ama ortada rapor yok.! Muhteremler—alan da veren de—ikisi de sessiz..
Dört yıl sonra da, “Hâlâ cevaplardan çok sorular” var..
Şimdi ortaya bir soru—ve bir tanık—daha çıktı: AKP’nin eski Tanıtım ve Medya Bşk. Yrd. Hani “Eğer FETÖ ile AK Parti geçmişte, bürokraside kol kola girdiyse şayet, bunu da farklı darbecileri tasfiye etmek için yaptı” diyen heyecanlı delikanlı.. Belli ki bir şeyler biliyor.
Şentop geçen hafta yeniden başkan seçildi. İlk demeci Ayasofya üzerine; “Ayasofya’nın ibadete açılması tarihi bir olay-mış”.. ‘Onların’ kuşağının ideallerinde, hedef, hayal, rüya olarak varmış..
Ben ne söylüyorum, sazım ne çalıyor..
Tarihi olay Ayasofya’nın ibadete açılması değil, Başkan Bey’in Meclis’in kayıp ‘darbe’ raporunu bulmasıdır—gücü yeter de bulabilirse..!
Meclisinde rapor kaybedilen (!) bir ülkenin vatandaşlarının kendisinden beklediği budur..
Boş laflar değil..!

Seçimi kazanamayacaklarını zaten biliyorlar; çabaları ‘kaybetmemek’ için..!

/
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

Barolar Birliği Başkanı bile anladı: Bağımlı yargı tarafsız olamaz..!

Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

Vatanseverlik, iktidardakine değil, anayasaya sadakattir..

/
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

Yassıada’nın hüznünü bir de Oğuz Abi’ye sorun..

/
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

Sen, ben, bir de bizim oğlan: Biz bize ‘milli’ birlik.!

