DÜNYANIN EN BORÇLU ÜLKESİNİN ALACAKLILARI

Sisteme dahil ederek bireyleri “ya kazık at ya kazık ye” noktasına taşımak ve onu orada tutmak bir ülkeye yapılacak en felaket harekettir. Bu bizim başımıza geldi. Fakat kitlesel bir dolandırıclık ağı sürdürülebilir değildir. Korkmadan söylemek lazım; “Kardeşim seni ve sevdiklerini dolandırcılığa iten bir sistem var. Bunu çözersek sen de sevdiklerin de kazanacak. Hırsız olmadan da kazanabiliriz!”

Ekonomi ile igili bazı uluslararası raporlarda ülkelerin borçları sıralanır. İşte “ABD’nin borcu şu kadar, Almanya’nın alacağı bu kadar, Türkiye’nin borcu şu kadara çıktı” şeklinde. Keşke uluslararası bir liste olsa, ülkelerin kendi vatandaşlarına asıl borçlu oldukları konuları da tam görebilsek. Parasal borç önemli de, çok daha önemli bir borçtan bahsediyorum. Bugünlerde iliklerimize, kemiklerimize kadar hissettiğimiz ama bir türlü adını koyamadığımız o borç.

Türkiye, milyonlarca insana gençlik borcu olan ülke. Milyonlarca insana çocukluk, milyonlarcasına yaşayamadığı kadınlığı borcu olan ülke. Ataerkil etiket ve mahalle baskısının altında cinsiyetçilik yapmaya zorladığı adamlara insanlık; cinsel tercihi ve yönelimi nedeniyle taşladığı, hedef gösterdiği bireylere özgürlük borçlu.

Binlerce şarkıcıya söylemedikleri şarkıları, yüzlerce ozana yakamadığı türküleri borçlu. Yüzbinlerce öğretmene biraraya gelemediği öğrenciyi, yüzlerce gazeteciye yazamadığı haberi, sayısız heykeltraşa yapamadığı heykeli, birçok şaire okuyamadığı şiiri borçlu.

Binlerce anneye sevemediği evladını, binlerce maden işçisine evine sağ dönmesini borçlu. Ailelere bir baba, en yakın dosta bir dost; seven kadına bir eş borçlu.

Hep rakıdan alınan vergileri konuşuruz da, rakı içmeye neden olan asıl alacakları niye hiç söyleyemeyiz? Dertlendirdiği insanlara sağlık borçlu bu ülke. Doğduğu topraklardaki denize giremeyen halkın alacağı denizleri var, üzerinde kuramadığı evini de alacaklı bu insanlar. Kendi ülkesinde bir araba almak için 20 yıl çalışmak zorunda olduğundan; herkese bir araba borcu var ülkenin. 

Çifçiye ekeceği tarlayı, işçiye çalışacağı fabrikayı borçlu. İçi boşaltılan üniversitelere gönderdikleri gençlere eğitim, yoksulluktan olamadığı tedavisi için sağlığını kaybedenlere birer sağlık borçlu.

Gerçeği söyledi diye katledilen aydınlara bir can borçlu.

Ülkede bazı babalar bile çocuklarına verdiği borcu istiyor. Birkaç yüz lira alacaklar için bile bıçaklar, silahlar konuşuyor. Mahkemeler açılıyor, icralar veriliyor. Farkında mısınız, asıl alacağımız; bizim en önemli alacağımız için birkaç insan ve grup dışında kılını oynatan yok.

KRAL ÇIPLAK!

Çok büyük bir problemimiz var. Hepimizin bildiği ancak söyleyemediği. Siyasilerin tespit ettiği ancak çözmek yerine belki de faydalanılan bir problem. Öyle bir sistem yaratıldı ki, ayakta kalmak için kuralına göre oynamaktan başka seçenek neredeyse kalmıyor. Esnafsan stok yapmak zorundasın, taksiciysen turist dolandırmak, iş insanıysan vergi kaçırmak, pazarcıysan kötü ürünü iyi diye satmak, memursan işini bilmek, çiftçiysen ekilmemiş yeri ekilmiş gibi gösterip kredi almak, gazeteciysen patrona yalakalık yapmak, holding sahibiysen iktidara yaltaklanmak, emlakçıysan kötü ev kakalamak, sanayiciysen işçinin sigortasını yatırmamak ve ne iş yaparsan yap mutlaka kazık atmak zorundasın!

Öyle bir rejim inşa ettiler ki bu dolandırıcılık veya hırsızlık, adına ne derseniz deyin önce makul oldu şimdilerde ise meşru hale getirildi. Ülkede ya kazık atacaksın ya da kazık yiyeceksin! Ortası yok. Kimse sana neden turist dolandırdığını, işçi kovup ucuza sığınmacı çalıştırdığını, kötü gıdayı iyi diye vatandaşa kakaladığını, vergi kaçırdığını, ihale kapattığını, işe gitmeden maaş aldığını sormuyor. Sormadığı için de bu sisteme giren her vatandaş rejimin suç ortağı haline geliyor. Sormaya kalkanın da defterini anında dürüyorlar.

