Kategoriye Gözat

Hasan Tahsin Benli

İstanbul Sözleşmesi” ve kadın emeği

/
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

TORBADAN YİNE İŞVERENLERE “KIYAK” ÇIKTI…

/
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

Kıdemde çizgimiz ne kadar kırmızı?

/
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

Kidem tazminatima dokunma

/
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

“Emek mücadelesinde bir ömür…”

/
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

Müsiad’ın tartışma yaratan projesi

/

MÜSİAD tüm iller için planlanan “Üretim Üsleri”nin ilkini Haziran ayında Tekirdağ’da uygulamaya sokacak. Çok sayıda işçinin bir arada çalışması döneminden muhtemelen bölünmüş, parçalanmış ve birbirileriyle fiziki teması olmayan, ama bir merkezden yönetilen kompartımanlar dönemine geçilecek. Kovid-19 salgını buna beklenmedik bir gerekçe oluşturdu.

Herkesin ağzından aynı sözler dökülüyor: “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”
Peki ne olacak?
O belli değil…
“Eskisi gibi olmayacak…”
İyi mi olacak, kötü mü?
Çalışanların lehine mi olacak, aleyhine mi?
İş oraya gelince kimse net bir şey söylemiyor.
Bir gizem, bir belirsizlik, bir muamma…
Adeta korku filmi gibi…
• • •
Pratikte yaşananlar bazı uygulamalar için bize ipucu veriyor.
Özellikle bilgisayar ve internet ile iş yapan çalışanların işyerine gitmesi zorunluluğunun olmadığı görülüyor.
Artık plazalara, büyük ve şık binalara gerek yok gibi.
Birçok profesyonel, evinde bilgisayar başında işini yapabiliyor.
• • •
Bu zaten teorik olarak da biliniyor ve sık sık dillendiriliyordu.
Ancak bu süreçteki uygulamalar işverenlere beklenmedik fırsatlar verdi.
Bu şekilde çalışanların işyerlerine taşınması ve onlara için verilen yol parası ve yemek masrafı ortadan kalkacağı gibi, bu çalışanların ‘mesai’ kavramı ile bağları da kesilecek.
İnternet üzerinden istenen her saatte yapılan ve bazen gece yarısını geçen toplantılar, evden çalışanların her an emre amade durumda bırakılması, olmadık saatlerde mail veya mesajla işin bitirilmesi talepleri hem çalışma sürelerini uzatacak hem de çalışanın özel alanını ortadan kaldıracak.
• • •
Çalışma mekanının eve taşınması, çalışanın 24 saat ulaşılabilir olması anlamına geliyor.
Bu durumun çalışan üzerinde nasıl psikolojik bir baskı yapacağı tahmin edilebilir.
Yani ‘iş’ çalışanın yaşamını ve özlemlerini gerçekleştirmeye yarayan bir araç değil, çalışan ‘iş’ için yaşayan bir unsur haline dönüşecek.
• • •
Bu ve buna benzer düşünceler sık sık dile getiriliyor.
Ancak diğer taraftan, konunun uzmanları bunlara kafa yorarken, yeni çalışma ilişkileri üzerine çeşitli tahminlerde bulunurken, birileri bir süredir planladıkları sistemin ilk adımlarını atmış bile.
Herkes Kovid-19 salgınının yarattığı panik havası içindeyken, çalışanlar can derdindeyken çok önemli bir öneriyi/projeyi gözden kaçırmışız.
Meğerse işveren örgütü MÜSİAD, planlarını çoktan tamamlamış, uygulamaya geçmiş…
Herkes “hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına” kafa yorarken, anlaşılan MÜSİAD boş durmamış.
Pandeminin ortaya çıkardığı yıkıma karşı bir tedbir olmaktan çok, önceden planladığı belli olan projesini uygulamaya koymuş.
Projenin adı: “Üretim Üsleri.”
MÜSİAD’ın internet sitesinde belirtildiğine göre, tüm iller için planlanan “Üretim Üsleri”nin ilki Haziran ayında Tekirdağ’da uygulamaya sokulacak.
• • •
SOSYAL BİR DENEY GİBİ
