Hip Hop’tan Çağdaş Sanata

1970’lerde rap müziğinin etrafında yeni bir kültür ve yaşam biçimi şekillenmeye başladı. Hip hop kültürü, önce siyah mahallelerinde ortaya çıkan bir gençlik kültürüdür. Bu kültürün temel bileşenleri müzik, dans ve grafitidir. Siyah gençler önce sokaklarda daha sonra diskolarda insan bedeninin sınırlarını zorlayan akrobatik hareketlerden oluşan bir dans geliştirdiler; break-dans. Gençler seyredenlerin hayretle baktığı ve hayran kaldığı büyük beceri gerektiren hareketler yapıyorlardı. Tek ellerinin üzerinde dururken bacaklarıyla havaya tekmeler atıyorlar, vücutlarını kendi eksenleri etrafında hızlıca döndürüyorlardı. Dirseklerinin veya omuzlarının üzerinde durarak dönüyorlar, havaya sıçrayıp yere dalış yapar gibi ellerinin üzerine iniyorlardı. En inanılmaz hareketlerden biri, “intihar” denen, eller yanlardayken ileri veya geri dümdüz düşmekti. Daha sonra Michael Jackson’un da bir klibinde dans ederken yaptığı, yine eller yanlarda, gövdeyi eğmeden ileri doğru düşmeden eğilme hareketi vardır. Bunlardan başka, electrik boogie adı verilen dalgalı ve robotik figürler yapılıyordu. Yine Michael Jackson ile ünlü olan moonwalk (ay yürüyüşü) herkesi coşturuyordu.

Bütün bu figürler dansçının çok hızlı hareket edebilmesini sağlayacak bir çeviklik ile çok esnek ve güçlü kaslara sahip olmasını gerektiriyordu. Günümüze gelene kadar doğaçlama yaparak dansçılar birçok yeni figürler geliştirdiler. Dansçılar ve dans grupları birbirlerine meydan okurken farklı dans hareketleriyle kapışırlardı. Nihayet biri daha önce görülmemiş bir figür yapar ve buna karşılık verilemeyince karşıdaki pes ederdi.

Hip hop modası

Dansa verilen bu önem doğal olarak giyim kuşamı da etkiledi. Break-dansçıların giydikleri kıyafetler rahat olmalıydı. Bu yüzden dansçılar günlük ve spor kıyafetler giymeye başladılar. Break-dans da herhangi bir spor dalı gibi atletik yetenekler ve güç gerektiriyordu. Böylece break-dansın gerekliliklerinden hareketle hip hop tarzı oluştu: Önce kapüşonlu sweat-shirt’ler, düşük belli pantolonlar, spor ayakkabıları, siperliği iyice öne doğru indirilen kep şapkalar çıktı. Sonra, kısa ve dar paçalı pantolonlar, deri ceketler, havacı montları, ters giyilmiş ve siperliği enseye indirilmiş kep şapkalar geldi.

Rap müzikçiler ve break-dansçılar tarafından moda olan hip hop tarzı, marka ile spor ve gündelik kıyafetleri birleştirdi. 1980’lerin başlarında sömürge sonrası farklı ulusların bir arada yaşadığı Batı’daki kent merkezlerinde bu rahat ama lüks tarz iyice yaygınlaştı. Sergio Tacchini veya Benetton eşofmanlar, Adidas veya Nike ayakkabılar, Lacoste veya Armani tişörtler ile altın zincirler, bileklikler ve yüzükler birlikte giyiliyordu. Hip hop tarzı cool olmak ve rahatlık üzerineydi, ama gösteriş ve markayla havalı görünmeyi de içeriyordu. Hem ırksal hem sınıfsal sınırları aşındırmayı amaçlayan asi ama özenti bir sokak tarzıydı bu.

Grafiti

New York’un kenar mahallelerindeki siyahlar, müzik, dans ve modanın dışında kendi görsel sanatlarını da yarattılar. Grafiti, isim ve sloganlarını duvarlara yazmak isteyen sokak çetelerinin bir ifade aracı olarak ortaya çıktı. Hip hop kültüründe grafiti bir sanat biçimi haline geldi. Yeni sokak sanatçıları kentteki her yüzeye sprey boyalarla protestolarını ve duygularını ifade eden figürler yapıyorlar ve yazılar yazıyorlardı. Metrolar ve köprü altları bu yeni sanatın başlıca sergi alanlarıydı. New York metrosunun vagonları kısa sürede rengârenk boyanarak, kenar mahallelerde dışlanan siyah ve göçmenlerin kentteki varlıklarının görünür olmasını sağlayan panolara dönüştü.

Grafiti sanatı zamanla galerilerin de ilgisini çekmeye başlayınca çağdaş sanatın bir türü haline geldi. Banksy bugün bu sanatın en sansasyonel ve efsane isimlerinden biri olarak ünlenmiştir. Kendini bir gerilla sanatçı ve vandal olarak adlandıran Banksy’ye göre, nasıl ki rap şarkıcıları kendilerini “zenci” kelimesiyle özdeşleştiriyorlarsa, grafiti sanatçıları da kendilerine “vandal” diyebilirler. Dolayısıyla hem rap müzikte hem de grafiti sanatında kinik bir ironi vardır.

