GOGOL’UN PALTOSUNDAN

Gogol’un dünya edebiyatına armağan ettiği ‘Palto’ eseri Rus Edebiyatı’nda sıradan insanların hikayelerinin anlatıldığı bir dönüm noktası olarak değerlendirildi. Bu öyle bir dönüm noktasıydı ki Dostoyevski, “Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık” diyecekti. Bu hafta Ayraç’ta “Gogol’un açık bıraktığı kapıdan girdim” diyen akademisyen, yazar Deniz Yıldırım’ı konuk ediyoruz. Her hafta Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde okuyucularını Don Kişot’tan Oblomov’a, Kafka’dan Dostoyevski’ye, Aziz Nesin’den Yaşar Kemal’e, Milan Kundera’dan Carl Schmitt’e götüren yazar, Türkiye’deki siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel değişimi roman kahramanları ve yazarlarıyla açıklamaya çalışıyor.

Yıldırım ‘Mümkün’ adını verdiği kitabını umudu büyütenlere adıyor ve Palto öyküsünden bir alıntıyla başlıyor kitabına. Beş öykünün yer aldığı kitapta bir Türkiye mozaiği sunuluyor. Şehrin keşmekeşinden bunalan, göğü delen binalar arasında sıkışan genç bir mimarı, kendini aydınlanmaya adamış enstitülü bir öğretmeni, yaşamı balık tezgahı ve evi arasında geçen balıkçı kızını, teneke toplayarak yaşamını idame ettirmeye çalışan bir evsizi, üniversite mezunu bir işsizi ve ikisinin kesişen öyküsünü, şehir ve kırsal arasındaki farkı, olmaz denilenin olduğu, tek bir kişinin oyuyla değişimin yaşandığı bir köyü anlatıyor. Her bir okuyucunun yaşamından izler bulacağı öyküleri Deniz Yıldırım’la konuştuk.

Kitabınızdaki birkaç öyküde palto imgesi var. Siz de Gogol’ün paltosundan mı çıktınız?

Kitabın tam da başında Palto öyküsünden bir alıntı var. Okuru hazırlamak için yapılan bir alıntı. Gogol’un açık bıraktığı kapıdan gireceğimi de ilan etmiş oluyorum. Çünkü orada o geceden sonra hayalet memur bir daha görünmedi ama kentin uzak semtlerinde dolaşmaya devam ettiği de konuşuluyor diye o açık kapıyı edebiyatta sıradan insanın temsiliyeti, ezilme, yabancılaşma, yalnızlaşma duygusunu Türkiye’deki duyguları ifade ederken yaygın olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla bu açık kapıdan o imgeyi alıp bugünün Türkiye’sine yerleştirmek istedim. Dünya edebiyatını bir tür edebiyat cumhuriyeti diye düşünürsek iki dönem arasında bir akrabalık da kurmak istedim. Ne kadar başarabildim bilmiyorum ama beş öykünün içindeki devamlılığı sağlamak adına o metafor çok belirgin.

Tüm öykülerinizin ortak noktası nedir? Okuyucunun belleğinde neler yer edinsin istersiniz?

Tercih edeceğim bir yönlendirme değil çünkü sonuçta ben de okurum. Herkesin kendi yaşadığı deneyimle kendinden bir şeyler bulabileceği bir alan olarak düşünelim bu kitabı. Herkesin eminim kendine çok daha yakın hissedip özdeşleşebileceği bir karakter de var bu kitapta. Bunu ister büyük şehrin yalnızlaşmış, yabancılaşmış insanı ister umutsuzluğa düşmüş aydın profilleri, eski işlevini yitirmiş olan öğretmen profilleri ve karşısında hurafecilik, çok satan kitaplarla öne çıkmaya başlayan yeni dönemin ruhuna uygun kişiler. O zorluğu vermek istedim. Şehir ve kırsal arasındaki ilişkiyi de gerilimi de özellikle ‘Mümkün’ öyküsünde vermek istedim. Kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri, kadın emeğinin nasıl sömürü altında olduğunu anlatmak istediğim bir öyküydü Elif’in hikayesi. Bir taraftan Ev Hapsi’ndeki öyküde işsiz bir üniversite mezunu, hak ettiği yerlere gelemeyen ve o karakterle başlayıp Türk yargı sisteminin içine düştüğü tuhaflığı da evsiz bir karakter üzerinden anlatamaya çalıştığım ve ikisinin kaderini birleştirdiğim bir öykü. Aslında hem ironik hem trajedi unsurlarını bir arada tutmaya çalıştım. Zaman zaman dramatize ettiğim yerlerde mutlaka Türkiye’nin bugünkü halinin ironik resmedilmesine dair şeyler de koymaya çalıştım.

