GAYRİMÜSLİMSİZLEŞTİREMEDİKLERİMİZDEN MİSİNİZ?!

Eril, ergen ve şoven kurmacaların ataerkil bir hiddetle yandaş kanallardan zehir gibi üzerimize boca edildiği şu günlerde feminen bir duyguyla, ergin bir üslupla, kültürel çoğulluğu adeta ana şefkatiyle kucaklarcasına kotarılmış KULÜP, “şanlı bir geçmiş” şalıyla üstü örtülü tarihimize dair sarsıcı bir büyübozumu hikâyesi… Diriliş-Ertuğrullar, Kuruluş-Osmanlar, Alparslan-Büyük Selçuklular… Bunları önümüze sürenlere, “Geçin Efendiler bunları, geçin bir kalem” deyin… Ve izleyip gözünüzü kırpmadan, zihninizin pencerelerini açarak KULÜP’ü, ardından da “Biz, gayrimüslimsizleştiremedikleriniziz Efendiler” deyin!..

Modern dünyanın hemen her köşesinde olduğu gibi bu toprakların ulus-devletleşme macerası da hiç mi hiç sütten çıkmış ak kaşık değildir. Geç Osmanlı döneminden Cumhuriyet’e bir süreklilik içinde günahlar-lekeler-suçlarla, elbette diğer taraftan da acılar-elemler-kederlerle dolu bir macera bu. Bunlarla yüzleşmedikçe, hesaplaşıp helâlleşmedikçe gerçek anlamda barışçı, çoğulcu, sağlıklı bir demokratik geleceğe uzanmamız mümkün değil ve de hiç mümkün olmayacak.

Burada uzun uzadıya, enine boyuna, derinlemesine detayına aktarma imkânımız yok ama konunun uzmanı ve resmî tarihe ram olmamış hocalarımız, meslektaşlarımız, dostlarımız yıllardır bunu yapıyor, yazıyor-anlatıyorlar: Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye Cumhuriyeti adı altında resmîleşen ulus-devlet, siyaseten “gayrimüslimsizleştirme” pratiğiyle boşaltılmış bir satıhta neşvünema bulmuştur.

Amerika denilen kıtada toprak nasıl Amerika Yerlileri’nden arındırılarak nihayetinde bir federal ulus-devlete zemin hazırlandıysa, Avustralya’da toprak nasıl Aborjinler’den arındırılarak nihayetinde parlamenter-monarşik mahiyette bir federal ulus-devlete doğru yol tutulduysa, bu topraklarda da üniter Türk ulus-devletine yol, 19’uncu yüzyılın son çeyreğinden itibaren benzer doğrultuda işlerlikte olmuş siyasi bir etno-dinsel arındırma pratiği ardından açılmıştır. (Müslüman etnik azınlıklara yönelik siyasi-askeri “te’dip-tenkil-tehcir” uygulamaları burada konumuzun dışında.)

Sultan II. Abdülhamid’in Hamidiye Alayları’ndan İttihat ve Terakki’nin Teşkilât-ı Mahsusa’sına kadar açılan yelpazede bir süreçtir bu. Birinci Dünya Savaşı sonrası İmparatorluğun yıkımını izleyen Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kurulum sürecinde de kâh karşılıklı savaştan kaçanlar ve gelenler, kâh resmî mübadeleler, kâh göç ve iskân politikaları-kanunları eşliğinde gayrimüslimsizleştirme devam etti.

Ermeniler ve Rumlar silindi-eritildi-göçertildi. Yahudiler sindirildi, sindi, içine kapandı.  

Demografik, ekonomik ve kültürel gayrimüslimsizleştirme

Gayrimüslimsizleştirmede başlıca üç etap ayırt edilebilir: Demografik, ekonomik, kültürel…

İlk etap ağırlıklı olarak, yukarıda da işaret edildiği üzere, geç Osmanlı döneminde II. Abdülhamid ve İttihat-Terakki yönetimlerinde vuku buldu. Cumhuriyet döneminde de Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları ve Kıbrıs’ta olup bitenlerin yansımaları ile tedricen devam ettiği söylenebilir.

