Kategoriye Gözat

Necdet Saraç- Sayfa 8

AYASOFYA, HACI BEKTAŞ VE ÇİFTE STANDART

/
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

CHP İÇİN BAŞARI KRİTERİ İKTİDAR OLMAKTIR!

/
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

MADIMAK KATLİAMINA 15 BİN KİŞİ KATILDI!

/
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

SİYASİ DAVALAR CANLI YAYINLANMALI

/
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

SİLAH ÜRETENLER, SAVAŞ DA ÜRETİYOR!

/
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

BU ÜLKEDE İNÖNÜ VE CİNDORUK ÖRNEĞİ DE VAR!

/

Tarihler ve isimler değişse de, Türkiye’de iktidarların davranış kalıpları da kurgusu da hiç değişmiyor. 1994’deki davranış kalıbı ile 2020’deki davranış kalıbı aynı. Gücü elinde toplayanlar farklı bir yaklaşıma tahammül bile gösteremiyorlar. Kendi öngörüsüzlüklerini kabul etmek bir yana, hep çok matah bir şeymiş gibi sunmaya çalışıyorlar. Öngörüleri, evrensel hukuka bakışları güçlü ve vicdan sahibi insanları dinlemek bile istemiyorlar…
1991’de Erdal İnönü’nün özel çabasıyla sağlanan birlik sonrası SHP listelerinden milletvekili seçilen DEP (Demokrasi Partisi) milletvekillerine gösterilen tavırla, yapılan söylem arasında, aradan geçen 30 yıla rağmen hiçbir fark yok. 1991’deki SHP-DYP koalisyon hükümetinin programına da yansıyan demokratikleşmeyi dikkate almak yerine, Kürt sorununun çözümünü istemeyenler, sürekli olarak DEP milletvekillerini hedef tahtasına oturttular. Üstelik bu yalnızca sağ da yoktu, Ecevit de buna dahildi. Ecevit her fırsatta “DEP günahının sorumlusu sizsiniz” diye İnönü’yü suçluyordu…
Refah Partili Hasan Mezarcı’nın Atatürk’e ve Cumhuriyet’e hakaretten dolayı dokunulmazlığının kaldırılmasını fırsat bilen çeşitli güçler DYP ve ANAP’lıların ortak imzalarıyla 6 DEP milletvekilliğinin (Leyla Zana, Hatip Dicle, Mahmut Alınak, Selim Sadak, Sırrı Sakık, Orhan Doğan, Zübeyir Aydar ve Ahmet Türk) dokunulmazlığının kaldırılmasını meclise getirdiler.
Meclisin abluka altına alındığı, dönemin DGM Başsavcı Nusret Demiral’ın “PKK yasa dışı örgütü dağdan inmiş, yüce meclise girmiştir” dediği, dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’ın “gerekirse meclise girer alırız” dediği sırada dönemin TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un tavrı, “yapacak bir şeyimiz yok” diyenler için o gün de örnek bir davranıştı, bugün de…
Ankara DGM Başsavcısı Nusret Demiral her şeyin çok gergin olduğu bir ortamda 22 HEP milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması için fezleke hazırlamış ve bunu meclis başkanlığına göndermiş, o dönem TBMM Başkanı olan Cindoruk bu dosyaları kabul etmeyerek o dönem Başbakan olan Demirel’e geri göndermişti…
Cindoruk’un fezlekeleri reddetme gerekçesi ise ders gibiydi: “Demokrasinin içeriğine ve Anayasa’ya aykırı olan bu fezlekeyi TBMM’nin ve rejimin kimliğini savunmak amacı ve kararlılığı ile geri gönderiyorum, işleme koymuyorum.”
Nitekim Cindoruk daha sonra 2012’de bu durumu şöyle anlatır: “O zaman da söyledim: Meclis’e fezlekeleri gelirse bu parlamento büyük çoğunlukla o milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırır. Kamuoyu desteği de var ama bu yanlıştır, siyaset muhatabını kaybeder. 1994’te dokunulmazlığının kaldırılmasını istemediğim Leyla Zana ile bugün Başbakan oturup 2 saat görüştü. Henüz mahkum olmamış 8 milletvekilini Parlamento’ya getiremeyen Meclis, bir de bu milletvekillerini Meclis dışına iterse eksik bir Meclis haline gelir. Siyaset üslubunu düzeltmeli, kahramanlık kokan konuşmalar sonuç vermedi, vermiyor. Terörle mücadelede ilk iş sabırdır.”
İNÖNÜ: ÖNEMLİ OLAN DEMOKRASİYİ YERLEŞTİRMEK
Dönemin SHP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’de yalnızca HEP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına karşı çıkmıyor, RP’li Hasan Mezarcı’nın dokunulmazlığının kaldırılmasına da karşı çıkıyor ve şöyle diyordu:
“İstanbul Milletvekili Hasan Mezarcı’nın birçok konuşması, başta büyük Atatürk olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların fikirlerine ve amaçlarına karşı bir anlayış içinde olduğunu gösteriyor. Böyle bir anlayış benim siyasal görüşlerime taban tabana zıttır. İnanıyorum ki, toplumumuzun büyük çoğunluğunun sağlıklı değerlendirmesiyle de çelişmektedir. Ancak bu fikirlerin yanlışlığını göstermek, milletvekili dokunulmazlığını kaldırmakla olmaz. Atatürk ve arkadaşlarının Türkiye’de gerçekleştirdikleri devrimlerin açtığı yolda yürüyen kuşakların yılmayan çabaları, bugün ülkemizde bütün kurum ve kurallarıyla işleyen bir çağdaş demokrasiyi hayata geçirmektedir. Böyle bir demokrasinin temel niteliklerinden biri olan düşünce özgürlüğü, tamamıyla karşısında olduğumuz fikirlerin bile söylenmesine izin vermekle kendini gösterir. Bu nedenle İstanbul Milletvekili Hasan Mezarcı’nın dile getirdiği ters fikirler yüzünden dokunulmazlığının kaldırılmasına karşı oy verdim.”