“GAZETEDE YAZMAK BENİ DAHA ÜRETKEN HALE GETİRDİ”

Kitapta bir Türkiye mozaiği de var. Siyaset bilimi üzerine uzmanlığınız. Sinema ve edebiyat üzerine de yazılar yazıyorsunuz Gazetede yazmak öykücülüğünüzü besledi mi?

Şu anlamda besledi: Daha disiplinli bir yazarlık süreci başlattı. Haftanın iki günü için mutlaka buna dönük disiplinli bir süreciniz oluyor. Beni disipline etti, daha üretkenleştirdi. Bu anlamda katkısı olmuş olabilir. Son bir yılda ağırlık verdiğim bir ‘Akış’ serisi var. Edebiyat ve sinema üzerinden günümüz insanının ona teslim olması, kaçması veya ona direnmesi üzerinden edebiyat ve sinemayla bağdaştırarak anlatmaya çalışıyorum. Kendi öykülerimi oluştururken de bu tema aklımda dönen bir şeydi. Türk edebiyatında da naçizane sadece bir tespit olarak söylüyorum. Günümüzde yaşanan Türkiye’de ciddi bir sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasal bir dönüşüm var ama bunun edebiyatının karakterleri, olay örgüsüyle henüz oturmadığını düşünüyorum. Bu nedenle ucundan da olsa bir katkı vermek istedim. Gelecekte 2020’lerde Türkiye’nin anlaşılması adına edebiyat eserine bakmak istediklerinde karakterler, yaşanan sorunlar neler, hangi merkezde ilerlemiş, distopik ve ütopik unsurlarıyla saptayabilirler. Bir not düştüğümü düşünüyorum.

Dikine mezarlık öykünüzde yükselen binaları, şehrin içine sıkışan insanları anlatıyorsunuz. Göğe uzanan binaları neden dikine mezarlık olarak tanımladınız. Bu tanım bana ilginç geldi, ifade ediş şekli önemlidir. Neden dikine mezarlık?

Adlandırma gerçekten önemli aslında bir mesaj tabi ki. Toprağın altında, insan öldükten sonra kapandığı bir kapan aslında mezar. Fakat insanoğlu aslında ölümü bir süreç olarak yaşıyor, bizzat deneyimliyor. Sıkışmış, hayalleri çalınmış, gençlik hayallerinin çoğundan vazgeçmek zorunda kalmış, gündelik hayatın koşturmacası içinde bazı şeylere teslim olmuş, mutsuz, mutsuzluğunu da yalıtılmış, ayrıştırılmış insanların bir arada yaşadıkları bir tür küçük hapishane adı verilebilecek yerlerde ya da sığınaklarda geçiren insanlar. Bu dönemin inşaata dayalı büyüme ve rant stratejisi içinde de öne çıkan büyük bir çevre felaketi. Şehirlerin yaşanmaz hale gelmesine yol açan mimari ve estetik açıdan da bir felaket. Her yerde böyle. Sadece büyük şehirlerde de değil. Erdem karakterinin gençliğindeki mimari hayalleriyle daha sonra hizmet etmek zorunda kaldığı, teslim olduğu değerler, değerlerinin ortadan kalkması, dolayısıyla insanın hayallerinin ölümüyle başlamış bir süreç. Fiziksel bir ölüm olarak kodlamak, anlamak yerine daha çok insanın hayattan aldığı zevk, beklentiler, hayaller bunların ölümü. Bunun sonunda da kimsenin birbirini tanımadığı o kutularda hayatlarını geçirip, sonunda fiziksel ölüme ilerlemeleri. Yalnızlığı da bu anlamda tema olarak kurguladım.

