/

Dindarlığın politik ahlâkı

Oturduğu sitede komşu fişlemek, ya da bir kadını cinsel içerikli hakaretlerle tehdit etmek, Filistinli bir gencin Kudüs sokaklarında gezinerek bıçaklayacak İsrailli asker aramasıyla aynı değil. Orada bir mazlumun uğradığı sistematik zulme kendi güçsüzlüğü içerisinde çaresizce yöneldiği rastgele şiddet eylemiyle karşılık vermesi söz konusu. Ama burada ne mazlum var ne de saldırganlığı haklı kılacak bir zulüm. Dolayısıyla, bir dindarın bu iki şiddet kalkışmasına da aynı nazardan bakmayacağını düşünebiliriz.

Güncel siyasete ilişkin muhalif analizler, Erdoğan’ın şahsında cisimleşen AK Parti iktidarının artık kendi çöküşünün arifesinde olduğu tespitini yapıyor. Son zamanlarda arka arkaya gelen ve gündemi yoğun şekilde meşgul eden şiddet performansları, “Komşuları fişledik, 50 kişiyi bizim aile indirir” diyen türbanlı kadın, bir kavanoz dolusu mermi gösteren sarıklı cüppeli genç, Boğaz’ın serin sularını hatırlatan İl Başkanı, “listelerden, zulalardan” haber verip “karınızı çocuğunuzu bizden nasıl koruyacaksınız” tehdidi savuran şahıs, ellerinde otomatik silahlarla poz verip toplu katliam tehditleri savuran, kim oldukları bilinmeyen kamuflaj giysili tipler, kadın politikacı ve gazetecilere yönelik cinsel çağrışımlı hakaret ve tehditler vs., çöktüğünün farkında olan iktidarın yaşadığı paniğin ve çare olarak yöneldiği sertleşmesinin gündelik yaşamdaki açığa çıkma biçimleri olarak yorumlanıyor.
Gerçekliğin tarihsel ve nesnel boyutları vardır. AK Parti iktidarı için söylenenlere de bu açıdan bakınca, belki tarihsel olarak gerçekten çökmüştür ya da çökmektedir. Yani, belki de Yirmi Birinci Yüzyıl’ın 2000 yılında değil de Doğu Bloğunun dağıldığı 1990’da başlatılması gibi, ileride de “AK Parti iktidarı 2020’de bitmişti” denecek… Ama nesnel olarak henüz böyle değil, yani Erdoğan ve AK Parti henüz iktidarda. Nesnel çöküşü tescilleyecek olan halktır; daha dar ve somut olarak, Erdoğan ve AK Parti’ye oy verip destekleyenlerdir. Onlar ne zamanki oy vermez, desteklemekten vazgeçer, Erdoğan ve AK Parti iktidarı da nesnel olarak o zaman çöker. Gerçi artık demokratik bir seçimin hayal olduğunu -haksız sayılmayacak sebeplerle- düşünenler de var ama biz zaten somut olarak sandığa gitmekten ziyade toplumsal destekten söz etmekteyiz.
Hâlâ yüzde 35-38
destek var
O halde sormak gerekiyor: Çöküşünün arifesinde olduğu söylenen iktidar, seçmen kitlesi nezdinde sahiden itibar kaybına uğruyor olabilir mi? Gündemdeki bütün bu şiddet, tehdit ve hakaret gösterileri, o kitlelerin iktidara olan bağlılıklarını çözüyor, yönetime dair kafalarındaki algıyı onlara sorgulatıyor mu?
Aslında bu soruyu, şiddet gösterilerinden evvel, modern toplumlarda iktidarla toplum arasındaki formel ilişkinin gereğine göre, AK Parti yönetiminin salgındaki uygulamaları üzerinden sormak daha doğru olurdu ama son anketler enformel siyasetimiz hakkında gereken cevabı veriyor zaten. Hafta içinde açıklanan bir ankette, katılanların ortalama yüzde 45’i bugün Cumhurbaşkanlığı seçimi olsa oyunu Erdoğan’a vereceğini söylemiş; bir genel seçim olsa AK Parti’ye oy vereceğini beyan edenlerin oranı da yüzde 43 civarı. Hadi diyelim o “yandaş” bir şirket. Sonuçların -iktidar açısından- en kötüsünde bile Erdoğan ve AK Parti’ye destek yüzde 35-38 düzeyinde. Demek ki, bırakalım on sekiz yılın bilançosunu, şu son pandemi hadisesinde yaşananlar bile, emeği değil sermayeyi gözeten ekonomik önlemler, maske dağıtma krizi vs. yoksul ve dindar kitlelerin liderlerine ve onun partisine olan içsel bağlılıklarını ve tabiyetlerini yeterince çözmemiş, iktidara dair kafalarındaki algıyı fazlaca bozmamış.
Suskunlukla geçiştirilen sıradan-kötülük
O yüzden artan şiddet söylemine, sıradanlaşmış kötülüğe de bir bakmak gerekiyor. İktidar cenahı bu şiddet söylemiyle arasına net bir çizgi çekip açık bir dille kınamış olsa, böyle bir soru belki bu bağlamda da geçersizleşebilirdi. Gerçi Bülent Arınç, “Başında örtüsü olan ve dindar olduğunu söyleyen bir kadın asmaktan, kesmekten bahsediyor. Bu kadın yüzünden millet başörtüsünden nefret edecek hale gelecek” diyerek rahatsızlığını dile getirdi. Ama kamuoyu daha ziyade, komşu fişleyen kadın ve programın yayınlandığı Ülke TV için, sonradan idare-i maslahat gereği çark edip “RTÜK ilkeleri bakımından asla kabul edilemez” dese de esasen “Darbeyi övenlerin karşısında söylenenleri biz cezalandırmak gibi bir pozisyonda değiliz” görüşünde olan RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin örneğinde olduğu gibi, iktidar seçkinleri tarafından bunların suskunlukla geçiştirilişine tanıklık ediyor.