/
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

Zabitan & Kumandan: Türk subayının kısa tarihi

/

“İyi ordularla iyi komutanları birbirinden ayrılmaz şeyler olarak görmek gerekir.”
Subay ordunun ruhu, beyni, itici gücüdür.
Onun için “Bir ordunun kudreti zabit ve kumanda heyetinin kıymetiyle ölçülür”.
Ogier Ghiselin de Busbecq, Kanuni zamanında Avusturya elçisi olarak İstanbul’da kalmış. O zamanlar herkes Türkleri ‘durdurmanın’ yollarını arıyor. Busbecq’e göre bu mümkün değil..!
Çünkü, “Düşmanda güç, kendine güvenen askerler, ustalık, deneyim, beraberlik, düzen, disiplin var”. Türk ordusunda “Tek kişi yoktu ki, itibarını meziyetlerinden başka bir şeye borçlu olsun”. Görevlendirmeler, sadece “Meziyet, kabiliyet, karakter ve mizaca—liyakate—göre” yapılıyor.
Türkler bu nedenle “Hükmeden bir ırk olarak neye teşebbüs etseler başarılı oluyorlar”..
AMA “Hristiyanlığı sahiplenenlerin kalpleri, kibir, ihtiras, nefret, hasetle yüklü. Asker itaatsiz, subaylar tamahkâr, umursamazlık, ahlâksızlık yaygın.. Meziyete, liyakate yer yok”.
“Türklerin devlet düzenini bizimkiyle kıyasladığımda, geleceğin başımıza getireceklerini düşünüyor ve ürküyorum..” diyor Busbecq..
Masal gibi, ama gerçek..!
Ne var ki, gerçeklik zamanla tersine dönüyor. 1683 II. Viyana Kuşatması sonrası bitmeyen savaşlar, arkası gelmez yenilgilerle ülkeler kaybediliyor. Ordunun ruhu ölüyor. Sonunda ‘Türkler’ 1820’lerde Yunan isyanını bastıracak bir ordu kalmadığı (!) için Mısır’dan—kendi valilerinden—yardım istemek zorunda kalıyorlar. Sonrası, 1826 Vaka-i Hayriye..!
Kavalalı ‘Fırsat budur’ deyip oğlunu Anadolu’yu fethe (!) gönderince, II. Mahmut Prusyalı bir ‘yüzbaşıyı’, Moltke’yi Osmanlı ‘paşalarına’ danışman veriyor.. Bozgun yine de önlenemez. Bu arada Osmanlı Kaptan-ı Deryası donanmayı İskenderiye’ye götürüp Kavalalı’ya teslim eder.
‘Askeri’ reformlara teşebbüs ediliyor, okullar açılıyor; ama “En Turquie on a commencé la réforme par la queue”, reformlara kuyruktan (!) başlanıyor.. Ortaya “Rus ceketleri, Fransız talimnameleri, Belçika tüfekleri, Türk serpuşu, Macar eyerleri, İngiliz kılıçları, her milletten öğretmenleriyle” şeklen bir ordu çıkıyor.
‘Zabitan’ sorununun özünde liyakat olduğu anlaşılamıyor. Varsa yoksa ‘Padişah ve Halife Efendimize’ teslimiyet ve sadakat..
1877-78 Osmanlı-Rus Harbi, Türk tarihinin en ağır yenilgilerinden biridir. İltimas ve neme lazımcılık “Devlet-i Aliyye’nin halini berbad ü harab “etmiştir. Ama kırk yıl sonrasının Balkan Savaşları daha da onur kırıcı bir bozgundur. ‘Darbe’ ve ‘suikast’ vesveseleriyle korkusundan Üsküdar’a bile geçemeyen II. Abdülhamit yetiştirmesi (!) ‘saray paşalarının’ eseridir..
İttihat ve Terakki de orduyu—ve ülkeyi—AYNI Abdülhamit gibi yönetmiştir. “Zabite üniforma giymiş sıradan bir memurdan başka gözle bakılmamış; terfi, ilerleme, cezalandırmada bir kalem efendisinden ayrıcalıklı tutulmamıştır”. Atatürk bu duruma “Hakîkat-i meşume” diyor..
Çanakkale’yi ve İstiklal Harbini kazanan ‘halâskâr’ zabitan ve kumandanları yetiştiren “Bu duruma bir an önce çare bulmaya girişmek, her namus ve vicdan sahibinin görevidir” iradesidir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi ordularının ‘muharip’ ruhu 1950’lere kadar korunmuştur. Ama Demokrat Partinin “Ben bu orduyu yedek subaylarla da idare ederim” aymazlığıyla askerlik tekrar ‘tedvir-i muamelâta’ indirgenmiş, subay da ‘kalem efendisi’ sayılmıştır.
1960 darbe felaketinin ordu üzerindeki etkisi ancak Yeniçerilerin itlafıyla karşılaştırılabilir. Bu travmayı ordu HİÇBİR ZAMAN atlatamamıştır. Elleri arkadan kelepçeli, yerlerde sürüklenen Genelkurmay Başkanının, yüzbaşıların arkasında yürüyen orgenerallerin ruhları Genelkurmay koridorlarında hep dolaşmıştır. ‘Genç subaylar sendromu’ aslında bu travmanın adıdır.
Bu sayede ‘muharip’ subaylar ayıklanırken ordunun ruhu öldürülmüş, ‘iyi ve uslu’ çocuklar, ‘kalem efendisi’ kılıklı Cemaat müritleri yükselebilmişlerdir. Kalkışma, Balyoz ve Ergenekon süreçlerinin nihai aşamasıdır. Türk subayına yapılan, Sovyetlerin 1940’da Katin’de Polonya subayına yaptığıdır; şu farkla ki herkesin gözü önünde, “Kimsenin endişesi olmasın, bu yargı süreci TSK’yı daha da güçlendirecektir” gibi boş ve yalan güvenceler, bile bile verilirken..
Artık ders alınmalıdır.. 15 Temmuz gecesi aynı koridorda yaşananlar aynı sonucu vermemelidir.
Bugün için yapılması gereken ordunun ruhunu öldürmek değil, “Kayıtsız şartsız, nitelik ve özel liyakat sahibi olanlardan bir kumanda ve zabitan heyeti vücuda getirmektir”.
Hortlayan “Hakîkat-i meşume” endişe veriyor. Orduyu—ve devleti—yönetenlerin 1683’ten 1826’ya, 1913’e, 1960’a, ve nihayet 2016’ya uzanan sürecin ayırdında olmaları gerekir.
Askerin sadakati yurda, ulusa ve orduya, teslimiyeti kanunlara, nizamlara—ve amirlerinedir..!
Emir ve komuta yetkisi olmayanların “Bu husustaki hizmetleri, müşahede ve tetkiklerini sahib-i icraat olanlara arz etmektedir”.
Orduya sadakat şerefimizdir.!
Vesselam..