İkinci etap, birinciyle de bağlantılı olarak, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e süreklilik içinde gayrimüslim burjuvazinin tasfiyesini hedef alan siyasi karar ve uygulamalar doğrultusunda, devlet güdümünde bir millî burjuvazinin palazlanmasını sağlamaya yönelik şekilde tamamına erdirildi.

Kültürel olarak gayrimüslimsizleştirme ise dil, eğitim, sanat, edebiyat, yeme-içme, sosyalleşme ve “temaşa” yani eğlenceye kadar gündelik hayatın her santimetrekaresine nüfuz edecek şekilde resmî-sivil inisiyatif, güdümleme ve bezdirmelerle gerçekleştirildi.

“Şu eğlence sektörünü gayrimüslimlerden kurtarsak!”

Geçtiğimiz hafta sonu, ilk iki tür gayrimüslimsizleştirmenin acılarına-yaralarına dokunmayı da ihmal etmeyen, ama esasen bu topraklarda biraz daha az ele alınmış üçüncü tip “kültürel gayrimüslimsizleştirme” gerçeğinin üzerine cesaretle giden bir dönem dizisi “cayır cayır” önümüze düştü! Yukarıda yazdıklarımı hiç soğutmadan, belirtilenlerle organik bağlantısını kurmak üzere hemen ondan bir kesitle devam edeyim:

(Dikkat! Yazı bundan sonra bol miktarda ‘spoiler’ içerir.)

“-Orhan Bey, kutlarım, sizin gibi böyle on seçkin beyefendi olsa da, bu işe soyunsa da eğlence sektörünü şu gayrimüslimlerin elinden kurtarsak diyorum. Geçen gece malumunuz, Kıbrıs’taki olaylar… Rumlar tüm İngiliz binalarına saldırmış.

-İşittim. Fakat Rum vatandaşlarımızın sağduyusuna itimat edebiliriz kanımca.

-Göreceğiz!.. Yeri gelmişken, madem böyle bir mekânla eğlence sektöründeki gururumuz oldunuz, sizi kurul kararıyla Yılın Türk Müteşebbisi ödülüne namzet göstermek isteriz.

-Teveccühünüz!

-Lâkin sizden tavsiye babında bir ricam olacak. İşletmenizdeki çalışanların tamamı Türk olsa daha iyi olmaz mı?

-?! ?! ?!..”

Yakın tarihe gayrı-resmi, eleştirel bakış

Netflix’te başlayan, Zeynep Günay Tan yaratısı KULÜP dizisinden bir diyalog bu.

Ve bize, yola İslamcılık diye koyulup tam bir “post-İslamik” saadet zinciri batağına batmış, sonuçta da beka kaygısıyla 1980’lerin cunta rejiminin “Türk-İslam Sentezi” resmiyetine bir “İttifak”a sığınarak ricat etmiş dinbazlığın devr-i iktidarında;

O iktidara yârân kanallarda ucuz-şövenist tarih güzellemesi yapan dizilerden geçilmezken ve kimse de başka türlü bir şey yapmaya cesaret edemezken;

Hayli yüreklice, son derece kaliteli-seviyeli-dengelice, hem iç acıtan hem iç ısıtan hem hüzünlendiren hem güldüren hem derin derin efkârlandıran hem şen şakrak eğlendiren akışıyla seçkinleşmiş halde, bir gayrı-resmi ve eleştirel yakın tarih değerlendirmesi sunuyor.

Aslında dizinin anlatı dairesinde bu toprakların pek çok “ötekileştirme” sorunsalına dokunuşlar, vurgular, karşı çıkışlar var. Fakat dairenin merkezinde “gayrimüslimsizleştirme”ye dönük hiç mi hiç sakıngan olmayan, dosdoğru, damardan bir sorgulama var.