ESKİ VE YENİ TÜRKİYE’NİN HİKAYESİ

Bir başka öykünüzde emekli bir öğretmeni anlatıyorsunuz. Kitap fuarında imza günündedir ama standa kitabı için kimse uğramaz. Uğrayanlar da poşet sormak, ayraç almak için gelirler. Sonunda standa bir genç gelir ve Erol Öğretmen kitabını ona hediye etmek ister. Genç “Kitap ne anlatıyor? Özeti var mı?” diye sorar. Özet, hap bilgiler derdindeyiz.Ne ara bu hale geldik ya da hep böyle miydik?

Hemen olduğunu iddia etmek mümkün değil. Okur yazarlık oranı artmasıyla kitap okuyan kesimin daralması aynı anda oldu ilginç bir şekilde. Okur yazarlık oranının yüksek olması aynı zamanda kitap okurunun da arttığı anlamına gelmedi. Orada vurgulamaya çalıştığım; enstitülü öğretmen profili o öyküde bir kuşağı temsil ediyor. O kuşakta öğretmenler toplumsal rol modelleriydi, çevrelerinde aydınlanma bilinci taşıyan toplumsal misyonu olan insanlardı. Köy Enstitülü yazarlar sayesinde Türk edebiyatı 50’li, 60’lı yıllarda muazzam bir sıçrama yaptı. Cemal Süreyya’nın Papirüs Dergisi’nde yayınladığı Türk Edebiyatı’nın Halklaşması adına bir incelemesi vardır, orada çok net görürüz bunu. O hikayede Erol Öğretmen eski Türkiye aydınını temsil ediyor. Kitabını imzalatan ‘olduğu kadar olmadığı kader’ diyen, kader anlayışına sokan her şeyi, aydınlanmacı laik öğretmenle onun karşısında ideolojik söylemi zıtlaştırdım. İki farklı profil var: Birisi eski Türkiye’yi diğeri yeni Türkiye’yi temsil ediyor. Eski Türkiye’nin aydının önünde kimse sıralanmıyor, yeni Türkiye’yi temsil edilen yazarın önünde kuyruk var. Orada bir metafor kullanarak anlatamaya çalıştığım; kalemin teslim alınması “Meşale böyle mi devredilecekti?” sorusu entelektüel hayatımızdaki dönüşümü anlatan bir öykü oldu.

GENÇLER BİAT ETMEK İSTEMİYOR

En Taze Ölüler öykünüzde ise sabahın erken saatinde balık tezgahında çalışan, balıkları satmak için canlı, parlak görünsünler diye pullarını parlatan, üzerlerine su serpen Elif’in hikayesini okuyoruz. “Haftanın sekiz günü olsa çalıştırırlar” diyen, yaşamı gibi rüyaları da çalınmış bir karakter Elif.  Annesi “Aç değilsiniz, açıkta değilsiniz…” diyor. Yani şükretme ve sorgulamama üzerine bir öykü. Sistem insanı sorgulamadan çalışmaya, şükretmeye mi itiyor? Siz gençlerle de bir aradasınız. Yeni nesilden beklenen de bu mu?

Böyle açıkçası. Zaten iktidar da uzun süre boyunca bunu eğitim sisteminde yaptığı değişiklikleri anlatırken bir nesil yaratma projesi olarak anlattı. İtiraz etmeyen, sorgulamayan, biat eden, yapılanları zorunluluk ya da bir kader gibi kabullenmesi istenen bir nesil. Bu proje çok tutmadı Türkiye’de. Bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu gibi siyasi projenin en az destek gördüğü yaş grubu 18-29 yaş grubu. Gençlikte keskin bir itiraz var bu gidişata. Onun tutmadığını söylemek mümkün. Bu öyküde biraz da şunu vermek istedim: Başka çare yoksa buna şükretmek gerekiyor. Daha fazlasına bizim şansımız yoksa buna mecburuz, bu mecburiyet üzerinden insanların kendilerini mutlu hissetmek zorunda kalmaları söz konusu. O öykünün, içinden geçtiğimiz krize denk geldiğini düşünüyorum.

