‘Güzel Çocuk’

Hiç kimseye kendi yaşam biçimini ve cinsel yönelimini dayatma tavrı içinde olmayan LGBTİ+’lara, arkasına devletin topu-tüfeğini, kolluğunu-jandarmasını almış şekilde sözel saldırıda bulunan resmi ağızlar, elbette olası linçlere de davetiye çıkarıyorlar. Onlara ve onlar gibi düşünenlere, eğer “sapkınlık” aranacaksa nerede aranması gerektiğini düşündürme yolunda bir nebze katkısı olur umuduyla, edebiyatımızın büyük ustasının kaleminden çıkmış bir acı hikâye aktaralım!..

“(…) Mevsim yazdı. Güneş, bütün ışıklarını alıp götürmüş, mehtaplı bir gece, kenti içine almıştı… Üç bekârla, on oniki yaşlarında bir çocuk, kentin dışına âlem yapmağa gelmişlerdi. Dere önlerinde sessizce akıyor, altına oturdukları ihtiyar bir ağaç, rüzgârın hiçbir darbesine uğramadan öylece duruyordu.

Şakir, arkadaşlarının bardağını boğma rakıyla doldurduktan sonra:

  • Haydin kardaşlar, dedi. Mısafırımızın şerefine…

Konuk, az ötedeki çocuğu göstererek sordu:

  • Bunu niye getirdiniz?

Şakir bağırdı:

  • Yanımıza gel ulan…

Çocuk yerinden kalktı. Bir müddet ayakta dikildi. Korkuyordu sofraya gelmeye.

Şakir tekrar bağırdı:

  • Haydi aslanım ürkme gel… Soframıza meze ol.

(…)

Konuk aklına takılı soruyu tekrar ortaya attı:

  • Bu çocuk kimin nesi?

Şakir, pis pis güldü:

  • Siye, enine boyuna bir ziyafet verağ dedik. Bu oğlanın marıfatı sonra başlar.

Hele kafalar tütsülensin…

  • Akrabanız mı?
  • Töbe babo… İte atsan istemez böylesi gözüyassıyı…

Çocuk başını öne eğmiş, ağzındaki lokmaları çiğniyor, fakat bir türlü yutamıyordu.

Onun çalışan ağzı değildi şimdi. O, gönlüne dolan kaderini beyninde övütüyordu.

Şakir bardağındaki rakıyı yudumladı. Sonra yanında oturan çocuğun, ay ışığında parlayan körpe ve kusursuz yüzüne bir müddet baktı. Sağ elini usulca uzatıp, yanağından bir makas aldı:

  • Bu kıtlıkta hoştur, dedi. Herkese böylesi körpe piyango vurmaz.

Konuk şaşkınlık içindeydi. Yeni terlemiş bıyığı üzerinde, ince parmaklarını gezdirirken:

  • Olup bitenlerden hiçbir şey anlamıyorum, dedi. Ne kıtlığı?.. Ne piyangosu?..

Bu çocuk…

Hidayet, konuğun sözünü böldü:

  • Siz böyük şeherlerde yaşıysız… Bilmezsiz böyle usulleri. Bu bir mecburiyettir emmioğlu… Şakir doğru söyliy… Bu oğlan, piyangonun daniskasıdır… Ya!..

Şakir rakıyı tazeledi. Sonra çocuğa da bir bardak doldurup uzattı:

  • Sen de iç ulan…

Çocuk direnmek istedi:

  • Bana dokunuyor ağbey. Geçen sefer kustumdu…

Konuk kızgın bir sesle araya girdi.

  • Bırakın canım… Küçücük çocuğa rakı içirtmek olur mu?

Şakir sırıtarak başını salladı:

  • Senin aklın almaz, kardaşım. Rakı bu işin kasıntısını ortadan kaldırır. Sen onu, bir yudum yuvarladıktan sonra seyredacağsan.

Konuk iyice şaşırmıştı:

  • Kimsesi yok mu bu çocuğun?

Şakir soruyu cevapladı:

  • Babasını kaçakçılar hakladı. Hökümet konağının önünde kurşunladılar. Açıkgöz, hemin kaçakçılarla kumpanya kurmuş, rüşvet almadaymış, hemin de hökümata yaranmak istemiş. (…) İşte, aha bu enik, babasının dönekliğine kurban olmuştur. Kaçakçılar herifi hakladıktan sonra, oğlanı dağa apartmışlar. Ve emmioğluna söyliyem, kuytu bir yerde ırzına geçmişler. Sonra el ayak çekilince getirip, anasının önüne kürelemişler. Avrat o saat, cansız kalmış…

Şakir sözünü kesip yutkundu. Sonra çocuğa döndü:

  • Şimdi nerde kalıysan ulan?