Sinemada Tomris Giritlioğlu üçlemesi “Suyun Öte Yanı” (1991), ama özellikle “Salkım Hanımın Taneleri” (1999) ve “Güz Sancısı”nın (2009) KULÜP’le aynı güzergâhta değerlendirilebilecek ilk akla gelen örnekler olarak zikredilmesi gerekir. Ama böylesi, dizi film formatında ve bu ölçüde sanırım daha önce karşımıza çıkmadı.

“Matilda! Once again, Matilda!..”

Hikâyemiz 1942 Varlık Vergisi zulmünün uygulamada olduğunu ilerleyen bölümlerde anlayacağımız bir noktadan, 17-18 yaşındaki Sefarad Yahudisi Matilda Aseo’nun (Selin Hasar) korkunç bir acı ve hüzün yüzüne sinmiş halde işlediği cinayetin ardından cezaevini boylamasıyla açılmakta. Aradan 17 yıl geçtikten sonra çıkan genel afla (demek ki 1950’lerin sonlarındayız) o acıyı ve hüznü artık benliğine-suretine katık etmiş olgun bir kadın görünümünde özgürlüğe adım atan Matilda (Gökçe Bahadır), hayatının mahvolduğu yere, Galata’ya yol tutar. Fakat kalmaya niyeti yoktur. Hedefi, maziyi kalbinde derin ve onulmaz yara kılmış İstanbul’u terk edip İsrail’e yerleşmektir.

Gel gelelim geride bırakacağı canından bir parça vardır: Onu katillikle annelik arasında kıskaçlayan; o hapsi boylarken doğmuş, sonrasında yetimhanede annesinin varlığından habersiz büyümüş; içi pare pare ama yine de bir billur tanesi gibi ve 17 yaşının tüm neşesi-asiliği-delişmenliğiyle kızı Raşel, yahut “Türkçe” adıyla Aysel (Asude Kalabek).

Lâkin evdeki hesap çarşıya uymaz, Matilda kızının bir hırsızlık suçlamasıyla hapsi boylayıp kendisinin kaderini paylaşma riski karşısında duraksar. Ayrıca bu riski yaratan ve ona hastalıklı bir şekilde, görünürde nefret ama derinden derine tutkuyla bağlı olduğu hissedilen esrarengiz bir adam, bir gece kulübünün personel müdürü Çelebi’nin (Fırat Tanış) tehdit ve şantajlarıyla hiçbir yere kıpırdayamaz olur. İsrail defterini kapatır, kızının borcunu ödemek için Çelebi’nin zoruyla “Kulüp İstanbul”da çamaşırcı olarak çalışmaya ve yine Çelebi’nin vesilesiyle sefil bir tek göz odada Raşel’i de yanına alarak yaşamaya başlar.

“Bahar mezarına gömsünler beni!”

Başlar ama Raşel’in karşısına 17 yıl sonra pat diye annesi olarak çıkmanın faturası da ağırdır ve ödemesi kaçınılmaz bir bedelle karşı karşıyadır Matilda. Annesini, tâ en baştan paramparça olmuş hayatının tek sorumlusu sayan, hele “katil” olduğunu öğrendikten sonra daha da acımasızca saldırganlaşan Raşel, Matilda’yı “Bahar-yaz-güz mezarına gömsünler beni!” diye inim inim inletip kan ağlatacaktır. Fakat çok geçmeden de neyin ne olduğunu, neden böyle olduğunu öğrenecektir.

Tabii o bunu öğrenirken biz de gayrimüslimsizleştirmenin Cumhuriyet Türkiyesi’ndeki en korkunç tezahürü, Varlık Vergisi utancına bir kez daha boğulacağızdır!..

Matilda, Raşel’in kendisine yine acımasızca (“Nasıl bu kadar kötü olabildin” diye) yüklendiği bir anda onu alır, bulundukları yere çok uzak olmayan bir apartmanın kapısının önüne diker ve anlatmaya başlar:

“-Bu apartmanda doğdum ben. Annemi kaybetme dışında hiçbir kötü anım yoktu bu evde. Ama sonra!.. Senin yaşlarındaydım. Varlık Vergisi çıktığı zaman… Babam, payımıza düşen vergiyi ödediği halde, hakkınızda ihbar var dediler. Sonra da abimle babamı tutuklayıp sorgusuz sualsiz Aşkale’ye gönderdiler. O gece son kez gördüm onları…

-Neden?