‘MÜMKÜN’ UMUDUN ÖYKÜSÜ

Kitaba adını veren Mümkün öyküsünde neden hikayenin adı Mümkün? Türkiye’nin içinde bulunduğu bu karanlık dönem için bir umudun öyküsü diyebilir miyiz?

Kesinlikle. Sıralamayı da buna göre belirledim. Başta karamsar, mutsuz, umutsuz insanların hikayeleriyle başladım. Yavaş yavaş o karanlık havadan sonunda bizi umuda sevk etmek, daha iyi bir gelecek hayaline getirmek istedim. Tesadüfen yerleştirilmiş değil öykü sıralamaları. En sonda daha iyi bir gelecek hayali de var. Mümkün bu haliyle umutsuzluğun yoğun olduğu, bir yanıyla her şeyin çoğunluk olmakla ölçüldüğü diğer yanıyla da her şeyin bir kişinin elinde olduğu, bir kişi tarafından belirlendiği bir dönem yaşıyoruz. Siyasal alegorisini yaptım bu öyküde. Ya tersinden olsaydı ya bir kişinin aslında sayısal olarak hiçbir şeye etki etmeyeceği bir kişinin her şeyi domino taşı gibi devirir hale gelseydi ne olurdu. Sahneye böyle yerleştirdim. Biraz da merak duygusuyla okuru karşı karşıya bırakmak istedim. Başka ipuçları da okundukça daha fazla çıkacaktır ortaya.

Öğretmen Haluk, muhtar, diğerleri neyi temsil ediyor?

Haluk Öğretmen bir yanıyla ilk öyküde tanık olduğumuz Erdem karakterinin kırsaldaki temsilcisi. Benzer yalnızlıkları, hayattan umutsuzlukları olan ama kendisine verilen görevi yerine getirmek için kırsala giden bir öğretmen. Hem devlet algısının Türkiye’de gündelik hayatta nasıl sürekli değiştiğini, kişiselleştiğini, nasıl somutlaştığını ve soyutlaştığını göstermek istedim. Türkiye’de aşırı oportünist insan tipleri var. Türkiye’de şartlara ve çıkarına göre pozisyonunu değiştirebilen hemen güç merkezine yanaşabilen insan tiplemesini de içine yerleştirmeye çalıştım. İronik damarı işin içine koyup, bir kişinin oyu bir şeyi etkilemiyor belki ama aslında bir kişinin oyuyla klasik köy yaşamının alt üst olması söz konusu. Bunu özellikle harekete geçirici faktör olarak ele aldım. Bir yandan da şehirden gelen öğretmen, köye gelen organik tarımcılar… Yani hep bir şeyin sebebini dışarıda arama sorunu. Öyle olmadığı anlaşıldığında kendi içine düşme, ayrışan, kavga eden insanlar. Sonunda farklı bir yere doğru gidiyor.

Öykülerin devamı gelecek mi?

Bir roman var kafamda. Ayrıca gazetedeki Akış serisi bütünlüklü olduğu, bir yıla yakın zamandır yazdığım için onları da bir kitapta birleştirmeyi düşünüyorum.

DAYANIŞMAYLA 74 OKULA KÜTÜPHANE KURDU

Siz aynı zamanda öğrencilerinizle birçok okulda kütüphaneler kuruyorsunuz. Şimdiye kadar kaç okula ulaştınız? Tahminen kaç kitap toplanmıştır?

