Doğal hayat korona virüs salgınından şikayetçi değil!

Ne olduğunu ve nasıl oluştuğunu tam olarak bil(e)mediğimiz bir virüs Japonya’dan Brezilya’ya, İspanya’dan Nijerya’ya, hatta İzlanda’ya kadar neredeyse Dünyanın her yerinde ölümlere neden olmaya devam ediyor.

Ne olduğunu ve nasıl oluştuğunu tam olarak bil(e)mediğimiz bir virüs Japonya’dan Brezilya’ya, İspanya’dan Nijerya’ya, hatta İzlanda’ya kadar neredeyse Dünyanın her yerinde ölümlere neden olmaya devam ediyor.

Geçenlerde basında gördüm, yeryüzüne dağılmış bu virüsün toplam ağırlığı topu topu bir çay kaşığını dolduracak kadarmış. Hani derler ya, incir çekirdeğini doldurmaz diye, bu da o hesap! Demek ki, incir çekirdeğini doldurmayan şeyler bile uzaya açılan yolumuzu, gelişkin bilgisayar sistemlerimizi, tıp – genetik – fizik – kimya alanlarında yakaladığımız seviyeyi, kısaca ulaştığımız tüm teknolojik düzeyi, bir anda derinden etkileyebilecek güçteymiş.

Demek ki, doğa ile uyumlu olmayan, doğanın kendi işleyişi ile bağdaşmayan tüm çalışmalarımız günün birinde mutlaka bize afet, felaket, salgın hastalık olarak geri dönebiliyor. Bu bazen sel, bazen kuraklık, bazen de bazı nebat çeşidinin yok olması ile karşımıza çıkıp insanlığı cezalandıran bir süreç. İstanbul için ısrar edilen kanalı, beton doldurmaya devam ettiğimiz yaylaları, yüzlerce-binlerce karşı savla savunulan nükleer tesisleri ve Karadeniz’deki orman kıyımını tekrar düşünmek gerekiyor. Doğa ile –sanki- inatlaşarak, bir yandan ilahi güce sahip çıkar görünüp diğer yandan yeryüzünün nimetlerini yarınlara taşıyamamanın çelişkisini çözmemiz gerekiyor.

Doğanın cevabı her zaman net ve sert ama bakanlıklardan büyük şirketlere, münferit üreticilerden orman köylüsüne kadar hepimiz bunu görmemezlikten gelip doğal dengenin karnına bıçak saplıyoruz. On binlerce yıldır insanları besleyen toprak, kimyasal gübre ve zirai ilaçların yoğun kullanımı neticesinde doping yapılmış sporcu misali özelliğini yitiriyor; yararlı bakterilerini, kurtlarını, toprağı havalandıran solucanlarını, zararlı böcekleri yiyen kuşlarını kaybediyor. İlk kez karşılaştığı bir böcek için kasabaya-şehre inen köylü artık üzerinde o böceğin resminin olduğu tarım ilacını raflarda buluyor. Oluk oluk bu zehirleri kullanan üreticiler, arka bahçelerinde kendileri için doğal olduğunu sandığı sebzesini üretiyor ama ne onların ne de bizim için sayısı hızla artan kanser vakalarından kurtuluş yok.

Fütursuzca artan ihtiyaçları karşılamak adına yok edilen ormanlar, vahşi üretim döngüsü içinde ortaya çıkan hava kirliliği, pislettiğimiz hatta kuruttuğumuz göller – akarsular biz modern (!) biz çağdaş (!) biz aydın (!) insanları sonu felaketle bitecek rüyadan uyandır(a)mıyor. Ama bir yandan da doğanın bir incir çekirdeği tanesi büyüklüğündeki öfkesi bile, yeryüzündeki tüm insanları korkuyla evlerinde hapsediyor, onu ve tüm canlı çeşitliliğini ortadan kaldırmaya yeterli olan gücünü hissettirerek neler yaşatabileceği hakkında –anlayana- fikir veriyor.

On binlerce yıldır insanları besleyen toprak, kimyasal gübre ve zirai ilaçların yoğun kullanımı neticesinde yararlı bakterilerini, kurtlarını, toprağı havalandıran solucanlarını, zararlı böcekleri yiyen kuşlarını kaybediyor. İlk kez karşılaştığı bir böcek için kasabaya-şehre inen köylü artık üzerinde o böceğin resminin olduğu tarım ilacını raflarda buluyor. Oluk oluk bu zehirleri kullanan üreticiler, arka bahçelerinde kendileri için doğal olduğunu sandığı sebzesini üretiyor ama ne onların ne de bizim için sayısı hızla artan kanser vakalarından kurtuluş yok

Her zaman suç hayvanlarda!

İlginçtir, başımıza gelen tüm melaneti bir de utanmadan hayvanlara yüklüyoruz. 2004 yılındaki kuş, 2009’daki domuz gribi yüzünden yüz binlerce kanatlı hayvanı öldürdük. Aids için maymunları, ebola için sivrisinekleri suçladık. Geçmişteki veba ve kolera salgınları fare-sıçan gibi hayvanlarla geldi ama bu diğer yandan da pisliğin bir yansımasıydı. Şimdi de Covid-19 için suçluyu bulduk ve yarasaları idam sehpasına çıkardık. Doğa hazinesi ormanlardaki yaşam alanlarına beton döktüğümüz yarasalar, balık kalmadığı için evrim geçirerek şehrin çöplüklerinde yaşam alanı arayan martılar sanki bizlerle şehirlerde yaşamaktan memnunlarmış gibi varsayımlar çıkarmaya başladık.