“İslam ümmeti bugüne kadar dinle siyaset arasında doğru bir ilişki kuramamıştır”

/

Yakın tarihimizin en ciddi siyasi ve ekonomik krizinin ortasında, küresel bir salgınla mücadele ederken, Diyanet İşleri Başkanı’nın hutbesini ve Ankara Barosu’nun tepkisini tartışıyoruz.
Başkan’ın, bazı grupları ‘cinsel yönelimleri’ ve ‘hayat tarzları’ nedeniyle ‘hedef göstermesi’, Baro’nun da “çağlar öncesinden gelen” ifadesiyle ‘dini değerleri aşağılaması’ eleştirildi.
Bence her iki yorum da eksik ve yanlış.!
Yanlış şeyleri tartışırken asıl tartışmamız gerekeni göz ardı ediyoruz.
Diyanet İşleri Başkanı, konuşmasının aynı bölümünde ‘sigara’, ‘içki’ ve ‘uyuşturucu maddelerle’ ilgili de benzer uyarılarda bulundu—üstelik sigaranın da virüs bulaştırma riskine vurgu yaparak.
Ankara Barosu’nun konuşmayı bir bütün olarak almaması hatadır. Diyanet İşleri’nin bu seçici ve ‘aşırı’ yorumu “İslam dinine ve Müslümanlara saldırı” olarak görmesinin de hata olduğu gibi..
Baro, konuya “nefret söylemi” açısından baktığını, “çağlar öncesine ait” ifadesinin “zamandan ve coğrafyadan bağımsız olarak, dünya tarihinde çağlar boyunca yaşanan trajedilere vücut veren ayrımcı ve ötekileştirici zihniyeti” ifade ettiğini açıkladı.
Aslında tartışmanın burada bitmesi gerekirdi, ama bitmedi.
Bu arada, eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in üç gün önceki televizyon sohbeti tartışmaya farklı bir içerik—ve derinlik—getirdi.
Sadece “Bizim bu tür musibetleri belirli bir gruba, belirli bir günah grubuna bağlamamız, haşa Allah adına konuşmamız manasına gelir. Doğru değildir.” ifadesini cımbızla çekmek haksızlık.!
Aslında, 2 saat 17 dakikalık sohbette söylenenler çok daha fazlası..
Görmez, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı “Atama ile verilen kamu görevi” olarak tarif ediyor.!
“Diyanet ve siyaset” ayrımı yapıyor.
“Tekvinle tenzili, yani Allah’ın kainata yerleştirdiği ayetlerle, kitapla insanlığa gönderdiği ayetleri birbirinden ayırarak; eksik bir ilimle ve eksik bir alem tasavvuruyla başımıza gelen bu Korona virüs hadiselerini doğru anlamamız mümkün olmaz” diyor. ‘O’ anlayışı eleştiriyor.
“Bizim günah-ı kebairleri (a.b.) Kuran ve sünneti dikkate alarak güncellememiz gerekir” diyor.
“Tedbir (yönetim) aslında en büyük taabbuddur (ibadettir)”, “Devletin imanı adalettir; devletin küfrü de zulümdür, haksızlıktır” diyor.
Ve bence en önemli tespiti şu: “İslam ümmeti, Hz. Osman’ın ilk altı yılından bugüne kadar, dinle siyaset arasında, İslam’la siyaset arasında, Kuran’ın emrettiği evrensel ilkeler doğrultusunda, doğru bir ilişki kuramamıştır”. İşte asıl tartışılması gereken bu.!
‘Şeriat devleti’ olan Osmanlı’da ilk ‘kanunnameler’ Fatih Sultan Mehmet zamanında hazırlanmış, Yavuz ve Kanuni dönemlerinde geliştirilmiştir.
“Basiret—ve akıl—sahipleri için bunda (ayetlerde) ibretler vardır” ayetinden hareket edilmiştir.
Böylece ‘tekvin’ ve ‘tenzil’ birleştirilmiş, ‘tedbir’ ve ‘taabbud’ uzlaştırılmış, ‘diyanet ve siyaset’ ayrılmıştır.