Floyd sistemi sorgulatıyor

/
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

BAŞKA BİR AÇIDAN 27 MAYIS

/
Merhaba Sayın Gazete Pencere okuyucusu.
Bu içeriğin devamını görebilmeniz için sitemize abone olup yapmanız gerekmektedir.
Eğer abone değilseniz
BİZE KATILIN !

KAZANMAK MI, ÖTEKİLEŞTİRMEK Mİ?

/

Herkesle sanki adı konmamış ve yazılı olmayan bir hukuku var. Deniz Baykal’la da, Kemal Kılıçdaroğlu’yla da, Devlet Bahçeli’yle de, Bülent Arınç’la da…
Son kez kayyımla Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden alınınca, “Ahmet Türk’ün terörle ilişkisi yoktur” dediği için Bülent Arınç’ı Erdoğan’la karşı karşıya getirecek kadar da önemli bir isim…
İki kez kayyımla görevden alınan 1970’lerden bu yana, milletvekili, parti genel başkanı, belediye başkanı olarak birçok görevde bulunan Ahmet Türk’le sosyal medya üzerinden yayın yapan karantiantv’de, CHP Genel Başkan Yardımcısı Orhan Sarıbal’ın ve yazar Güler Buğday’ın da katıldığı “barış çok mu uzak” başlıklı bir program yaptım…
Siyasetin en gerekli özelliklerinden biri olan sahiciliğin onda fazlasıyla olması onun her dönem bilge adam tadında saygın bir otorite olmasını da sağlamış.
Lafı dolaştırmıyor ama konuşurken dövmüyor da. Mevcut durumu anlatmak için, 1991 yıllarda Kürt hareketiyle, HEP’le işbirliği yaptığı için çok eleştirilen Türk siyasetinin en farklı figürlerinden biri Erdal İnönü’nün sözlerini kullanıyor: “Erdal Bey’i bölücü olarak tarif edilen bizimle işbirliği yaptığı için çok eleştirdiler, o da dedi ki, yurttaşı kazansam mı iyi, ötekileştirsem mi iyi?” diyor ve davam ediyor:
“ Virüs musibeti altında hiçbir şey eskisi gibi olmayacak deniyordu, şimdi kullanılan üslup ve dil eskisinden daha kötü. İktidarda bir musibeti siyasi ranta çevirme çabası var. Birilerini düşman ilan ederek apolitik kesimleri yanında tutmaya çalışıyor. Oysa ortak değerler etrafında birleşirsek, ayrımcılık biter. Mezopotamya ve Anadolu kültürleri birbirlerinden etkilenmiş ve iç içe geçmiş kültürlerdir. Bunu ayrıştırıyorlar ve sonra bizi kimlik siyaseti yapmakla suçluyorlar. Evet, kimlik siyaseti üzerinden bu iş yürümez ama sen kimliği reddersen, inkar edersen bir ayrışma öne çıkar. Benim dilim var, kültürüm var, müziğim var. Siz bunu yasakladığınızda aslında kimlik siyaseti yapıyorsunuz. Kimliği reddettiğinizde de yan yana gelme şansını ortadan kaldırıyorsunuz. Ondan sonra kardeşiz söylemi anlamsızlaşıyor. Biz insanı değerler etrafında birleşirsek yol alırız ancak gerçeği içselleştirmeden bu iş çözülmez. Kimin Türk, kimin Türk olması önemli olan adil ve eşit özgür bir sistem yaratmaktır…”