Şu ana kadar 74 okul oldu, çoğunluğu köy okulları. Özellikle taşradaki okullar daha zor ulaşım imkanlarının olduğu, kitap ve kütüphane olanaklarının dar olduğu yerler.  Türkiye’nin birçok bölgesinde öğrencilerimle başlattık. Dayanışma için bunu duyurdukça insanlar çocuklarının yıpranmamış kitaplarını gönderdi. Birçok insan da bağışlayarak kitap gönderdi. 30 bine yakın kitap oldu. Oraya birilerinin gitmesi, kitap götürmesi muazzam bir şey. Amaç sadece okullara kitapları götürmenin ötesinde şunu vurgulamak istedim: Sınırlı imkanlarla bir kişi, iki kişi bu fikirle başladı. Bu sınırlı imkanlarla binlerce öğrenciye on binlerce kitap götürmüş olduk. Biz bunu yapabiliyorsak kamu kaynaklarını elinde toplayan, vergilerimizi alan devletin kaynaklarıyla bu neden bütün okullarda yapılamasın?

ÇOK SATANLAR

1. Fink, Murat Menteş

2. Hayat Hanım, Ahmet Altan

3. Var mısın? Güçlü Bir Yaşam İçin Öneriler, Doğan Cüceloğlu

4. Zamir, Hakan Günday

5. Balıkçı ve Oğlu, Zülfü Livaneli

HAFTANIN KİTAPLARI

ORTA DİREĞİ YIKAN AYI

Muzaffer İzgü

Bilgi Yayınevi

Her gün değişen dolar kuru, meclis kürsüsünden ağız dolusu bağıran siyasetçiler, ayın sonunu getiremeyen emekçiler, hızla yoksullaşan güzel ülkem… Bu dönemde Muzaffer İzgü’yü hatırlamayıp da ne yapacağız? Orta Direği Yıkan Ayı kitabında İzgü; içten, yalın ve akıcı anlatım biçimiyle, kâh akıllı, iyi yürekli, güzel insanları, safları, bönleri, kâh kötülüğe çanak tutan açıkgözleri, üçkağıtçıları anlatıyor.

SEVME SANATI

Erich Fromm

Say Yayınları

Sevmeye, sevilmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerde haftanın kitaplarına Erich Fromm’un ‘Sevme Sanatı’ kitabını ekliyoruz. Artık bir klasik sayılan, hemen hemen tüm dünya dillerine çevrilen, yayımlandığı ülkelerde sevilerek okunan kitap sevmek üzerine felsefi bir manifesto niteliğinde.

EN HAKİKİ MÜRŞİT

Cem Say

Doğan Kitap

Cem Say, yeni yayınlanan kitabında; ‘Bilim nedir? Nasıl yapılır? Ne işe yarar? Neye inanmamızı söyler? Neden özgür olmalıdır? Bilimi reddedenlerin başına ne gelir?’ gibi sorular ışığında “En hakiki mürşitin ilim” olduğu gerçeğiyle okuyucuların anlayabileceği bir dilde evrenin kapılarını aralıyor, bilimin ışığıyla okuyucuya yol gösteriyor. 

PALTO

Gogol

Kolektif Kitap

Gogol, Palto isimli eseriyle Rus edebiyatında büyük bir çığır açar. Bu öyle bir etkidir ki Dostoyevski "Hepimiz Gogol'un Palto'sundan çıktık" der. Ayraç’ta yer verdiğimiz Deniz Yıldırım’ın ‘Mümkün’ isimli kitabı da Gogol’un eserinden bir alıntıyla başlıyor. Kolektif Kitap’tan çıkan kitabın özelliği otuzdan fazla kitapta imzası olan ödüllü çizer Noemí Villamuza'nın büyüleyici çizimleriyle yayınlanması.

EDEBİYAT ANILARDA YAŞAR

Refik Durbaş

Doğan Kitap

Refik Durbaş’ı ölüm yıldönümünde ‘Edebiyat Anılarda Yaşar’ kitabıyla anıyoruz. Durbaş, edebiyatın hazine sandığını açıyor. İnce Memed’den Bekçi Murtaza’ya roman kahramanları; Ahmet Mithat’tan Yaşar Kemal’e, Tevfik Fikret’ten Can Yücel’e yazarlar, şairler, Cağaloğlu kaldırımlarında arz-ı endam edip aşk, tütün, alkol, yoksulluk, hüzün ve her şeye rağmen yaşam sevinci kokan hikayeler anlatıyor.

