Ayşe Naz Hazal Sezen

Ayşe Naz Hazal Sezen

GEÇ KAL(a)MAMAK

Yeni bir saplantımız var artık: geç kalmak. Geç kalmaktan korkuyoruz. İşe, okula, buluşmaya geç kalmaktan korktuğumuz kadar zamana geç kalmaktan da endişe ediyoruz. Acele etmeli ve hızlanmalıyız. Peşinden koştuğumuz bir zaman var ve yetişmek için yeterince zamanımız yok! Lakin, yetişmeye çalıştığımız neresi? Neyin peşinde soluğumuz kesilene kadar koşuyoruz? Başından beri neye geç kaldık?

Acelecilik ve sürat çağında hatıra tutamaçlarını yitiren insan hem içsel psişik alanını hem kimliğini yeni sömürü biçimine kurban ediyor.

Yeni bir saplantımız var artık: geç kalmak. Geç kalmaktan korkuyoruz. İşe, okula, buluşmaya geç kalmaktan korktuğumuz kadar zamana geç kalmaktan da endişe ediyoruz. Acele etmeli ve hızlanmalıyız. Peşinden koştuğumuz bir zaman var ve yetişmek için yeterince zamanımız yok! Lakin, yetişmeye çalıştığımız neresi? Neyin peşinde soluğumuz kesilene kadar koşuyoruz? Başından beri neye geç kaldık? İşimiz başımızdan aşkın, vaktimiz yetersiz, sürekli yoğunuz ve yapmak istediklerimizi zaman aralıklarına sıkıştırıyoruz; yine de yiten zamanı yakalamamız mümkün mü?

Her şey erkenden olmalı!

            Çağın aceleciliği tüm atmosferi sarmış durumda. Çocuklardan yetişkinlere, herkes gidişatın daha süratli ve erken olması gerektiğini öğreniyor. “Erken gelişen çocuk” sahibi olmak ebeveynler için önem arz ediyor. Erken okumayı öğrenen çocuk, erkenden olgunlaşan ergen ailesine ve çağa ayak uydurmuş gibi görünürken, kendi yaşında -olması gerektiği gibi- davranan çocuklar ve ergenler geç kalmış görülüyor. Devrin hızı kendi hızında hareket eden ve normal kabul edilenin “anormal” algılanmasına neden oluyor.  Yavaş yavaş oyun oynayarak, hikâye kurmayı, anlatmayı, hissetmeyi ve dünyayı öğrenen çocukların sıkılmasına müsamaha gösterilmeden öznel zamanları denetleniyor. Böylece, çocukluktan itibaren boş zaman kavramı ortadan kaldırılarak, bir adım önde, hatta birkaç adım önde ilerleyen bireyler olunması gerektiği öğretiliyor. Lakin, amaç bir yere doğru ilerlemek değil, sadece hızlanmak olduğunda tükenme başlıyor.

Acelecilik toplumun baskın değerlerinden birine dönüşürken, zaman kazanma yarışında çocukluğunu yeteri kadar yaşamamış ergenler, ergenliğini yeteri kadar yaşamamış yetişkinlerden oluşan, zamanının istismar edilmesine alışmış bir topluluk oluşuyor. Zaman kazanmak ya da zaman kaybetmemek için eyleme geçen bireyler arasında “yavaş olan” varsa ya da kendine de zaman ayıran varsa düzenin dışına itilme tehlikesi doğuyor. Zira, performans toplumunda zamandan tasarruf edemeyen, zamanını sermayeleştiremeyen ahmak olarak görünüyor.

Ölü zaman

Sermayenin korunması için zaman üzerindeki denetimi attırmak gerekir. Zamanın teftişini arttırmak için yapılacak işler vazifeler olarak belli bir çizelgeye yerleştirilir. Gündelik hayat günlere, saatlere, hatta dakikalara bölünür ve plana “yetişmeye çalışarak” yaşanır. Buna rağmen öznel zamanın denetlenmemesi güçtür.  Özneyle iş birliği gerektirir. Bireyin, fiziksel mesai saatleri dışında kalan kişisel zamanına talip olunur; acele etmesi, durarak ya da yavaşlayarak zaman öldürmemesini öğütlenir. Çalışılan zamanın canlı olduğunu, sermayeye katılamazsa canlılığını yitireceğini örtük olarak söylenir; zamanı öldürmek, geliri öldürmek ve ahmak olmaktır. Böylece, insanın “zamanla” gönüllü olarak kendi zamanını denetlemesi sağlanır.