Projenin detaylarına bakıldığında öyle aceleyle önerilmiş bir şey olmadığı görülüyor.
Özellikle KOBİ’lerin faaliyet gösterdiği Organize Sanayi Bölgeleri ile muhtemelen Serbest Bölge uygulamalarının çok daha geliştirilmiş bir aşaması olduğu hemen anlaşılıyor.
Bu Üretim Üsleri, sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal ve politik bir deney de olacağa benziyor.
• • •
Bu modelle bir taşla birkaç kuşu birden vurmak amaçlanıyor.
Nedir bunlar?
Birkaç başlıkta açıklayalım:
• Üretim süreçlerinin kompartımanlara ayrılması.
• Evden çalışmanın yaygın hale getirilmesi.
• Çalışanların, 24 saat kontrol altında tutulacağı mekanlarda yaşayıp, üretmesi.
• Çalışma sürelerinin uzatılması.
• Düşük ücretle çalışmanın dayatılması.
• Sendikalaşmanın fiilen ortadan kaldırılması.
• Çalışanlar üzerinde politik, ideolojik ve özellikle teolojik baskı ve koşullanmanın uygulanması.
• • •
Proje dikkatle incelendiğinde, çok sayıda işçinin bir arada çalışması döneminden muhtemelen bölünmüş, parçalanmış ve birbirileriyle fiziki teması olmayan, ama bir merkezden yönetilen kompartımanlar dönemine geçilecek.
Kovid-19 salgını buna beklenmedik bir gerekçe oluşturdu.
İnsanlar arasındaki sosyal mesafe uygulaması, tam da buna uygun bir ortamı sağlıyor.
Bu uygulama bir süredir gündemdeydi ama korona salgını, böylesi bir stratejiye altın bir fırsat oluşturdu.
Asıl önemlisi de, parçalara bölünmüş üretim modelinde o çok sık atıf yapılan ve bizce büyük önem taşıyan “üretimden gelen güç” bir güç olmaktan çıkarılmak isteniyor.
• • •
LOJMANDAN TOPLAMA KAMPINA
Musiad’ın uygulamaya koyacağını duyurduğu “üretim üslerinde”, giriş çıkışın kontrol edildiği lojmanların da olacağı belirtiliyor.
Aileler bu lojmanlarda yaşayacak, çalışanların çocukları buradaki okullarda okuyacak, buradaki camilerde ibadet edecekler ve toplumsal baskı herkesi bu tür toplu yerlerde olmaya zorlayacak, yani vicdan özgürlüğü fiilen ortadan kalkacak.
Herkes herkesi gözleyecek ve Almanya’da Nazi dönemindeki oluşturulan “insan haraları” yeniden uygulamaya sokulacak.
Ya da endüstri ilişkilerinin yetkin ismi Dr. Murat Özveri’nin tanımıyla, “Sanayi Devrimi öncesindeki gibi, işyerlerini çalışanlar açısından birer hapishaneye dönüştüren ve dönemin İngiliz iş müfettişlerini bile utandıran yöntemler yeniden gündemde…
• • •
“Çalışma/toplama kampı” olarak nitelendirdiğim bu kontrollü “üsler”de kuşkusuz yasal çalışma sürelerine uyma zorunluluğunun kontrolü de güç ve giderek imkansız olacak.
Çünkü barınma dahil her türlü ihtiyaç üretime göre yeniden düzenleneceği için, buradaki özne çalışan değil üretim olacak ve her şey üretimin ihtiyaçlarına göre dizayn edilecek.
Örneğin, bir siparişin yetişmesi söz konusu olduğu zaman bu kapalı “üslerde” insanların köle gibi çalışıp çalışmadıklarının kontrolü zor hatta imkansız olacak.
Bunun örnekleri yıllar önce Çin’de görülmüştü.
İşyerinde diktikleri tekstil ürünleri üzerinde uyuyan ve orada yemek yiyen işçilerin zor yaşamları hala belleklerimizde.
• • •
Çalışma saatleri çok uzayacağı için bu çalışma saatine kıyasla alınan ücret de fiilen düşecek.
Bu kontrollü ve kapalı bölgede çalışanın evi, çocuklarının okulu orada olduğu için işi terk etmesi ve başka bir iş araması imkansız olacak.
Böylece kendisine dayatılan ücreti kabul etmek zorunda kalacak.
Belki de kamptan “kaçanlar”, örneğine çeşitli sanayi bölgelerinde rastladığımız gibi, kara listelere alınacak, bir daha hiçbir yerde iş bulamayacak.