-Orada ölümüne çalıştırıldılar çünkü. İstedikleri de oldu. Orada öldüler. … … O Adam!.. Beni sonsuza dek ailemden kopardı. Bir gecede kimsesiz, tek başıma kaldım. … Hani bana sordun ya, bir insan nasıl bu kadar kötü olabilir diye… Ben de o gün bu soruyu sordum kendime. … Ben katil olmadım. Ben aileme ihanet eden adamı öldürdüm.

-Kimdi?

-!!! !!! !!! ... Babamın en güvendiği çalışanıydı.”

Matida’nın cevabı doğru ama eksiktir. Tam cevap, öldürdüğü ve babasının en güvendiği adamın, kendisinin âşık olduğu adam, Raşel’in babası “Müslüman” Mümtaz olduğudur.

Doğu ile Batı’yı Türkiye’de ‘seviştirmek”!

Bu şekilde, duygusal-psikolojik gerilimlerle yüklü ve oldukça inandırıcı bir anne-kız ilişkisi ekseninde içimizi hem üşüte ürperte hem ısıta ılıta ilerleyen dizi, Türkiye’nin 1950’lerden itibaren hızlanan toplumsal modernleşme sürecinin, gündelik hayatın içinde süre gelen kültürel değişmenin iz düşümlerini de yansıta yansıta devam eder. Yeni karakterlerle tanışır, yakışıklı-çapkın-bıçkın taksi şoförü Fıstık İsmet’in (Barış Arduç) Raşel’le ne seninle-ne sensiz gelgitinde süren tutkulu aşkıyla bir başka boyuta kanatlanırız. Dizi orada da durmaz, kabına sığmaz, taşar; şahane yan temalarla, birbirinden çarpıcı ve düşündürücü karakterlerle, daha doğrusu “kültürel temsiller”le sizi hangisini öne çıkarsam da anlatsam, hangi oyunculuğu övsem parlatsam diye mutlu dertlere uğratarak akar gider.

Bir başka eksende, daha doğrusu dizinin “pivot”u durumunda, hayallerinin götürdüğü yere gitmeye azimli assolist Selim Songür (Salih Bademci) karşımızdadır. Son derece incelikli “kuir” (queer) çizgilerle sunulan bu karakter, kadınlıkla erkekliği kendi benliğinde nasıl buluşturmuş ve böylece daha tam bir insanlık haline vasıl olmuşsa, aynı hissiyatla “kültürel” çerçevede de alaturka ile alafrangayı sesi ve şovuyla “aynı masalda buluşturmak”, Doğu ile Batı’yı, “Tıpkı bu ülke gibi… Türkiye gibi!..” diyerek “seviştirmek” istediğini söylerken, adeta dizimizin de ana fikrine tercüman olmaktadır!.. Tabii bu bağlamda dizinin sanırım içten içe bu memleketin en korkunç ve vicdansız ötekileştirmelerinden birinin membaı homofobi ve heteroseksizm karşısında, LGBTİ kimlik ve yaşam hakkının yanında pozisyon aldığı da ilerisürülebilir.           

Şarkısını duyunca anlarsın Yahudi’yle kardeş olduğunu!..

Çelebi’ye dönelim!.. Matilda’ya gençliğinde onun babasının yanında “Çaycı Aziz” olarak çalışan gariban bir gençken umarsız bir sevda ile bağlanmış, ama şimdi belli ki yıllar içinde çırpına çırpına edindiği bir yetki sahipliği ile geçmiş ezikliğinin hıncını ondan çıkarma fırsatı yakalamış bu adamın da adeta derisine yapışık kaskatı kötülük kabuğu kazındığında içinde inim inim inleyen, örselenmiş bir insanlık olduğu işaret edilmektedir. Ama Çelebi bir yandan da hâlâ “mâdûn”, yani aşağıdadır ve Kulüp İstanbul sahibi, yukarıda diziden aktardığımız ilk diyalogda adı geçen Orhan Şahin (Metin Akdülger) karşısında boynu kıldan ince vaziyettedir.