KİTAP KURTLARI NE OKUSUN?

ALİCE

Lewis Carroll

Everest Yayınları

Everest Yayınları bir klasik olan Alice’i özel bir baskıyla okuyucuyla buluşturuyor. Büyüklerin de kütüphanesinde olmasını isteyecek bir kitap Alice. Alice’in bütün maceraları ilk kez açıklamalı notlarıyla bir arada sunuluyor.  Yıllarca Scientific American dergisinin bulmaca editörlüğünü yapan Martin Gardner, Alice kitaplarındaki bilmeceleri, şifreleri, kelime oyunlarını ve gizli mesajları deşifre ediyor.

KARGA FERAMUZ’UN AŞKI

Nazlı Eray

Köprü Kitaplar

Bir köşkün bahçesinden müze koridorlarına uzanan farklı bir sevdanın izini süren Nazlı Eray, okuyucularına esrarengiz bir dünyanın kapılarını açıyor. ‘Karga Feramuz’un Aşkı’ editörlüğünü Semih Gümüş’ün yaptığı Köprü Kitaplar koleksiyonunun 25.kitabı.

LA FONTAINE’IN MASALLARI

Orhan Veli

Everest Yayınları

Çocuk kitaplarına bölümüne daha önce Orhan Veli’nin çevirisini yaptığı La Fontaine’in Masalları kitabını eklemiştik. Everest Yayınları çocuklar için kitabı yeniden bastı. İllüstrasyonunu Oğuz Demir’in yaptığı kitapta, Orhan Veli’nin eşsiz çevirisiyle masaldan masala gidiyoruz. “Azametli bir heykel görüp bir gün bu tilki, heykelin büyüklüğünü övmüş, demişti ki: “Pek kelli felli bir baş! Beyni nerede fakat? Heykeldir bu bakımdan dünyada birçok zevat.”

FİLOZOF ÇOCUK – HEPİMİZ EŞİT MİYİZ?

Oscar Brenifier

Tudem Yayınları

Fransız filozof, yazar Oscar Brenifier’ın hazırladığı Filozof Çocuk dizisinde yer alan kitaplardan biri de ‘Hepimiz Eşit miyiz?’ Brenifier, çocukların kafasını kurcalayan bu büyük soruyu masaya yatırıyor. Ayrıca “Başkalarıyla aynı fikirde olmak zorunda mıyım? Hepimiz çalışmak zorunda mıyız?” sorularıyla minik okurları görünenin arkasında yatan gerçeğe davet ediyor.

PEKİCİK

Şermin Yaşar

Doğan Egmont

Şermin Yaşar’ın yazdığı, Doğan Egmont Yayınları’ndan çıkan Pekicik, Dahacık, Hıhıcık kitaplarını da listeye ekliyoruz. Bazı anne babaların sözleri geliyor akla. “Eğer uslu bir çocuk olursan seni severim. Eğer ödevlerini yaparsan seni severim. Eğer dediklerimizi yaparsan seni severiz.” Bakalım bizim kahramanlar bu duruma ne diyor?

DENİZ YILDIRIM KİMDİR?

Deniz Yıldırım Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladı. Ardından Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Siyaset Bilimi alanında doktora çalışmaları yürüttü ve “2001 Krizi Sonrasında Bir Hegemonya Projesi Olarak AKP’nin Doğuşu” başlıklı teziyle doktor unvanı aldı. Akademisyen olan Yıldırım, Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor. Yeni yayınlanan ‘Mümkün’ isimli kitabının yanı sıra Saray Rejimi adını taşıyan bir kitabı var.  Bunun dışında, eşi Evren Haspolat ile birlikte derlediği Değişen İzmir’i Anlamak, Değişen Karadeniz’i Anlamak ve 1980 Sonrasında Türkiye’de Yeni Siyasal Akımlar başlıklı inceleme kitapları var.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Eda Yılmayan Arşivi