Gerçek ile Kurmaca Arasında İsyan Yüklü Bir Anlatı: ‘Aslı Gibidir’

Kitap, Özyaşar’ın 2015 ve 2016 yıllarında, çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanan yazılarından oluşmakta. Belki de önümüzdeki yıllarda, Türkiye’nin en karanlık yılları olarak anılabilecek bu zaman diliminde kaleme alınan anlatılar, içinde bulunduğu döneme ve coğrafyaya da şahitlik etmekte.

Kitap, Özyaşar’ın 2015 ve 2016 yıllarında, çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanan yazılarından oluşmakta. Belki de önümüzdeki yıllarda, Türkiye’nin en karanlık yılları olarak anılabilecek bu zaman diliminde kaleme alınan anlatılar, içinde bulunduğu döneme ve coğrafyaya da şahitlik etmekte. Eserde yer alan dokuz anlatı ağırlıklı olarak, dil, kimlik ve acının hiç yalnız bırakmadığı bir kentte yaşamı ele almakta

Yıllar evvel Notos dergisinde bir öyküsüne rast geldiğimi hatırlıyorum. Okuduktan sonra, edebiyata; özelde de öyküye ilgi duyan bir insan olarak heyecan duymuş, daha önce bu ismi okumadığıma da hayıflanmıştım. Daha sonra araştırınca, genç olmasına rağmen olgun bir yazarla karşı karşıya olduğumu anlamıştım. Notos’ta okuduğum öyküsünden sonra, o zaman tek kitabı olan; Ayna Çarpması’nı alıp bir solukta okuduğumu anımsıyorum.
Murat Özyaşar’dan bahsediyorum. Özyaşar; ilk öykü kitabı Ayna Çarpması ile 2008 Haldun Taner Öykü Ödülü, 2009 Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne layık görülmüştür. Bir sonraki öykü kitabı olan Sarı Kahkaha, 2016 Uluslararası Balkanika Edebiyat Ödülü’ne değer görülmüştür. Özyaşar’ın son eseri Aslı Gibidir geçtiğimiz yıl yayınlandı. Kurmaca ile gerçeğin iç içe geçtiği bu eserinde, Selçuk Demirel’in de çizimleri, Özyaşar’ın bu ‘anlatı’sına eşlik etmekte.
Kitap, Özyaşar’ın 2015 ve 2016 yıllarında, çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanan yazılarından oluşmakta. Belki de önümüzdeki yıllarda, Türkiye’nin en karanlık yılları olarak anılabilecek bu zaman diliminde kaleme alınan anlatılar, içinde bulunduğu döneme ve coğrafyaya da şahitlik etmekte. Eserde yer alan dokuz anlatı ağırlıklı olarak, dil, kimlik ve acının hiç yalnız bırakmadığı bir kentte yaşamı ele almakta.
Diyarbakır’da Yaşamak
Henüz ilk anlatıda, Diyarbakır’da yaşamanın kendine münhasırlığından bahseder Özyaşar. Çocuk yaşta politik tavır sahibi olmanın erkenciliği vardır bu şehirde. “Allah mahkûmlarınızı serbest bıraksın” gibi dualar işitilir sokaklarında. Ya da kepenk kapatma eylemlerinin aleladeliği konuşulur esnaflar arasında. Özyaşar en çok da bu kentteki insanların konuştuğu dille ilgilidir. Diyarbakır’da kullanılan dili; “Kürtçenin yasaklı olması sebebiyle temiz bir Kürtçenin konuşulmadığı, yaşayanların Türk olmaması sebebiyle temiz bir Türkçenin de konuşulmadığı…”, şeklinde tarif etmektedir Özyaşar. Bu dil ona göre herhangi bir ağız, lehçe ya da aksan değildir. Olsa olsa ‘aksayan’ bir dildir.
Bu belirlemenin kitabın geneline yansıdığını ve onun özünü oluşturduğunu söyleyebiliriz. İki dil arasında yaşamak, aksayan bir dil tuttursa da, düşünceye yansıma şekli zenginleştiricidir. Kürtçe düşünüp Türkçe ifade etmek, ya da tam tersini yapmak, şiirsel ve ahenkli sonuçlar verebilmektedir. Özyaşar bu ifadeyi şu örnekle somutlaştırmaktadır. Diyarbakır’da “dünya soğuktur” diye bir söz işittiğinizde, bunu bir metafor olarak değerlendirebilirsiniz. Oysa bu çok sıradan bir söylemdir. Çünkü dünya sözcüğü hava yerine de kullanılmaktadır. Aslında sadece “hava soğuktur” denilmektedir. Özyaşar bu ve buna benzer sonuçları olumlu değerlendirmekte ve edebiyatına zenginleştirici bir katkı yaptığını savunmaktadır.