Dolayısıyla Çelebi, bize ötekileştirmenin sınıfsal dinamiklerini vurgulayan bir “temsil”dir.

Tam bu noktada Hacı’ya (Sezer Arıçay) geçmek uygun olur. Anadolu’nun bağrından, yoksulluğun kör memelerinden kopup İstanbul’a ekmek parası için gelmiş ve kendini Kulüp İstanbul’da bulmuş bu yoksul köylü çocuğu ile yüzyıllar önce benzer bir trajedinin parçası olarak bu topraklara akmış Sefarad Yahudilerinin torunu Matilda’yı, halihazırda en ölümcül virüsümüz kültürel-kimliksel kutuplaşmayı aşma imlemeleriyle öyle bir sarmaş-dolaş ediyor ki KULÜP!.. Baksanıza bir Sefarad şarkısı duyunca Hacı’nın adeta Matilda’yla kardeş olduğunu hissettiği şu dokunaklı diyaloğa:

“-Ne güzel şarkıymış! Anamın bizi uyuturkenki ninnilerine benziyor.

 -Eski bir Sefarad şarkısı bu.

 -Hı?!

 -Sefarad. Yüzyıllar önce buraya göç eden Yahudiler… Benim gibi.

 -Bizim gibi yani!..”

“Senin adın ne, adın neee?!”

KULÜP’ün toplumsal cinsiyet temelli ötekileştirme sorunsalına da pek çok kesitte, ama özellikle İsmet’in ailesi/ebeveyni üzerinden kadına yönelik ataerkil şiddet vurgusuyla değindiğini de not etmeden geçmemeli. Ancak baştan beri söylüyoruz, temel sorunsal gayrimüslimsizleştirme ve bunun bir ucunda Yahudiler gündemdeyse diğer ucunda da Rumlar-Ermeniler, “Stelyolar-Yetvartlar” gündemde.

Bu çerçevede yukarıda Varlık Vergisi zulmüyle açılış yaptığını belirttiğimiz kurgu, Matilda’nın 17 yıllık mahpusluğu bittikten sonra 1950’lerin sonundan itibaren yola devam ettiğinde sakın arada 1955, 6-7 Eylül Olayları kaynadı gitti sanmayın!.. Onu Kulüp İstanbul’un sahibi Orhan Şahin’in dramatik hayatının satır aralarından süzüp çıkarıyoruz. Söz gelimi, kendisine kulübünde çalışan bütün gayrimüslimleri işten çıkarıp “saf/soy Türk” bir çalışan kompozisyonu oluşturmasını “tavsiye eden” kodaman şahsiyetin yarattığı can sıkıntısı sonrası Orhan’ın annesi Mevhibe (Suzan Kardeş) ile şu diyaloğuna kulak misafiri olalım:

“-Sen pek keyifli durmuyorsun. Nedir kaçtığın?

 -Yılın Türk İş Adamı ödülüne namzet gösterdiler beni?

 -Ee? Ne bu keyifsizliğin?..

 -Küçük bir karşılığı olacakmış!

 -?! ?! !!..

 -Sizin bana ödettiklerinizden daha ağır değil Validem!..”

Annesinin Orhan’a ne ödettiğini hem izleyen sekanslarda Yılın İş Adamı namzetliğiyle ilgili bir ikinci bildirimde bulunulan sahnede, hem de geçmişe geri dönüşler eşliğinde öğreniriz: Orhan, aslında Niko’dur. Yine 1940’larda, Varlık Vergisi ile eşzamanlı ve gayrimüslimlere yönelik bir başka zulüm niteliğindeki “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyalarının gırla gittiği günlerde anlarız ki annesi Niko’yu çocukken dolaba kapatmış, “Senin adın ne, senin adın neee!!!” diye hançeresini yırtarcasına bağıra-çağıra, onun kültürel derisini (kimliğini) parça pinçik etmiştir. Böylece Niko’dan “Orhan” çıkartmıştır.