“Çalıyor ama yapıyor” kafasının temelinde tam da bu var. Kendi dünyalarındaki gibi insan profilleri ve değerleri yarattılar. Bakın bunun cehaletle ilgisi yok. Genelde cehaletle, şark kurnazlığı birbirine karıştırılıyor bizde. Örneğin geçenlerde bir pazarcı çıktı, iktidara sonuna kadar destek verdi ve “Ben de çalıyorum” dedi. Bu adamı diğerlerinden ayıran şey, sadece itiraf etmiş ve bir nebze ‘dürüst’ olmuş olması. Adam cahil değil birader, dümdüz hırsız işte. Bunu da cehaletle, yoksullukla kapatmaya çalışmak hem komik hem de manasız. 

Peki burada suçlu kim? Rejim mi, vatandaş mı, yönetenler mi? Yoksa hepsi aynı anda mı? Fransa’da enflasyon yüzde 6 oldu diye yüzbinler Paris sokaklarına doldu. İçlerinde beyaz yakalı, mavi yakalı, orta sınıf, genç, yaşlı, akademisyen, çiftçi ve toplumun her kesiminden insan vardı. Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan Annie Ernaux da göstericiler arasındaydı. Paraya ihtiyacı olsun olmasın Fransa ayaktaydı. Peki bizde TÜİK’e göre yüzde 84, ENAG’a göre yüzde 160’larda olan enflasyona rağmen neden çıt çıkmaz? Bunu salt rejim korkusuyla açıklamak kolaycılıktır. Bununla yüzleşmemiz gerekmiyor mu? Bizi Fransız vatandaşlarından ayıran özellikleri konuşmamız, bununla da yüzleşerek artık “kral çıplak” dememiz lazım değil mi? Bu ne işe mi yarar? Bu yüzleşme hem sahte bir ilizyonu yıkar, hem de yeni bir siyaset ve kültür inşa etmemize ön adım olur. 

Çünkü bu ülke, vatandaşlarına onurları ile insanca bir yaşam borçlu. Sisteme dahil ederek bireyleri “ya kazık at ya kazık ye” noktasına taşımak ve onu orada tutmak bir ülkeye yapılacak en felaket harekettir. Bu bizim başımıza geldi. Şu anda asıl konuşmamız ve yüzleşmemiz gereken temel mesele bu. Bu sisteme ister gönüllü, ister gönülsüz katılmış bireylerin kendi kendilerine davranışlarını değiştirmesi söz konusu dahi değildir. Vatandaşlardan verdikleri oyu, seçimlerini değiştirmeleri için her türlü manevra yapılıyor. Bir vatandaşın oy tercihini değiştirmesi için önce kendisiyle yüzleşip; kendinde bir değişim adımı atması lazım değil mi? Bireylerin önemli bir kısmı elbette önce kendi çıkarları doğrultusunda oy tercihlerini kullanır. Bu da normaldir, beklenendir. Fakat kitlesel bir dolandırıclık ağı sürdürülebilir değildir. Korkmadan söylemek lazım; “Kardeşim seni ve sevdiklerini dolandırcılığa iten bir sistem var. Bunu çözersek sen de sevdiklerin de kazanacak. Hırsız olmadan da kazanabiliriz!”

Bu aynı zamanda bir kültür inşa etmektir. Bir dil geliştirmektir. Vasat ortaklığının alanını daraltmaktır. Atağa kalkarak karşı tarafı savunmaya itmektir. Uyuyan bir halkı uyanması için dürtmektir. İnsanları komutla hareket eden zombiler yapmak isteyenlere en yalın haliyle karşı durmaktır. Bunun sonucunda da duygusal kolektif bir gerçeklik oluşur. Seçmenlerin salt ekonomiye bakarak oy vermediği artık bariz bir gerçek. Seçmenler duygularıyla da oy kullanıyor. Ve bu, sonuçları değiştirir. Çok büyük yalanlar inşa ederek belki bir süre kazanırsınız ama en küçük gerçeği inşa ederseniz değişim yaşarsınız. Değişmesini istediğimiz ülkede, değişime insandan başlamak zorundayız.

ÖZ’et olarak; insan olarak yaşamak isteyen milyonlara, onurlu bir yaşam borçlu olan ülkemizde “Kral çıplak” demek de hepimizin borcu.

Çünkü dünyanın en borçlu ülkesinin alacaklıları, yine o ülkenin insanları...

Önceki ve Sonraki Yazılar
Seyit Tosun Arşivi