Öner Günçavdı

Öner Günçavdı

Enflasyonda bizi ne bekliyor?

Gelecekte bir gün, içinde bulunduğumuz 2022 yılına bakıldığında, bu yılın en belirleyici özelliği uzun bir uykunun ardından “enflasyon canavarının” tekrar uyanmasıdır. Hatta iktidarın uygulamalarıyla bu canavarın uyanık kalması yönünde de her türlü imkânın yaratıldığı bir yıl olmuştur. Enflasyon cephesindeki başarılarıyla kamuoyu desteği elde eden AKP iktidarının, enflasyon konusunda bugünlerde gösterdiği performans da kendi iktidarını zayıflatan ve kamuoyu desteğinin azalmasına yol açan bir faktör olmaya başlamıştır.

Türkiye kendine benzer ülkelerden farklı olarak, çok uzun süre yüksek enflasyonla barış içinde yaşamayı sürdürebilmiş bir ekonomiydi. Değişen dünya şartları, ülkenin bu konuda inisiyatifi ele almasına ve enflasyonla ciddi bir mücadeleye girmesine neden oldu. 1999 yılındaki Büyük Marmara Depremi’nin tüm toplumda oluşturduğu birliktelik ve dayanışma ruhu bu mücadele için seçilen politikaların uygulanabilmesi için olumlu bir ortam oluşturdu.

Ancak bu ilk deneme hüsranla sonuçlanarak, 2001 krizine giden yolun önünü açtı. 2001 krizinin ardından uygulanan politikalar ve uluslararası mali piyasalarda hüküm süren elverişli konjonktürün de etkisiyle, o günlerde Türkiye enflasyon cephesinde önemli bir başarıya imza attı. Aşamalı bir şekilde enflasyon tek haneli düzeylere çekilebildi. 2002 yılının Şubat ayında yüzde 78,3 olan Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) enflasyonu, 2003 yılının Mart ayında yüzde 25,7, ardından 2004’ün Mayıs ayında da yüzde 5,7’ye çekilebildi. İnkâr edilemez şekilde bu, AKP yönetimi altında elde edilmiş en önemli iktisadi başarılarından biriydi. Bu başarı ekonomide ciddi bir refah artışı ve beraberinde gelir eşitsizliklerinde iyileşmeyi getirdi. Siyasi iktidar bunun karşılığını seçimlerde elde edilen başarılarla aldı.

Kanımca bu başarıda iki önemli faktör rol oynadı. Bunlardan ilki dünya mali piyasalarında oluşan ucuz likidite bolluğu ve bunun bizim gibi likidite kısıtı altında kıvranan ülkelerde, enflasyona başvurmadan mali kaynağa erişebilme imkânı sunması. İkincisi ise o günkü hükümetin makroiktisadi istikrarı bozucu davranışlardan ve politika uygulamalarından özenle kaçınması ve enflasyonla mücadele etmek için ortaya konulan politikaları tavizsiz uygulamasıdır. Yani oyunu kuralına göre oynamasıdır.

Bugüne bakıldığında, bu koşulların her ikisinin de ortadan kalktığını görüyoruz. Uluslararası mali piyasalardaki konjonktür o günlerin tersine dönmüş durumdadır ve Türkiye dünyadaki mali kaynaklara yeteri kadar erişim imkânı yoktur. Büyümeden taviz veremeyen siyasiler, bu büyümenin finansmanında güçlük çekmektedir ve enflasyon bir finansman yolu olarak tekrar gündeme gelmektedir. Öte yandan bu kaynakların maliyetleri de hem dışsal nedenlerden, hem de ülkenin kendi ekonomik ve siyasi belirsizliklerinden dolayı artmıştır.

Ama çok daha önemlisi, ortamda enflasyonla mücadele için uygulanan bir politika yoktur. Böyle bir mücadelenin iktidarın önceliği olup olmadığı ise kamuoyu bakımından belirsizdir. Çok daha kötüsü, ekonomi yönetiminde uygulanan birtakım politikaların, bırakın enflasyonu kontrol altına alıp düşürmeyi, aksine daha da artıracak nitelikte uygulamalara yol açmasıdır. Örneğin yüksek kur politikasında olduğu gibi.