19. yüzyılda yönetim merkezileştirilirken, Mülkiye, Seyfiye, Kalemiye ve İlmiye sınıflarının görev ve yetki alanları da birbirinden kesin olarak ayrılmıştır.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kuran 429 sayılı (1924) Kanun bu sürecin nihai aşamasıdır.
“…muamelât-ı nasa dair ahkâmın teşrî ve infazı Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun teşkil ettiği hükümete ait olup, …İslâmın bundan maada itikadad ve ibadata dair bütün ahkâm ve mesâilinin tedviri ve müessesat-ı diniyenin idaresi için Diyanet İşleri Reisliği tesis edilmiştir”.
Muamelat-ı nas—kişinin diğer fertlerle ve toplumla ilişkilerini düzenleyen yasa koyma—yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi, bugün de, “İslam dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmektir”.
Başkan, “Topyekun, birlikte mücadele edelim” sözleriyle “muamelât-ı nasa dair ahkâm teşrî ve infazıyla”, görevinin sınırlarını aşmış olmakla eleştirilebilir. Çünkü TBMM bu alanlarda ‘yasaklayıcı’ kural koymayarak ‘pasif düzenleme’ yapmıştır. Diyanet İşleri Başkanı’nın bu sözleri—ben katılmasam da—yine de anlaşılabilir..
AMA, asıl sorunlu olan bir bürokratın sözlerine ilişkin eleştirilerin, velev ki eksik—hatta yanlış—olsun, hükümeti temsil eden kişiler tarafından “İslam’a saldırı”, ‘devlete saldırı’, “Dini değerleri aşağılama”, “Allah’ın hükmüne dil uzatma”, “İslâm’ın kaidelerini sorgulama” olarak görülmesi VE adli süreç başlatılmasıdır.
Böylesi bir tutum, açıkça laikliğin reddi, Şer’i bir siyasi rejimin fiilen ilanı anlamındadır.
Bu yolla, dinle siyaset arasında ‘doğru bir ilişki’ kurmak mümkün değildir, hiç olmamıştır.!
“Allah’ın dinini tebliğ etme vazifesini [siyasi] taraftar toplamaya dönüştürmeyelim” diyor Görmez.
Bence haklıdır; yapmayalım, dönüştürmeyelim.!

Kahramanlar, Hainler ve Tarihçiler

/

“En kötü tarihçi bile, incelediği dönemi, içinde yaşayanların en iyi anlayabileceğinden daha doğru anlar.” R. L. Stevenson

‘Corona günleri’ yıllardır ertelenen bazı şeylere zaman ayırma fırsatı veriyor. Kitapları gözden geçirmek, tozlarını almak, rafları düzenlemek, film izlemek de bunlar arasında..

İskoç yazar Robert Stevenson’un Define Adası’nı bilmeyen, çocukluğunda okumayan yoktur. Stevenson 1894 yılında, henüz 44 yaşındayken Samoalar’da ölmüş. Ancak 1962’de bağımsız olabilen bu küçük ada devletinin tarihinde bir ‘kahraman’ olarak saygın bir yeri var.  

Tarih, onu yaşarken, hiç bir zaman tarih gibi görünmez. Onu ‘tarih’ yapan tarihçilerdir. 