Susmayıp konuşanlar da (mesela “Eski Fetöcü, eski PKK’lı azılı bir güruhun Erdoğan’ı savunuyoruz maskesiyle ortalığa pislik saçtığı”nı iddia eden eski AK Parti Ankara Milletvekili ve Cumhurbaşkanı’nın eski metin yazarı Aydın Ünal gibileri de) bu ölüm tehditlerine “AK Parti ve Erdoğan’a büyük zarar verdiği” için tepki gösterdiler.
Yani bu tür tehditlere kategorik olarak karşı çıkan, bunları normatif olarak kınayan bir tepki yok ortada.
Buna rağmen, muhalif cepheden pek çok insan, gündemdeki şiddet söyleminin AK Parti’ye oy veren dindar seçmende iktidar seçeneklerini gözden geçirmeye yol açabileceğini düşünmekte. Böyle düşünenler AK Parti’nin “toplumla çelişkisi”nin artık hiçbir şekilde gizlenemeyecek duruma geldiği görüşünden hareket etmekteler.
Zulüm ve insaf
AK Parti’nin toplumla -kendi seçmen kitlesinin de içinde yer aldığı toplumla- çelişik olduğu muhakkak. Ama önemli olan şu: Bu şiddet söylemleri ve gösterileri AK Parti’ye oy veren kitleler tarafından da kendileriyle partileri arasında bir çelişki olarak algılanıyor mu?
Olabilir.
Olabilir, çünkü dindarlığın politik ölçeği ahlâktır. Dindar kişiyi sıradan insan olarak reel politikadan sorumlu tutacak ahlâkî standart dinin vazettikleridir. Hak/bâtıl, sevap/günah, helal/haram şeklinde işleyen değerler sisteminde insaf/zulüm ikilemesi de dindar kitlelerin tutum ve davranışlarına rehberlik eder; tatbike ya da ihlale göre dindar seçmenin tavrında değişim yaratabilecek değerlerdir bunlar ve gündemdeki şiddet söyleminde kendinden olmayana yönelen zulüm, vazedilen insafın karşıtıdır.
Tabi bunu söylerken, dindar seçmen dediğimiz öznenin siyasal İslâm’ın kitle tabanını oluşturduğunu ve siyasal İslâm’ın da menzili maksuda erişmek için her seçeneği gündemde tutmaya meyilli olduğunu unutmuyoruz. Yine de oturduğu sitede komşu fişlemek, ya da bir kadını cinsel içerikli hakaretlerle tehdit etmek, Filistinli bir gencin Kudüs sokaklarında gezinerek bıçaklayacak İsrailli asker aramasıyla aynı değil. Orada bir mazlumun uğradığı sistematik zulme kendi güçsüzlüğü içerisinde çaresizce yöneldiği rastgele şiddet eylemiyle karşılık vermesi söz konusu. Ama burada ne mazlum var ne de saldırganlığı haklı kılacak bir zulüm. Dolayısıyla, bir dindarın bu iki şiddet kalkışmasına da aynı nazardan bakmayacağını düşünebiliriz.
Çelişki sınıfsal,
bağlılık kültürel!..
AK Parti’nin kitlesiyle çelişkisi şüphesiz ki esasen sınıfsaldır. Fakat kitlesi bunun farkında değil. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun 7 Mayıs’ta yayınladığı bir genelge bunun son örneklerinden. Bilindiği gibi, SGK bu genelgeyle Covid-19 kaynaklı hastalık ve ölümleri “iş kazası” olarak saymayacağını ilan etti. Böylelikle salgında çalıştırılan herkes, yani milyonlar, Covid-19 kaynaklı bir hastalık ve ölüm durumunda, işveren ve devlet sorumluluğundan çıkartılmış oldu.
Bu ve salgında uygulanan diğer politikalar, CHP’li belediyeleri çalıştırmama kararlılığının halk sağlığını umursamama noktasına varması ve daha nicesi, bize kendisinin iktidar seçeneğini değiştirme eğiliminde olabileceğini düşündürecek herhangi bir tepki almadı dindar kesimden. Fakat buna karşılık, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin asbestli boruların değiştirilmesi teklifinin ya da İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bütçe talebinin AK Parti ve MHP’li meclis üyelerinin oylarıyla reddedilmiş olmasına rağmen, Üsküdar’da AK Partili belediyenin bütçe talebine CHP’lilerin halka hizmet adına onay ve destek vermesi, aynı kesimde insaf karinesi üzerinden pekâlâ sempati uyandırmış olabilir.
Dindarların AK Parti’ye olan bağlılıkları ekonomik değil de kültürel sebeplerle de çözülebilir, bu mümkün. Unutmayalım ki, geçen sene yinelenen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini İmamoğlu’nun oylarını artırarak kazanmasının sebebi de ahlâkîydi, ilk seçimin gayrı adil iptali idi sebep. Ama asmaktan kesmekten söz eden dindarlar da bugün benzer bir rol oynuyor mu, şimdiden bilinmez.
Dindar kitleler bu konuda açık tavır almamayı sürdürüyorlar. Dışarıya pek bir şey söylemiyor, daha çok kendi içlerinde söyleniyorlar. Bunun da bir potansiyeli var mutlaka. Ama bunun yönünü özgür ve demokratik bir topluma doğru tayin etmek, kendini başka bir ideolojik amaçla sınırlamış olan siyasal İslam’a düşen bir görev değil, yok olma tehdidiyle karşı karşıya kalmış olan demokrasi güçlerine düşen bir görev.

0  0,00