Yavaşlık bertaraf edilmeli

Paul Lafargue’nin bahsettiği gibi vakitten tasarruf uzayan mesai saatleri olarak değil, kısalan öznel zaman olarak karşımıza çıkar. Mesai saatleri tamamlanmış olsa da iş zihinde alan kaplamaya devam ettikçe kişisel zaman düşüncesi önemini yavaş yavaş yitiriyor. Çalışılmayan kişisel zamanın “ölü zaman” olarak damgalanması, insanı kendi içinde taşıdığı yaratıcılığın fikirlerin ve arzuları keşfettiren boşluğa, atıllığa ve sıkıntıya tahammülsüz hale getiriyor. Öznel zamanın performans sunumuna dönüşmesi, yaratıcılığın kaynağını kurutuyor. Zira, yaratıcılığın kaynaklarından biri boş zaman ve sıkılma; hissetme kapasitesini arttıran ahestelik bertaraf edilmesi gereken muhaliflere dönüşmüş durumda.

 İnsan kendi zamanından mahrum olmaya başladıkça, sığınağı evinden/ben’inden de uzak kalıyor. Köklenmesi ve güçlenmesi için zaman gereken benlik, hızın içinde “ben çekimini” yitiriyor. Sermayeleşen zaman, bireye bir anın içinde yeterince kalınmasına fırsat vermeden diğer an’a sürüklerken, geri dönüp bakıldığında kim olduğumuzu hatırlatacak bilgilerin de kaydedilmesine engel oluyor. İnsan, ben çekimsiz ortamda sürüklenmeye başlıyor; hızlanarak dünyanın yer çekiminden çıkan uyduların uzay boşluğunda sürüklenmesi misali. Zira, hafızamızın oluşması ve kendi anlamımızın keşfi için “süre” gerekir. Ancak süresi/yavaşlığı/gecikme ya da durma hakkı elinden alınan, acelecilik ve sürat çağında hatıra tutamaçlarını yitiren insan hem içsel psişik alanını hem kimliğini yeni sömürü biçimine kurban ediyor. Ben çekimsiz ortamda sürükleniyor. 

Arzu yerine itki

Kendi zamansallığımızı yitirmeye başladıktan sonra, yaşam bir nevi geri sayım olarak ilerlemeye başlıyor. Bir sonraki an’a -göreve- geçmek adına içinde bulduğumuz anın ne kadar süre içinde sonlanacağını sayıyoruz. Sürekli acele etmemizi söyleyen paktı yeterince farkında olmadan imzaladığımızda öznel zamanımızı nesnel bir zamana çeviriyoruz. Öznel vaktimizin hızlanarak bizden uzaklaşması ol’uşma zamanını elimizden alıyor; arzularımızın, hatıralarımızın, umutlarımızın ve benliğimizin. Zira ol’mak zaman ister. Bir arzunun oluşması için onun hakkında düş kurmak, olumlu ve olumsuz ihtimalleri değerlendirmek, vazgeçmek, yeniden ummak gibi zaman içinde deneyimlenen süreçler gerekir. Oysa, acelecilik çağında tüm bunlar zaman kaybıdır. Dolayısıyla arzular değil itkiler ön plandadır.

Tahammülsüzlüğün ve sabırsızlığın artışı, kişinin kendi zamansallığında ilerlenen terapi odalarında da durumu saptama istediğine dönüşmüş durumda. An’ın içinde kalabilmeyi, dayanmayı, keşfi sağlayan ve zamana yayılan terapilerden, en kısa sürede durumu saptama, tanıyı bulma ve çözüm oluşturma bekleniyor. Nitekim, bu tarz uygulamalarla kişinin biricikliği sürate kurban ediliyor. Öznel zamanını sermayeleştirdiğini fark edemeyenler için terapinin zamana yayılması, yavaşlığı ve sessizliği, bireyin kendisine öğretilen “ölü zamanı” çağrıştırdığından dolayı da terapi sürekliliğinde sorun yaşanabiliyor.

Öznel zamanı Kurtarmak

Kendimize ait zaman diliminde kendimizle kalmakta zorlanan bizlerin öznel zamanını kurtarmak için zamanla olan bağımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekli. Finansal düzenin içinde kalmak için sattığımız fiziksel saatlerin dışındaki öznel zamanımızı mesai saatlerinden zihnen ve bedenen ayırmamız, kaybolma tehlikesi altındaki arzularımızı bulmamız için mühim. Hızlanarak itkilerimizle ilerlemeye çalışmak yerine “zamanla” keşfettiğimiz hedefimize yavaş yavaş ulaşmanın tükenmişliğin (burn-out) önüne geçebileceğini deneyimleyebiliriz. Bertaraf etmeye çalıştığımız zaman ile yeniden derinlemesine bir bağ kurmaya başlama, acelecilikle fark etmediğimiz fiziksel ve zihinsel tuzaklara düşmemize engel olabilecektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Ayşe Naz Hazal Sezen Arşivi