İnsan Ahmet Türk’ü arkasından da Orhan Sarıbal’ı sonra da Güler Buğday’ı dinledikçe diyalogun ne kadar önemli olduğunu, çok iyi bir panzehir olduğunu görüyor. Kutuplaştırma, ayrıştırma ve düşmanlaştırma öyle bir noktaya gelmiş durumdaki “HDP’li Ahmet Türk’le, CHP’li Orhan Sarıbal”ın yan yana gelmesi bile bazı çevrelerde soru işareti yaratmasının ötesinde, saldırıya dönüşebiliyor ama diyalogu yürütenler kararlı olunca, eşitlik, adalet, özgürlük gibi kavramları içselleştirince
kimin ne dediği de, nasıl saldıracağı da hükmünü yitiriyor, siyasetin iki aktörü Ahmet Türk ve Orhan Sarıbal “ciddi konuları konuştuğumuz” bir tartışma programını türkü söyleyerek bitirebiliyorlar…
KAVGA ETMEDEN KONUŞMAK MÜMKÜN
Kimseyi ötekileştirmeden, kutuplaştırmadan, düşman ilan etmeden, söyleyeceklerimizi otosansüre de uğratmadan söyleyebileceğimiz bir atmosfere acil ihtiyacımız var. Hem bu programda hem de hafta sonu 3 Mayıs Dünya Basın özgürlüğü günü nedeniyle Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç’ın “karşı mahallelerden” gazetecilerin katılımıyla düzenlediği programda da bir kez daha gördüm. İktidarın bütün kutuplaştırıcı ve ötekileştirici politikalarına inat, eğer istenirse model programları üretmek mümkün. Nitekim 3 Kasım’da Maltepe’de hem de canlı yayında, çok farklı bakış açıları olan 11 gazeteci bir ilke imza atarak “kavga etmeden” kendi görüşlerine de “otosansür” uygulamadan basın özgürlüğünü “özgürce” tartıştılar…

YENİ BİR KURUCU MECLİS BUGÜN DE GEREKİYOR!

/

100 yıl sonra dönüp baktığımızda, 23 Nisan 1920’de “Kurucu Meclis”  toplanamasaymış, 29 Ekim 1923’de cumhuriyeti ilan etmek ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmak belki de imkansız olabilirmiş!

100 yıl sonra dönüp baktığımızda, İstanbul’un işgal altında olduğu, padişahın ve onun hükümetin emperyalistlerle işbirliği yaptığı, Kurtuluş Savaşı’nı başlatan Mustafa Kemal ve arkadaşları hakkında idam fermanlarının yayınlandığı, padişaha karşı gelmenin “vatana haini” ilan edildiği bir ortamda, temsil kabiliyeti çok yüksek bir “kurucu meclisi” toplamak, ülkeyi işgalden kurtarmak, bağımsızlığı sağlamak ve hilafeti cumhuriyete dönüştürmek kolay bir iş değildi!