Öte yandan, yaşanan tarih bir anlamda ‘kahramanlar’ ve ‘hainler’ hikayesidir. Ve genellikle ‘bizim’ kahramanımız ‘onların’ hainidir. Aynı kişide, iki ayrı ‘kimlik’, aynı anda.. Stevenson’un bir diğer romanı Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’da olduğu gibi. 

Tarihçinin kritik görevi burada başlıyor. 

Corona günlerinde izlediğim üç film bu konu üzerine düşünmeme sebep oldu. Biri XVI. yüzyıl İngilteresinde geçiyor, diğeri II. Dünya savaşı sırasında Nazi Almanyasında, üçüncüsü 1970’ler Amerikasında.. 

Filozof ve devlet adamı Thomas More, İngiltere Kralı VIII. Henry’nin başbakanıydı. Henry, ölen ağabeyinin karısı Catherine’le evlenebilmek için, ağabeyinin evliliğinin fiilen ‘gerçekleşmemiş’ olduğunu ileri sürdü. Catherine’in beyanıyla Kilise (Papa) bunu kabul etti ve evliliğe izin verdi. 

Ancak yıllar sonra, bir başka kadınla—Anne Boleyn—evlenmek istediğinde, bu sefer de Catherine’in ağabeyiyle evliliğinin aslında ‘gerçekleşmiş’ olduğunu, yani kendisiyle evliliğinin Katolik inancına göre zaten geçersiz olduğunu iddia ettti. Kilise bu ‘itirafa’ itibar etmeyip izin vermeyince, ‘İngiltere Kilisesini’ kurdu, kendini de kilisenin başı ilan etti—ve Boleyn’le evlendi. 

More, ‘ahlaki’ bulmadığı için bunu onaylamadı, sadakat yemini etmeyi reddetti, ama itiraz da etmedi, sessiz kaldı. Yine de ‘vatana ihanetten’ yargılandı ve idama mahkum edildi. Magna Carta ve ‘qui tacet consentire videtur’ evrensel kuralına rağmen.! Kafasını kesmeden önce özür dileyen celladı için bir kahramandı.! Ama ‘hain’ olmadığını karısı ve kızlarına bile anlatamadı.

Nazi Almanyasındaki hikaye bir kurgu.. Yahudi toplama—ve imha—kamplarından birinin komutanı olan SS (Schutzstaffel) subayının babası da Nazi ideolojisini benimsemiş, ama annesi reddetmiş, oğlunu görmek bile istemiyor. Eşi, görevini (!) öğrenince dehşete kapılıyor ve ayrılmaya karar veriyor. Kızı babasını anlıyor (!), ama oğlu kamptaki bir Yahudi çocukla arkadaş oluyor. SS subayı, babası, kızı ve ‘Parti’ için kahraman; annesi, karısı ve oğlu için bir canavar, ‘hain’.! Filmin trajik bir sonucu var. Çelişkinin bedelini hepsi çok ağır ödüyor.  

Amerika’da Durham’da geçen, bir zenci kadın (Ann Atwater) aktivistle, Ku Klux Klan lideri (C. P. Ellis) bir ırkçının gerçek hikayesi.. Ellis, “Benim KKK lideri olarak zencilerden nefret etmem ve onları beyazlardan aşağı görmem gerekiyor. Ama ben onlardan nefret etmiyorum, eşit görüyorum” diyor, üyelik kartını yırtıyor ve zencilerin eşitlik mücadelesine katılıyor. Birden, hem ‘hain’ hem ‘kahraman’ oluyor—farklı gruplar için.. Elbette bu ‘değişimin’ bir bedeli oluyor. 

Fransız düşünür Simone Weil, “Bir insan her zaman, kazanan taraftan kaçan adaletin yanına geçmeye hazır olmalıdır” der.  

Her üç örnekte de bedel ödeyenler, ‘hukuksuzluğa’ karşı çıkan, kazanan (!) tarafa direnenler.