İZOLE EDİLEN İŞÇİLER SENDİKALAŞAMAYACAK

Bütün bu süreçle birlikte elbette ki, bu “kamplarda” sendikalaşma da mümkün olmayacak.
Bu tür “çalışma kampları” genellikle kentler dışında ve özellikle de KOBİ’lerin toplandığı yerlerde bulunacak.
KOBİ’lerde zaten sendikalaşma oranı çok düşük ve sendika düşmanlığı yaygın.
Serbest Bölge uygulamalarında da görüldü ki, bu bölgelere girip işçileri örgütlemek imkansız denecek kadar zor.
İşyeri dışında işçilerin gidecekleri kahve gibi yerler de bu çalışma kampları içine olacağı için, sendikaların buralara girmesi tahmin edileceği gibi olamayacak.
En iyi ihtimalle yönetimin uygun gördüğü sendikalara izin verilecek.
Yani sendikalaşma bir hak olmaktan çıkacak, işveren lütfederse, son yıllarda kamu çalışanlarının üye olmaya zorlandığı türden “kayırılmış/icazetli sendikacılık” mümkün olacak.
• • •
Bu “toplama kampları”nda çalışanlar üzerinde politik, ideolojik ve özellikle teolojik koşullanmanın uygulanması kolaylaşacak.
Çalışanları aileleriyle izole bir kampa toplayıp, onları çeşitli konularda şartlandırmak ve hatta buna zorlamak çok kolay olacak.
Özellikle de vicdan özgürlüğü bağlamında nelerin yaşanabileceği tahmin edilebilir.
Camiler birer ibadethaneden çok bu şartlandırmanın atölyeleri haline dönme potansiyeli taşıyor.
• • •
Bu konuda yaşanmış örnekler yok değil.
Yıllar önce Trakya’da Teksif Sendikası’na üye olmak isteyen tekstil işçilerine, cami imamlarının ve tarikat şeyhlerinin söylediklerini hatırlayın.
“Siz işverene bağlılık sözü verdiniz, sendikalaşma isteğiniz bu ahdinize vefasızlık demektir ve dinen yasaktır” dediklerini unutmayın.
Bu “toplama kampları”nda bu türden propaganda artık kolayca uygulanabilecek ve bu üste yaşayan herkes bu tür bir baskı altında kalacak.
• • •
Birileri sürekli “artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını” söyleyip duruyor.
Bizler de meraktan çatlıyoruz.
Alın size “artık eskisi gibi olmayacak”lara bir örnek.
“Üretim Üsleri” adı altında çalışma/toplama kampları, köle pazarları kurulmak üzere…
Vatana, millete hayırlı olsun…