İktidar ekonominin erişiminde sıkıntı çektiği dövizi ihracat yoluyla elde edebilmeyi amaçlarken, bunu yüksek kur politikası ile Türk sanayisini rekabetçi kılmaya çalışarak gerçekleştirmeyi düşündü. Ama bunu yaparken, ülkemizdeki sanayinin ithal girdi bağımlılığını dikkate almadı. Artan kur, üretim maliyetlerinde de ciddi artışlara yol açınca, arzulanan ihracat gelirlerine erişebilmekte zorlanıldı. Ama iktidar, ülke ekonomimizin yapısal bir özelliği olan “kur geçişkenliğinin” önünü alamadı.

Her şey bir yana, yüksek kur düzeyi üretim maliyetleri ile birlikte tüketim mallarının fiyatlarını da etkilemeye başlayınca, enflasyonda da önlenemez, hatta “gizlenemez” bir sıçrama meydana geldi.

Kamuoyunda enflasyon tartışmaları bir süredir devam etmekte, ama ulaştığı boyut ilk kez 3 Ocak 2022 tarihinde açıklanan 2021 yılı TÜFE endeksinde bu denli açık bir şekilde görülebildi. Yıllık TÜFE enflasyonunun yüzde 36,1’e ulaştığı 2021’in Aralık ayında; ÜFE ise yüzde 79,9 seviyesine çıktı. Aslında bu sonuç iktidarın uygulamakta olduğu “yüksek-kur-çekişli-ihracat modelinin” de çöküşüne işaret etmekteydi. Her ne kadar kamuoyu beklentileri 2021 yılı enflasyonunun yüksek çıkacağı yönünde olsa bile, TÜİK tarafından açıklanan bu düzeyde bir rakam herkesin beklentilerinin ötesindeydi. Anlaşılan bu, iktidar için de sürpriz bir açıklama olmuş ki, sonucunda TÜİK başkanı görevden alındı.

Bu atamanın arkasından, bugün açıklanacak olan enflasyon rakamları, daha önce olmadığı kadar önem arz eder duruma geldi. Kamuoyu her zamanki gibi bölündü. Bir kısmı yeni başkanın, giden başkanın bir önceki ay açıklamış olduğu enflasyonun kontrol edilmesini kolaylaştıracak bir müdahale ile enflasyonu olduğundan daha düşük açıklayacağını düşünür hale geldi. Ancak benim kanaatim, yeni başkanın bu aşamadan sonra böyle bir girişimde bulunmayacağı yönünde. Zaten böyle bir müdahale sonunda açıklanacak rakamın da inandırıcılığı düşük olacak ve gelir gelmez başkanı ciddi tartışmaların öznesi haline getirecektir. Buna kanımca gerek de yok.

Peki, şimdi soru şu? Bu aşamada enflasyonu ne beklemeli?

Bunun için İTO’nun hafta başında açıkladığı İstanbul’a yönelik enflasyon rakamları önemli bir gösterge. Grafik 1’de TÜİK ve İTO’nun yıllık bazda açıkladığı enflasyon verileri birlikte gösterilmektedir. Aslında her iki serinin de çok fazla ayrışmadığı, benzer eğilimler gösterdiği çok açık. Bu nedenle İstanbul enflasyonu Türkiye enflasyonu için öncü bir gösterge olduğu kabul edilebilir. Örneğin geçen ayki TÜİK’in açıkladığı enflasyon yüzde 36,1 iken, İTO enflasyonu yüzde 34,2’ye işaret etmişti.

İTO bu kez ocak ayına ilişkin İstanbul Geçim Endeksinde yıllık bazda görülen fiyat artış oranını yüzde 51 olarak açıkladı. Aylık olarak bu yüzde 13,8’lik bir artışa tekabül etmektedir. Bu son 19 yılda görülen en yüksek artış.

Benim beklentim TÜİK’in bunun üzerinde bir rakam açıklayacağı yönünde. Yıllık bazda yüzde 51’in, aylık olarak da yüzde 13,8’in üzerinde bir rakam açıklanmasının olası olduğunu düşünüyorum. Ancak ülke ekonomisinin asıl sorunu bu enflasyonun isabetli olarak tahmin edilmesi değil. Artık bu düzeylere ulaşmış olan enflasyonun nasıl dizginleneceği. Bu yönde bir iradenin ortaya konulup konulmayacağı. Asıl sorulması gereken sorular bunlar.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Öner Günçavdı Arşivi