Bedel ödetenler, yanlışlarını yanlışla—daha büyük bir doğruya hizmet etmekle—savunanlar. 

Öyle olsa bile, bu onları ‘kahraman’ yapmaz.. 

‘Hain’ veya ‘kahraman’ hükmünü verecek olan tarihçidir. Tarih HİÇ yanılmaz.!

Çünkü, en kötü tarihçi bile, incelediği dönemi, içinde yaşayanların en iyi anlayabileceğinden daha doğru anlar.

‘İçeride’ olduğumuz bu günler, tarihle ve tarihçiyle tanışma fırsatı.. 

Belki böylece kendi kendimizi hapsettiğimiz psiko-sosyal hapishanelerden, ideolojik prangalardan kurtulabilir, ‘dışarı’ çıkabiliriz.  

‘Özgürleşmek’ için hiçbir zaman geç değildir.!

Topal Osman sendromu

/

Devleti ‘devlet’ yapan, sınırları içinde fiziki şiddete başvurma tekelidir.
Devlet bile şiddeti gelişigüzel değil, gerektiğinde, yetkilendirdiği görevlilerce, yetkili makamlarca verilen kararlara dayalı olarak, devletin kanunları çerçevesinde uygular.
Birileri, devletten yetkisiz, görevsiz, kanunsuz olarak şiddete başvuruyor ama hoşgörü görüyorsa, şiddet tekeli—ve devlet—yok demektir.
Böyle koşullar devletlerin yıkılışı, kuruluşu gibi geçiş dönemlerinde, ara rejimlerde ortaya çıkar, ama sonrasında öncelikle düzeltilir—düzeltilmesi gerekir. Savaşta bile şiddet tekeli devletindir.
Tek istisna, merkezi bir otoritenin olmadığı uluslararası ortamdır. Uluslararası hukukun yetersiz kaldığı ve ilgili devlet(ler)in iç hukuk yollarının tüketildiği veya sonuçsuz kalacağının anlaşıldığı durumlarda, yine devletin ‘şiddet tekeli’ çerçevesinde kendine-özgü tedbirler alınabilir.
Topal Osman Giresunlu; mezarı da orada Giresun Kalesi’nde. Valilik internet sitesinde “Milli Mücadele kahramanı Yarbay Topal Osman Ağa” olarak geçiyor. “Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey’in ölümünden sorumlu tutulmuş, 2 Nisan 1923’de çıkan bir çatışmada hayatını kaybetmiş”.
Topal Osman’ın hayatı, Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı, mütareke dönemi, kongreler, iç isyanlar ve nihayet Milli Mücadeleyi kapsayan, bir seri tartışmalı olaylar dizisi..
Bu yazının sınırları içinde onlara girmeyeceğim, ancak iki şey söylemek mümkün. Yaptıklarının çoğu tartışmalı da olsa—sonuçları itibariyle—Milli Mücadeleye ‘olumlu’ katkısı olan eylemler ve Mustafa Kemal Paşa’ya kişisel bağlılığı ve sadakati tartışılmaz. Ama hepsi bu kadar değil.!
Nisan 1923 Lozan’da müzakerelerin kesildiği dönem.. Mecliste şiddetli tartışmalar ve Mustafa Kemal’e yönelik ciddi bir muhalefet var. Özellikle Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması, hilafetin de kaldırılacağı, Cumhuriyet kurulacağı söylentileri tutucu muhalefeti şiddetlendiriyor.
Eski bir deniz subayı olan Ali Şükrü Bey, ‘İkinci Grup’ lideri olarak Meclis’te—ve çıkardığı Tan gazetesiyle—Atatürk’e ve hükümete en sert, hatta saldırgan şekilde muhalefet ediyor.
Ali Şükrü Bey’in böyle bir ortamda birdenbire ortadan kaybolması kaygı uyandırıyor, Meclis kaynıyor. Cenazesi üç gün sonra Ankara dışındaki tarlalarda bir çoban tarafından bulununca kaygı, Atatürk’e yönelik büyük bir öfkeye dönüşüyor.