Yaşasın 1 Mayıs…

/

1 Mayıs, “işçi sınıfının uluslararası, birlik, dayanışma ve mücadele günü…”
Tüm işçilerin uluslararası düzeyde birliğinin, dayanışmasının ve mücadele gücünün ortaya konulduğu, sermayeye karşı bir gövde gösterisi…
Sınıf kardeşliğinin vurgulandığı, dünyanın özgürlük ve barış dolu geleceğini yaratacak gücün işçi sınıfı olduğunun altının çizildiği gün…
•••
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nu (DİSK) hariç tutarsak, 1 Mayıs geçmişte sendikal hareket için bir “komünist bayramı”ydı.
Sol örgütler için “ideolojik istismar” alanıydı.
Yıllar boyunca 1 Mayıs’larda yaşanan olaylardan sonra yapılan açıklamalar hep bu yöndeydi.
Son yıllarda büyük bir şevkle 1 Mayıs’ı kutlayanlar, alanları dolduranlar geçmişte adını hayırla ağızlarına almazdı.
•••
Özellikle TÜRK-İŞ ve elbette ki Hak-İş, uzun yıllar boyunca 1 Mayıs’a karşı çıktılar.
TÜRK-İŞ, 1963 yılında çıkarılan yasalarla işçilere tanınan sendika özgürlüğünü gerekçe göstererek 24 Temmuz’u “işçi bayramı” olarak kutlamaya çalışırdı.
1 Mayıs’ı hep reddetti.
•••
1960 yılında şaşırtıcı bir gelişme oldu.
Dönemin başbakanı Adnan Menderes, işçilerin 1 Mayıs bayramını kutladı.
Kimileri bunu, Menderes’in yaklaştığını sezdiği bir askeri darbeye karşı işçilerden destek arayışı olarak değerlendirmektedir.
Menderes, 1 Mayıs 1960 tarihinde yaptığı radyo konuşmasında şöyle dedi:
“Bugün 1 Mayıs İşçi Bayramı, işçi kardeşlerimize elemsiz, kedersiz birçok bayramlar idrak etmelerini ve onların refah ve saadetini temenni ederken, bu gayede kendilerine her zaman yardımcı olmanın en aziz emelimi teşkil ettiğini ifade etmek isterim.”
Menderes, bu kutlamadan 26 gün sonra darbeyle iktidardan gitti.
•••
Sonra işler değişti…
TÜRK-İŞ, 1989 yılında yayımladığı bir bildiriyle, tarihinde ilk kez 1 Mayıs’ı kutladı.
Dönemin TÜRK-İŞ Genel Başkanı Şevket Yılmaz’dı.
O da 1 Mayıs’ın anlamına ilişkin açıklamalar yaptı.
Yayımlanan bildiride; “1 Mayıs, dünyada çalışanların uluslararası dayanışmasının kutlandığı, emeğin yüceliğinin hatırlatılarak anıldığı bir gündür” deniyordu.
•••
1990 yılında 1 Mayıs’ın işyerlerinde ortak bir bildiri okunarak kutlanması kararlaştırıldı.
1991’de TÜRK-İŞ Genel Merkezinde ve Bölge Temsilciliklerinin bulunduğu 9 ilde toplantılar düzenlendi.
Ayrıca tüm işyerlerinde hazırlanan 1 Mayıs Bildirisi okundu.
Bir yıl sonra, üç işçi konfederasyonu genel başkanları, 22 Nisan 1992’de TÜRK-İŞ Genel Merkezinde yaptıkları toplantıda 1 Mayıs’ın birlikte kutlanması kararı aldı. Alınan karar doğrultusunda Karayolları Genel Müdürlüğü salonunda ilk kez üç konfederasyonun katılımıyla kutlama yapıldı.
Ve 1993 yılında, İstanbul Abide-i Hürriyet alanında TÜRK-İŞ yürüyüş ve miting düzenledi.
TÜRK-İŞ 1 Mayıs’ı artık alanlarda kutluyordu.
Bunu 1994 yılında üç işçi konfederasyonun yaptığı miting izledi.
•••
Peki ne olmuştu?
TÜRK-İŞ ve Hak-İş, geçmişte “komünist bayramı” diyerek karşı çıktıkları 1 Mayıs’a neden sahip çıkıyordu?
Sendikal tarih alanında çalışmalarıyla tanınan Aziz Çelik’e göre, soğuk savaşın ardından 1 Mayıs “muhafazakar sağ” için artık bir tehlike değildi.
Kutlanmasında sakınca yoktu.
Bazı araştırmacılar ise, bu gelişmeye, özellikle 1989 Bahar Eylemleri ile yükselen işçi hareketinin neden olduğu görüşünde.
•••
Öyle ya da böyle…
Sonuçta, Çelik’in deyimiyle büyük ölçüde “sağ muhafazakarlar”ın kontrolündeki sendikalar yıllardır 1 Mayıs’ı kutluyor.
Kimi zaman Suriye’ye sınır harekatına destek vermek için Hatay’da…
Bazen konjonktüre uygun bir başka kentte…
İçi boşaltılsa da, amacından saptırılsa da, 1 Mayıs, “sağ muhafazakar” bir iktidar döneminde artık “Emek ve Dayanışma Bayramı” olarak yasalaştı, resmi tatil ilan edildi.
•••
Yarın 1 Mayıs…
Covid-19 salgını nedeniyle, çok uzun zaman sonra ilk kez alanlarda kutlanamayacak.
Konfederasyonlar az sayıda katılımcıyla Taksim’e çıkacak.
Kazancı Yokuşu başındaki anıtın önünde, 1977 katliamında yaşamını yitirenler anılacak.
Atatürk anıtına çelenk konacak, saygı duruşunda bulunulacak.
Günün anlam ve önemiyle ilgili konuşmalar yapılacak.
Geçmişte “komünist bayramı” diyerek 1 Mayıs’ı lanetleyenler, konuşmalarını “Yaşasın 1 Mayıs” diyerek bitirecek.
İşçiler, hastalık tehdidi altında canları pahasına çalışırken, milyonlarcası işlerini kaybederken, ücretsiz izne zorlanırken…
2020 yılı 1 Mayıs’ında, kelimenin tam anlamıyla yasak savılacak ve 1 Mayıs “kutlanmış” olacak.