Kelimelerin Kökeni
Kelimelerin kökenlerine eğilmekte, onların peşine düşmektedir Özyaşar. Birini en kötü şekilde yaralamanın ancak dille mümkün olduğunu ifade eder. Çünkü ‘kelime’ ve ‘kelam’ gibi sözcükler ile ‘yara’ anlamına gelen ‘kelm’ aynı köktendir. Fuad sözcüğünün büyüsüne davet eder okuyucuyu. “Bu dünyaya gelirken atılan ilk kalp çarpıntısının ve bu dünyadan göçmeden önce atılan son kalp çarpıntısının” adıdır çünkü Fuad. Kelimelerin kökenlerine inerek okuyucuyu hayata farklı bir pencereden bakmaya davet eder Özyaşar. Zira pencere, penc ve re sözcüklerinin birleşiminden oluşmakta ve “beşinci yol” manasına gelmektedir. Dört tarafı kapalı bir yapı düşündüğünüzde bu semantik buluşun ne kadar şairane olduğu göze çarpacaktır. Bu ve benzeri birçok kelimenin hikâyesine, eser boyunca şahitlik eder okuyucu. Bunun oldukça zenginleştirici ve öğretici bir yan taşıdığını belirtmek gerekir.
Yalnızca kelimelerin ve kökenlerinin peşinde değildir Özyaşar. Yalnızca bir şehirde anlamlı olan benzetmelerin, bazı sözcükleri öğrenmenin sıralamasının da peşindedir. Bir gruptan dışlanınca “niye ben eqo piçiyem?” sorusunun yalnızca Diyarbakır’da anlam taşıdığını vurgular. Bir Newroz kutlaması vardır ve devlet bunu yasaklamıştır. Anneniz tedirgin olduğu için gitmenizi istemez. Çocuk işte orada “niye ben eqo piçiyem?” diye sorar. Özyaşar bu anlatısında benzetmenin gücünü ifade etmek için; hiçbir anne çocuğunu bile isteye tehlikeye göndermez der. Ama Diyarbakır’da hiçbir anne çocuğunun “eqo piçi” gibi hissetmesini de istemez. Diyarbakır’da yaşamak ‘derman’ın esrar anlamına geldiğini bilmeyi gerektirir. Bildiri, ajitasyon, zıvana, çarşaf, azadi, faili meçhul gibi kelimeleri de aynı anda öğrenirsiniz.
Murat Özyaşar’ın Diyarbakır’ı acıyla hemhal olmuş bir şehirdir. Ama aynı zamanda kendi mizahını da sonsuz şekilde yaşamaktadır. Minibüste, iki kuruş indirimli olduğundan, ‘bi öğrenci’ diye para uzatan 65 yaşındaki adama şoförün “dayı kaçıncı sınıf?” diye sormasına şahitlik edersiniz. Ya da “günde kaç tane simit satisen?” diye sorduğun simitçi çocuğun “Alisen al, almisen devlet gibi ne oyalisen beni” diye tepkisine maruz kalabilirsiniz. Özyaşar Diyarbakır’da yaşamanın, biraz da polis bariyerlerine kurutmalık biber asmak olduğunu söyler.
Dokuz anlatı içerisinde öykü türüne en yakın bulduğum ‘Parçalı Bulut İstasyonlar: Diyarbakır Tren Garı’na ayrı bir parantez açmak isterim. İçinde Yılmaz Güney’in, Atatürk’ün, Turgut Uyar’ın olduğu ve hepsinin Diyarbakır Garı ile ortaklaştığı başarılı bir anlatıdır bu. Diyarbekir isminin nasıl Diyarbakır olduğunu, ‘Yol’ filminde trenin Diyarbakır’a geliş sahnesinin yarattığı coşkuyu ve Turgut Uyar’ın ‘ilk utancının’ dünyayı nasıl utandırdığını okuruz bu anlatıda. Yalnızca tanınmış simalar değil, Diyarbakır’ın yerel figürlerini de görürüz. Özyaşar’ın ‘Kerim Hoca’dan bahsettiği bölüm, Diyarbakır’ı acısıyla, mizahıyla bir bütün olarak özetlemektedir. Kerim Hoca bir gün “Züğürt Ağa’yı gördünüz mü?” diye sorar. “Ağaydı, mal mülk sahibiydi, sonunda rezil oldu, rezil! Gitti çiğköfte sattı” der. “Ama sonra kendini toparladı, gitti bir lokanta açtı” diye devam eder. “Sonra cezaevine girdi, kötü oldu onun için” diye de sonlandırır konuşmasını. Dinleyiciler Şener Şen’den ve Züğürt Ağa filminden bahsedildiğini anlamıştır fakat film Şener Şen’in çiğköfte satma sahnesiyle bitmektedir. Yani lokanta açma ve cezaevi diye bir bölüm yoktur bu filmde. Sonradan anlarlar ki; Kerim Hoca, Şener Şen karakteri üzerinden “Züğürt Ağa” filminden “İkinci Bahar” dizisine, oradan da “Eşkıya” filmine geçmiştir.
Özyaşar, ‘Diyarbakır Hikâyeleri’ alt başlığı ile yayınlanan eserinde tarihe tanıklık etmeyi de elden bırakmamıştır. Ahmed Arif’in, Hicri İzgören’in, Şeyhmus Diken’in, Kemal Varol’un, Tahir Elçi’nin de şehri olan Diyarbakır’ın nasıl abluka altına alındığının ve yıkıldığının tanıklığını da misyon edinmiştir kendisine. Karanlık adlı anlatısında, abluka altındaki Sur’u anımsatır bize Özyaşar. Cumartesi Anneleri’nin ‘Meryem Ana’sını anlatır. 71 yaşında Ankara Garı Katliamında öldürülmüş Meryem Ana. Hiçbir eyleme abdestsiz gitmeyen Meryem Ana…