Topal Osman ve adamları o sıralarda Atatürk’ün muhafız birliği gibi görev yapıyorlar. Tanıklar ve deliller Topal Osman’ı işaret edince, hakkında ‘yakalama ve idam’ kararı çıkıyor. Topal Osman, Binbaşı İsmail Hakkı (Tekçe) komutasındaki ordu birliğiyle çatışmada öldürülüyor.
Bu olay yeni ‘devletin’ en kritik bir anıdır. Atatürk, Topal Osman’ı koruma (!) çabası içinde olmamıştır. Olsa bile başarabilir miydi, sanmıyorum. Nutuk’ta—sadece dört yıl sonra—o dönemi ayrıntılı olarak anlatırken Topal Osman olayına hiç değinmemesi dikkat çekicidir.
Topal Osman’ın, Atatürk’e bağlılığı ve onu koruma endişesiyle Ali Şükrü Bey’i öldürttüğü üzerine genel bir mutabakat var. Ayrıntılar ne yazık ki bugün de tartışılıyor. Ali Şükrü Bey’i öldürenin Binbaşı İsmail Hakkı olduğunu iddia edenler olduğu gibi, bu olayı Atatürk’e ve Cumhuriyet’e saldırmak için kullananlar da var—hala, bugün de.!
Afrika’da yaşayan bir cins ağaçkakan (Oxpecker) zürafanın sırtındaki keneleri yiyerek yaşar. Onu kenelerden kurtarır, ama kendisi de hem kenelerle beslenir, hem de kan emer.
Doğadaki bu tür birlikteliklere ‘simbiotik’ ilişki, birlikte yaşam denir.!
Devletlerde de, devlet adına ‘meşru’ şiddet kullanma tekelini elinde bulunduranla, şiddet kullanan diğer aktörler arasında böyle bir ilişki olduğunda, devlet devlet olmaktan çıkar.
Bu tür ilişkileri, Oxpecker-zürafa ilişkisinde olduğu gibi, devletle diğeri (!) arasında karşılıklı yarara dayanıyor, hatta salt devlet-yararına gibi göstermeye çalışanlar olabilir—vardır. “Devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de…” lafında olduğu gibi.! Ancak tarihi örnekler de, Türkiye’de yaşananlar da kazın ayağının öyle olmadığını göstermiştir.
Devleti temsil edenlerin, devlet-dışı şiddet odaklarıyla simbiyotik yaşamı devletin kurumlarını, kurallarını ve devlet olma kültürünü yok eder.
Yüz yıl önce bugünlerde, devlet var olma savaşı verirken, belki bazı şeyler anlaşılabilir. Ama bugün de benzer durumları benimseyen, benimsemese bile hoş gören, hatta yücelten bir kültür var. Ben buna ‘Topal Osman sendromu’ diyorum.
‘İsmail Hakkı sendromu’ da diyebilirsiniz.!
Bu kültürün, yönetenler içindeki temsili oranında ülke yönetimlerine bu anlayış hakim oluyor. İçişleri bakanına “Beni ne kadar kınarlarsa kınasınlar, eleştirirlerse eleştirsinler … [polis] suçu bana atsın. [Cezası] neyse, beş yıl, on yıl, yirmi yıl içeride yatmaksa yatarız” dedirten bu.!
Devlet adına, devlet için, kendini feda (!) ederken aslında devleti yok ediyor.
Bir siyasi parti liderini, devlete kafa tutan—şiddet tekeline ortak olan—bir örgüt lideriyle birlikte fotoğraf çektirtecek kadar simbiyotik ilişkiye girdiren de aynı kültürdür.
Bu hastalıklı kültürün devlet yönetimindeki gücünü—hakimiyetini—bertaraf etmenin, Ali Şükrü Bey’e de, Topal Osman’a da, Binbaşı İsmail Hakkı’ya da ‘hukuk devleti’ gözüyle bakabilmenin yolunu bulmak zorundayız.
Hiç olmazsa yüz yıl sonra..!

1 7 8 9