Torba Kanun ve suskun sendikal hareket

/

Covid-19 salgını nedeniyle bazı ekonomik ve sosyal önlemleri içeren Torba Kanun yürürlüğe girdi.

Çalışma yaşamına ilişkin düzenlemeler de içeren bu Torba Kanun ile ilgili çok şey yazıldı, söylendi.

O nedenle, bir kez daha ayrıntılı değerlendirmeye gerek yok.

Konuyla ilgili birçok kişi, bu düzenlemenin ne tür tuzaklar içerdiğini biliyor.

Düzenlemenin çalışanları korumayı değil, bu zor günlerde bile patronlara kıyak yapmayı hedeflediği apaçık ortada.

***

Düzenleme, bir yandan üç ay süreyle işten çıkarmaların yasaklandığını söylüyor, diğer yandan İş Kanunu’nun 25/1-II’ye göre çıkarmaları bu kapsam dışında tutarak işverenlere yol gösteriyor.

Torba Kanun Meclis’ten geçmeden önce binlerce işçi işten atıldı bile…

Dahası, düzenleme ücretsiz izni yasal hale getirerek, sermayeyi kollayan bir hüküm daha içeriyor.

Üstelik, işçilerin ücretsiz izni kabul etmeyerek geçerli sebeple iş akdini fesh etmelerinin de önüne geçiyor.

***

Torba Kanun düzenlemesinde, ücretsiz izne çıkarılan işçiye yalnızca 1.177 lira verilmesi de bir başka garabet.

İşveren kısa çalışma ödeneğinden yararlansa, 450 gün çalışması olan işçiye 1.750-4.380 arası kısa çalışma ödeneği verilecek.

Ancak, ücretsiz izinle 449 gün çalışması olan işçi, günlük 39.24 liradan aylık 1.177 sefalet ödeneği alacak.

Bozdur bozdur harca…

***

Uzatmayalım…

Düzenlemede bu ve buna benzer daha birçok sorun var.