Çocuk öne düşmüş başını kaldırdı. Sonra incecik sesi duyuldu:

  • Nenemin yanında… Babaannemin…

(…)

Konuk tamamen huzursuz oldu:

  • Biliyor musunuz, dedi. Buraya geldiğime pişman oldum. Bu çocuk aramızda olmamalıydı…

Hidayet iyiden iyiye sarhoş olmuştu. Konuğun sözleri canını sıktı:

  • Sen ne söylisen kardaşım? Bizim halımız neden anla mısan? Siz böyük şeherlerde, maya gibi avratlarlan yatarsız. Civan gibi kızları koklar, öpersiz. Sözü ne demeye getiriyem, anlıy mısan? Biz buralarda açız babo, aç. (…)
  • Fakat bu bir cinayettir. Küçücük çocukla olmaz böyle şey…
  • Her şeyin körpesini makbul saymazlar mı? Sonra bu oğlan bir sefer kirlenmiş. Biz el atmasak, başkaları kapacak.

Konuk, Şakir’in sözüne cevap vereceği sırada Hidayet ayağa kalktı:

  • Bize müsaade…

Hidayetle çocuk, elele yürümeğe başladılar. Sekiz on metre gitmemişlerdi ki, oldukları yere çöktüler. Çocuk pantolununu sıyırdı, diz çöktü. Sonra başını çevirdi:

  • Yavaş ağbey e mi…
  • Biye böyle zamanlarda, ağbey deme ulan…

(…)

Şakir yerinde duramıyor, ilk sırayı neden kaptırdığına yanıyordu. (…)

Bir hışırtı duyuldu. Hidayet geliyordu. Çocuk orada kalmıştı, Hidayet yere çöktükten sonra mırıldandı:

  • Ben işimi görmüşem, oğlan oralıkta…

Şakir cıgarasını yere bastırdı. Sonra şehvetin zımparaladığı bir sesle konuştu:

  • Mısafırımız niyetsiz, ben gidiyem.
  • Yerinden fırladı. Hızlı adımlarla çocuğun yanına vardı.

(…)

Konuk yerinden kalktı. Sağına soluna bakındı. Şakir işini bitirmiş geliyordu. Hidayet konuğa sordu:

  • Sen de mi heveslendin emmioğlu?
  • Evet ben de…

Konuk sözünü tamamlar tamamlamaz, çocuğa doğru yürüdü. Bu sıra Şakir de, Hidayet’in yanına gelmişti.

Konuk çocuğun bulunduğu yere ulaştı. Çocuğun belden aşağısı çıplaktı. İki büklüm olmuş, yan yatıyordu.

Çocuk, yanına yeni birisinin daha geldiğini hissetti. Yüzü toprağa yapışmıştı. Nefesini, sıcaktan kupkuru olmuş zemine verdi:

  • Biraz bekle ağbey… Bacaklarım titriyor.

Konuk, ani bir hareketle eğildi, çocuğu kucakladı:

  • Hadi buradan gidelim…

Çocuğun gözlerine, sevinç yaşları doldu. Konuk sırtına vurdu onu. Kollarıyle çocuğu arkadan kavradı. Bu sıra ellerinde bir yapışkanlık hissetti. Çocuktan sızan kanlar, konuğun ellerine bulaşmıştı.

Mehtabın bile küsüp kaçtığı bu gecenin içinde, kentin yerini ancak uzaktaki cılız ışıklar belli ediyordu. O yöne atıldılar.”

“Sapkınlık” mı dediniz?..