Mustafa Kemal yalnızca, öngörüsü güçlü, siyasi ve fiziki risk alma cesareti yüksek bir lider değildi, o değişimi muhalefete rağmen topladığı meclis üzerinden yapan önemli siyasi aktördü. Onun Cumhuriyet öngörüsünün bugün bile geçerliliğini korumasının arka planında Kurucu Meclis vardır! Bu nedenle bugün bile dönüp 23 Nisan 1920 meclisini yakından incelemek gerekir. O koşullarda Türkiye Cumhuriyeti’nin gördüğü göreceği temsil kabiliyeti yüksek bu “kurucu meclis” aslında o dönemin de, bu dönemin de Anadolu’sunun doğrudan resmidir!

Her ilden (Liva’dan) 5 temsilcinin, Meclisi Mebusan ile harmanlandığı meclisin açılışına ancak 115 milletvekili yetişmiş olsa da, daha sonra bu sayı 380’e kadar çıkmıştır. 380 milletvekilinin “% 44’ü hükümetten, % 56’sı da halk tabakasından” oluşmuştur. 115 memurun olduğu mecliste, Sünni ve Alevi din adamlarının da içinde birlikte yer aldığı 69 “sarıklı hoca ve şeyh” vardır. Ayrıca 51 asker, 46 çiftçi, 37 tüccar, 29 avukat, 15 doktor ve 10 aşiret reise ağa vardır. 

Kurucu Meclis üzerinden şekillenen ve “Yüzyılın öngörüsü” diyebileceğimiz o öngörü, kul yerine yurttaşı, ümmet yerine milleti, hurafe yerine bilimi, hilafet yerine cumhuriyeti, Düyun–u Umumiye ve ekonomik bağımlılık yerine planlı ekonomiyi ve kamucu üretimi öne çıkarıyordu.
Yüzyılın öngörüsü, gökyüzündeki tanrıyı yeryüzüne indiriyor, egemenliği kayıtsız şartsız milletin yapıyordu.

Bu yüzden, bağımsızlık kadar Osmanlı saltanatının kaldırılması, İslami hilafet sonlandırılması ve 23 Nisan’ın öncelikle, Hakimiyet-i Milliye yani “Milli Hakimiye Bayramı” olarak kutlanmaya başlaması tesadüf değildir!

“Milli Hakimiye Bayramı”, bu anlayışı ülkenin geleceği çocuklara daha iyi anlatılmak için 1927 yılında çocuklarla bütünleştirilmiştir.  Çocuklarla bütünleştirilen bu bayram, “laf olsun” düzeyinin ötesine geçmiş, “Her çocuğa müsavi gıda, sıhhat ve hayat isteriz” talebi de “Her çocuğa mektep isteme” talebi de belirleyici olmuştur… 

Yüzyılın öngörüsü için, cumhuriyetçilik, halkçılık, ulusalcılık, hatta kamuculuk gibi özellikler sıralansa da onu değiştirici ve dönüştürücü kılan laik ve devrimci olmasıydı!
Onca gerici saldırının, yok etme girişiminin, önemsizleştirme çabasının içinden çıkıp bu öngörünün 100 yılı geride bırakarak bugüne gelmesinde öngörünün devrimci karakteri hep önemli bir rol oynamıştır! 27 Mayıs Anayasası’nın ruhunda, 1960-80 arasındaki “kakınma planlarında”, 68 gençlik eylemlerindeki anti-emperyalizm ve bağımsızlık vurgularında bu yan hep belirleyici olmuştur. Bu özelliklerinden dolayı bugün yani 23 Nisan 2023 önemlidir!

Yüz yıl önce Anadolu’nun bütün renklerini, etnik ve dini kimliklerini bir araya getiren, kuldan yurttaş, ümmetten vatandaş yaratan anlayış bugün koca ülkeyi, karantina koşullarında bile yeniden kula ve ümmete zorlamakta, birleşmeyi değil, ayrışmayı ve kutuplaşmayı öne çıkarmaktadır. Uyuşturucu tacirlerinin serbest bırakılması, gazetecilerin ve siyasilerin cezaevinde kalması da, CHP belediyelerinin ekmek dağıtımını bile engelleme çabaları bu anlayışın sonucudur… 

Salgına karşı etkin mücadele için de, salgın sonrası yaşanacak büyük sosyal ve ekonomik yıkımlardan çıkabilmek için de “Kurucu Meclisin” yüzüncü yılında Türkiye’nin yeni bir Kurucu Meclis’e ve demokratik bir parlamenter sistem üzerine şekillenecek yeni bir Kurucu Anayasa’ya ihtiyacı var!