Sosyal çıkarların birçok kere ekonomik çıkarlara feda edildiği gibi, bu kez de amaç, yaşanan ya da yaşanacak krizin bedelini emekçilere ödetmek.

Ekonomik istikrar gibi bahanelerle sermayeyi koruyup kollamak…

***

İşçi konfederasyonları, düzenlemeye cılız da olsa karşı çıkan açıklamalar yaptı.

Üç konfederasyon da yaptığı açıklamalarda, özellikle ücretsiz izin düzenlemesine vurgu yaparak, önceliğin kısa çalışma ödeneğinde olması gerektiğini açıkladı.

Hürriyet’ten Hacer Boyacıoğlu’nun 10 Nisan 2020 tarihli haberine göre, TÜRK-İŞ, düzenleme içinde yer alan ücretsiz izin uygulamasının gereksiz yere kullanılmasından kaygı duyduğunu belirtti.

Hak-İş, hiçbir sınır olmadan ücretsiz izin uygulanmasının suiistimali de beraberinde getireceğini, DİSK ise, ücretsiz izin uygulamasının meşrulaştırılmak istendiğini vurgulayarak, düzenlemeye karşı çıktı. 

***

İşin ilginç yanı, hükümetin ısrarla korumak adına düzenlemeler yaptığı işveren çevrelerinden de itiraz geldi.

İşveren konfederasyonu TİSK bu düzenlemenin gereksiz olduğuna vurgu yaptı.

TİSK Başkanı Özgür Burak Akkol, üyelerini, hem çalışan için hem de işveren için daha avantajlı olan kısa çalışmaya yönlendirdiklerini söyledi.

***

Hürriyet’teki haberin bu kısmı, işçi konfederasyonu temsilcilerinin alçak sesle yakınmaları… 

Asıl çarpıcı olan, Hak-İş Başkanı Mahmut Arslan’ın sözleri.

Arslan, “Bize sunulmayan bir taslak üzerinden değerlendirme yaptığımız için kamuoyundan özür diliyoruz” diyerek durumun bir başka ilginç yanını gündeme taşıdı. 

***

“Çalışma Hayatına İlişkin Üçlü Danışma Kurulunun Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik”, 4 Nisan 2004 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Yönetmeliğin amaç maddesinde, Üçlü Danışma Kurulu’nun, “çalışma barışının ve endüstri ilişkilerinin geliştirilmesi, çalışma hayatıyla ilgili mevzuat çalışmalarının ve uygulamalarının izlenmesi, hükümet ile işveren, kamu görevlileri ve işçi sendikaları konfederasyonları arasında etkin bir danışmanın gerçekleştirilmesi…” amacıyla kurulduğu belirtiliyor. 

***

Anayasada 2010 yılında yapılan değişiklikle de, “Ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulmasında hükümete istişari nitelikte görüş bildirmek amacıyla” Ekonomik ve Sosyal Konsey’in kuruluşu düzenleniyor. 

Konsey, 2010 yılından önce birçok kez toplanmasına rağmen, Anayasa hükmü olduktan sonra bir kez bile toplanmadı.

***

Torba Kanunun içeriği bir yana, konunun can alıcı noktalarından biri de bu aslında.

Çünkü işçi konfederasyonlarının mevcut hükümet nezdinde hiçbir hükmü yok.

ESK ya da Üçlü Danışma Kurulu’nu çağırmayı düşünmüyorlar bile.

Böylesine olağanüstü günlerde, hayati bir konuda bile, danışmayı, görüş sormayı, eleştirileri değerlendirmeyi, ortak bir metin hazırlamayı bırakın, bilgi bile vermiyorlar.

***

Mevcut iktidar için işçi konfederasyonları sorun çıkarmasınlar, bu yeterli…

Suskun sendikal hareket, sistemin en büyük güvencesi.

İhtiyaç halinde destek, hatta para versinler; pompalanan hamasete uygun davransınlar… 

Onlar da bu beklentinin hakkını fazlasıyla veriyorlar. 

O halde, alan da memnun, satan da memnun…