“Anne, Türkçe konuş!”

Ama artık hayat bir yandan Niko’yu “Orhan Şahin” olarak Yılın Türk Müteşebbisi taltifine yaklaştırmışken annesi bunamanın eşiğindedir ve kuvvetle muhtemel ki “6-7 Eylül”ün travmaları depreştiğinde korkuyla pencereleri-perdeleri kapatıp ana dili Yunancaya çığlık çığlık dönmektedir. Şimdi Orhan, büyük bir endişeyle onu “Anne! Türkçe konuş!..” diye azarlayarak uyarmaktadır. Maalesef daha kötüsünü de yapacaktır.

Bu bahsi de gayrimüslim çalışanları işten atmak için kendisine talimat verdiği Çelebi’nin bu konuyla ilgili sorusuna Orhan’ın cevabını aktararak kapatalım. Orada o, daha doğrusu Niko, kendisinin de paylaştığı yazgıyı açıklarken hem dizinin içeriğini hem de ülkenin siyasi içyüzünü özetler:

“-Ya, Efendim, haddim olmayarak bir soru sorabilir miyim?.. Neden gayrimüslimler?

 -Memleket değişiyor Çelebi. Gayrimüslimler de mecburen bu değişimi kabullenecekler.”

Biz, gayrimüslimsizleştiremedikleriniz!

Bitmedi, bitecek gibi değil, ama çok uzattık, bitirmek mecburiyetindeyiz, bitirelim.

Eril, ergen ve şoven kurmacaların tektipleştirme heveslisi ataerkil bir hiddetle yandaş kanallardan zehir gibi boca edildiği şu günlerde, feminen bir duyguyla, ergin bir üslupla, kültürel çoğulluğu adeta ana şefkatiyle kucaklarcasına kotarılmış KULÜP, “şanlı-bir-geçmiş” şalıyla üstü örtülü günahkâr tarihimize dair sarsıcı bir büyübozumu hikâyesi…

O yüzden, Diriliş-Ertuğrullar, Kuruluş-Osmanlar, Alparslan-Büyük Selçuklular; bunları önünüze sürenlere, “Geçin Efendiler bunları, geçin bir kalem” deyin.

Ve can kulağıyla, gözünüzü kırpmadan, zihninizin-kalbinizin pencerelerini açarak izledikten, deneyimledikten, duyumsadıktan ve içselleştirdikten sonra KULÜP’ü…

“Biz, gayrimüslimsizleştiremedikleriniziz Efendiler” deyin.

Siz böyle derken biz de son sözümüzü diyelim!..

İlk gece kardeşidir toplumlar!

Daha önce başka pek çok yazımda da aktardım, bu coğrafyanın büyük şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin kıymetli hocası, halkbilimci-antropolog Prof. Sedat Veyis Örnek’in erken yaşta acı kaybından sonra onun anısına ve onun insan toplumsal-kültürel çeşitliliğine vurgun mesleki performansını yansıtır mahiyette çok güzel bir şiir kaleme almıştır.

Büyük Şair’in Örnek Hoca için o şiirde dizelediklerini, haddimizi aşma pahasına ama her ikisinin de ışık ışık semalardan üzerimize anlayışla gülümseyeceklerini hayal ederek biz de KULÜP için dillendirelim:

“Ekmek halay kilim düğün

Dört yön bu dedi

Anlattı bölünmez bir ülkeymiş

Toplumlar

Birbirimizi yaşamak

Bilim bu dedi

Anlattı ilk gece kardeşiymiş

Toplumlar”

Önceki ve Sonraki Yazılar
Tayfun Atay Arşivi