Süper güçlerin de, irili ufaklı bütün devletlerin de ciddi bir şamar yemeden harekete geçebilecekleri kanısında değilim ama çok kişinin yazıp çizdiği ve söylediği gibi, iyimser bir ihtimalle de olsa, insanlığın bu salgın günlerinde yaşadıklarından çıkaracağı dersler olacaktır. Şu bir gerçek ki, Dünyadaki huzur ve mutluluğumuzun tüm bitki ve hayvan çeşitliliğinin sürdürülebilirliği ile mümkün olabileceğini ergeç ya biz anlayacağız ya da doğanın diğer yüzü bize bunu daha sert bir şekilde tekrar gösterecek. Şu an yaşamda olan bizler, belki göremeyiz ama doğanın zaman sorunu olmadığı için gerekli cevabı vermek için acele etmeyecektir.  Çünkü onun için yüz yılların, bin yılların, on binyılların, yüz binyılların önemi yok; öcünü almak için vakti de var, sabrı da var, gücü de var.

Başımıza gelen tüm melaneti utanmadan hayvanlara yüklüyoruz. 2004 yılındaki kuş, 2009’daki domuz gribi yüzünden yüz binlerce kanatlı hayvanı öldürdük. Şimdi de Covid-19 için suçluyu bulduk ve yarasaları idam sehpasına çıkardık. Doğa hazinesi ormanlardaki yaşam alanlarına beton döktüğümüz yarasalar, balık kalmadığı için evrim geçirerek şehrin çöplüklerinde yaşam alanı arayan martılar sanki bizlerle şehirlerde yaşamaktan memnunlarmış gibi varsayımlar çıkarmaya başladık

Bizler evde sıkıldık ama doğal hayat nefes aldı

Düşünsenize, yeni tip koronavirüs salgını nedeniyle alınan önlemler sonucunda şu kısacık süre içinde sokağa çıkmayınca neler olmuş neler! Venedik’in büyük kanal bölgesine kuğu ve yunusların geldiği görülmüş. Yunuslar Galata köprüsünün yanına kadar gelmiş, Fransa’nın çok yerinde şehir merkezine inen yaban ördekleri keyif çatmış. İngiltere’nin Liandudno kasabasına ve Çemizgezek merkezine yaban keçileri inmiş. Hindistan’ın Kerala bölgesinde nesli tükendiği sanılan, 1990 yılından bu yana kimsenin görmediği Misk kedisi şehrin caddelerinde poz vermiş. Şili’nin başkenti Santioga’nın normal zamanda insan selinden geçilemeyen caddelerinde görüntülenen 1 yaşındaki bir puma, doyasıya koşup oynayarak şehrin keyfini (!) sürmüş. Yani şu bir gerçek ki, insanlığın kirli eli kısacık bir süre için bile olsa ortadan kalkınca doğa yaralarını sarmaya hemen başlıyor, hızla kendini onarıyor. Kimse dokunmasın, insanlar elini ayağını çeksin, 40-50-70 yıl içinde İstanbul’un, Ankara’nın göbeğindeki insan seli ile dolup taşan merkezlerde ormanları oluşur, akarsularımız tekrardan kendine gelir, Haliç temizlenir, Ayvansaray’ın bir asır önce türkülere dize olan altın sarısı kumsalı tekrar oluşur. Anadolu kaplanları tekrar sürüler halinde dolaşmaya başlar, geyikler Anadolu’ya geri döner.   

Hindistan’da sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte 1990’ lardan bu yana kimsenin görmediği hatta nesli tükendiği sanılan Malabar misk kedisi Kerala bölgesinde sokaklarda görülmüş.

Milliyetçiliğin ve vatanseverliğin dağlarındaki yaban hayatının özgürlüğü ile yaşatılabileceğini, maddi çıkar gözlükleriyle bakılmayan gelişkin ormanlarında, paranın değil, çiçeklerinin kokusunun kutsal kabul edileceği bir ülkede daha doğru bir zemine oturacağını düşünüyorum. Parti programlarında ve seçim söylemlerinde jeolojik ve arkeolojik değerlere atıfta bulunacak siyasal öngörü içinde vatanseverliği aramak gerekiyor. Yaşanılan topraklara kök salarak bağlanmanın, yarınlara taşınacak ekmeğin de, kültürün de anca doğal değerler ile önem kazanacağını hem siyasi partilerin programına, hem de her birimizin kafasına sokmak gerekiyor. Orman köylüsüne 3-5 yıllık aralarla sözde ağaçsızlandırılan yerlerden tapu tahsis ederek ayakta duran siyasetimiz, bu tür bir çıkar ilişkisine gerek olmadan da, erdemli olarak oy alınabileceğine inanmalı. Halk dalkavukluğu ile gelinecek yerin yıkım olduğu, ormansızlaşan, yabani hayvan ve bitki çeşitliliğinden yoksun kalan toprakların önce yöre halkına zarar vereceği bilgisi doğal felaketler yaşamadan idrak etmemiz gerekiyor.

Vatanseverliği çıkarla, milliyetçiliği lafla, yarınları hamasi söylemle aramanın getireceği yıkım artık kapımızda! Silah, (pardon, savunma) sanayinin güçlendirilip savaşacak yeni düşmanlar aranmasının -olsa olsa- yeni kayıplara, gözyaşlarına ve ekonomik sıkıntılara yol açacağını artık hepimizin anlaması gerekiyor. Teknolojinin insancıl, ülke kaynaklarının adil ve insanların mutluluğu için kullanılacağı yarınlarda yaşamak arzusuyla…

Güzellikleri biriktirmenizi dilerim!..

HAZIRLAYAN: İrfan Yalın

0  0,00