Neden Kürtçe Yazmıyorsun?
Murat Özyaşar, Türkçe eserler veren bir Kürt edebiyatçı olarak, sıklıkla “neden Kürtçe yazmıyorsun?” sorularına maruz kaldığını, ikinci anlatı olan ‘Muhteşem İmkansızlık’ta ifade etmekte ve tabiri caizse buna bir cevap aramaktadır. Okulda Türkçeye karışan Kürtçe sözcüklerden, evde ise Kürtçeye sızan Türkçe kelimelerden bahsetmektedir. İki dilin birbirine sarmaş dolaş bulaştığı, travmatik bir dil olarak tarif eder bu karışımı. Bunun bir aksan değil ‘aksayan’ dil olduğunu da ısrarla vurgular. Kendi yazım dilini bu aksamanın zenginleştirdiğini ifade ederken, dili de; “tüm kudretini bu aksaklıktan alan, muhteşem imkânsız bir dil” olarak tarif etmektedir. Tüm bu çıkarsamaları yapmadan evvel, aksayan dil ile ne anlatmak istediğine örnek olsun diye, Çayan Demirel’in ‘Dersim ’38 Belgeseli’nden bir sahneye dikkat çekmektedir. Dersim ‘38’in tanıklarından ‘Dünya Ana’nın, Zazaca başladığı konuşması, kırık bir Türkçe ile son bulmaktadır bu sahnede. Dünya Ana; “Kimsiz kaldım, kimsiz kaldım, derdime yanak yok” diye sonlandırır konuşmasını. Özyaşar, aksayan dil diyerek kavramsallaştığı şeyin aslında bu olduğunu belirtir. Dünya Ana’nın bu kırılmış, aksak sözlerinde çok şey vardır zira. Bir katliamın, asimilasyonun, göçün izlerini taşır bu aksaklık.
Çocukluğu Kartal’da geçmiş biri olarak Dünya Ana’yı tanıma fırsatına eriştiğimi belirtmeliyim. Çocuk halimle kendisini hep ‘dev gibi bir kadın’ olarak hatırlarım. Kartal’da yaşayan ve Dersim’den göç eden ne kadar aile varsa hepsini tek tek gezer, ihtiyaç sahiplerine yardım toplardı. Bir nevi Dersimlileri bir arada tutma misyonu biçmişti kendisine. Dünya Ana dilindeki aksaklığı yaşamına hiçbir zaman yansıtmamıştı. Her zaman güçlü ve güç veren bir kadın figürü olarak hafızalarda yer tutacaktır.
Murat Özyaşar, gerçekle kurmaca arasında gidip gelen ‘anlatılarında’, ne gerçeğin tarafındadır ne de kurmacanın. Gerçek değildir bu anlatılar evet, ama sahte de değildir. İsminden de mütevellit, olsa olsa ‘Aslı Gibidir’. Belki de ‘Kürt Asıllı’ diye tarif edilmenin ironik penceresine de bir cevaptır bu isim.
Herkese iyi okumalar…

Yazan: Sinan Tepe

0  0,00
Whatsapp Destek
1
Merhaba ;
Sizlere nasıl yardımcı olabilirim ?