Edebiyatımızın ölümsüz ismi Bekir Yıldız’ın Kara Vagon adlı eserindeki “Güzel Çocuk” başlıklı bu hikâyeyi okuduğumda lise sonda mıydım üniversitenin başında mı, orasını tam hatırlamıyorum. Ama yukarıda kısaltarak aktardığım bu hikâyeyi dehşet içinde okuduğum o zamandan bu yana hiç unutmadım, o hep hatırımda bir yerlerde kaldı. Ve yıllardır bu ülkede LGBTİ+ bireylere yönelik gerine gerine, kültürel-ırkçı bir tavırla nefret suçu işleyenlerin her ortaya çıkışlarında da bu hikâye tekrar tekrar hafızamdan sökün eder durur. En son, İçişleri Bakanı’nın Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum-rektör atanmasına karşı yükselen demokratik tepki ve gösterileri bastırmaya dönük polisiye icraatı savunurken lafı LGBTİ+’lara getirip onları ayan-beyan “sapkınlık”la itham etmesi karşısında hikâyeyi artık hatırlamakla yetinmenin ötesinde hatırlatmak ve paylaşmaktan alıkoyamadım kendimi…

Altını her daim çizdiğimiz üzere, cinsellik yekpare değil yelpazedir. Yelpazenin bir ucunda heteroseksüalite yer alıyorsa, öbür ucuna açılan dilimlerde de lezbiyen, gey, biseksüel, travesti, transseksüel, interseksüel ve diğer yönelimler dizilim içindedir. Ancak ataerkil-heteronormatif-homofobik düzen, bu yelpazenin diğer dilimlerini “anormal”, “hasta” ya da işte “sapkın” diye yaftalayarak insanlık suçu işler. Halbuki, en azından kendi akademik sınırlarımı bilerek konuşmam gerekirse, antropolojik veriler dünya üzerinde sayısız toplum ve kültürün hayat akışında bu cinsellik yelpazesinin mevcudiyetini ve olağanlığını, heteroseksüalitenin de sabit bir psiko-cinsel kimlik olarak evrensel olmadığını ortaya serer.

Hiç kimseye kendi yaşam biçimini ve cinsel yönelimini dayatma tavrı içinde olmayan LGBTİ+ insanlara, arkasına devletin topu-tüfeğini, kolluğunu-jandarmasını almış şekilde sözel saldırıda bulunan resmi ağızlar, elbette olası linçlere de davetiye çıkarmaktalar. Onlara ve onlar gibi düşünenlere, eğer “sapkınlık” aranacaksa nerede aranması gerektiğini düşündürme yolunda bir nebze katkısı olur umuduyla aktarmış olalım Bekir Yıldız’ın elbette hayatın içinden çıkan yukarıdaki acı hikâyesini…

LGBTİ, sapkınlık değil sağlıktır!

Son olarak, yine LGBTİ+’lara karşı, başta halihazır resmi din uleması olmak üzere bu “sapkınlık” hakaretini ha bire “Lût Kavmi” göndermesiyle meşrulaştırmaya kalkışanlara yönelik de Müslüman trans birey Öykü Ay’ın, kendisiyle yaptığım söyleşide dile getirdiği görüşlerini, Yıldız’ın hikâyesiyle uyarlı ve bütünleşik mahiyette ve homofobi ile kararmış kalplere şifa niyetine aktarırken, her zaman olduğu gibi sözümüzü esirgemeyelim: LGBTİ+, hastalık ya da sapkınlık değil sağlıktır.

“Aslında İslam’ı şarlatan gibi kullanan beylere söyleyeceğim. Lût kavminin sebebi onlar. Çünkü neden? Erkeğe zorla zina günahtır. Ben bunu isteyerek yapıyorum, kimseyi de bu konuda eğilime teşvik etmiyorum, etmem de… Hiçbir eşcinsel de yapmıyordur. Bu benim kişisel tercihim. O dönemde çocuğa taciz, erkeğe taciz, kadına taciz ve zevk-u safa, bunlar olduğu zaman eşcinselliğin üzerine yapıştırılmış bir damga bu; erkeğe zorla taciz, kadına zorla taciz, tecavüz, içki, âlem, kavga-gürültü derken Lût kavmi helâk olmuş. Ama bir avuç travestinin veya bir avuç LGBTİ bireyinin kalkıp da Lût kavmi helâkine uğrayacağını sanmıyorum. Lût kavmine sebep, o şarlatanlar. Sokaktaki 5 yaşındaki, 10 yaşındaki erkek çocuklarına tecavüz edenlerdir.”

(REFERANSLAR: Bekir Yıldız, Kara Vagon - Hikayeler, Cem Yayınevi [6. Basım] 1977; Tayfun Atay, Çin İşi Japon İşi: Cinsiyet ve Cinsellik Üzerine Antropolojik Değiniler, İletişim Yayınları [3. Baskı], 2019)

Önceki ve Sonraki Yazılar
Tayfun Atay Arşivi