Disko ve funk

Kaset ve plakların hip hop kültüründe özel bir yeri vardı. Radyolar da kasete çekilecek müzik ve konuşma gibi seslerin kaynağı olarak önemliydi. Break-dansçılar diskolara egemen olmaya başladılar. 1970’lerin ortalarından itibaren diskolar siyah dj’lerin ve funk, r&b, soul, reggae, rap gibi siyah kökenli müziklerin ağırlıklı olarak çaldıkları eğlence mekânları haline geldiler. Dj’ler, müzikleri “çalıyor”, kesip yapıştırıyorlardı. Müzik parçalarındaki sesleri bileşenlerine ayırdıktan sonra yaptıkları remixleri kaset ve plaklara kaydediyorlardı. Böylece telif haklarına da takılmıyorlardı. Yaptıkları, değişik sesleri yeniden uyarlamaktan ibaretti.

Bu sayede herkes müzisyen olabilirdi. Yeter ki bir kasetçalarınız, bir kasetiniz ve sesler arasında ilişki kurabilecek bir hayal gücünüz olsun. Elbette bir de teknolojiden anlamanız gerekmektedir. Hip hop kültürü, müziğin gündelik hayatta insanların ayrılmaz bir parçası olmasını sağlamıştır. Müzik sokaktaki gençler için su, hava, besin gibi yaşamsal bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç, portatif müzik setleri ve walkmanleri getirdi. Bu aletlerle müzik parklar, sokaklar, boş arsalar vs. her yerde dinlenebilmeye başladı.

Break-dansçılar, dj’lerin ürettiği disko müzikleriyle kendilerinden geçiyorlardı ama funk’a delicesine tutkundular. Diskonun bel kemiğini funk oluşturuyordu. Dj’ler radyolardan James Brown ve Hamilton Bohannon gibi müzisyenler ile Chic gibi grupların şarkılarını kaydedip, funk ritimlerini yeniden işleyerek rap’e ve break-dansa uyarlıyorlardı.

Funk’ın büyükbabası James Brown 1984’te, müzik endüstrisinin kendisini yıldızların katına çıkararak içinden geldiği mahallelerdeki insanlarla arasına koyduğu mesafeyi kaldıran bir projeye onay verdi. Brown bir rap kaydı yapmak üzere Bambaataa ile stüdyoya girdi. Rap çoktandır radyolarda çalıyordu ama bu çalışma rap’in bir yandan tescillenmesini sağlarken diğer yandan da endüstrileşmesini sağladı. Artık rap parçaları ABD listelerinde altta da olsa yer bulmaya başlamıştı.

Çalmak değil sahiplenme

Young man break dancing on wall background. Blue and red lights effect.

80’lerin başlarında Grandmaster Flash iki hit çıkardı. Şarkılar farklı tınıların birbiriyle alakasız gibi duran karışımlarından oluşuyordu. Rock grubu Queen’in “Another One Bites The Dust” adlı parçasından alınan bir bas örgüsü, Chic’in bir disko parçası “Good Times”dan alınan bir rif ile karıştırılmıştı. Bunlara bazı rap parçalarından alınan kısa bölümler eklenmişti. Parçanın sonuna doğru da bir adam ve bir çocuk masal okuyordu. Tüm bunlar karmakarışık bir halde iç içe geçirilmişti.

Grandmaster Flash’ın ikinci rap single’ı, “The Message”da da, synthesizer aracılığıyla demir parmaklıklardan çıkan metal sesler ve kırılan cam sesleri eşliğinde, bir MC sokakta yaşayanların ve yoksul siyahların acı hikâyelerini anlatmaktadır. Hikâyede siyahların mahallesinde yaşayan bir gencin okulu terk edip suça sürüklenmesi anlatılır. Silahlı soygun yüzünden hapse girmiş, içerdeki mahkûmların cinsel tacizine uğramış ve hücresinde kendini asmıştır. Parça doğrudan hikâyedeki siyah gençle özdeşleşebilecek dinleyicilere hitap etmek üzere tasarlanmıştır. Bambaataa da rap’i gençlere siyah politik bilinç verecek mesajlar aktarmak için kullanmıştır. Nitekim rap’te aslolan hikâye anlatmak ve mesaj vermektir.

Bunun için dj’lere göre her şey mubahtır. Nihayet müzik anonimdir; o yüzden başkalarının parçalarından “çalmak” suç değildir. Başka müzikler dj’ler tarafından ses öğelerine ayrılır ve birbirleriyle yeniden ilişkilendirilir. Böylece ortaya çıkan ilişkiler veya uyarlamalar sonsuzca çoğaltılabilir. Postprodüksiyon veya kesip karıştırmak 1980’lerden beri hem rap ve genel olarak pop müziğin hem de çağdaş sanatın üretim şeklidir. Günümüzde sadece müzik değil, fotoğraf, enstalasyon ve video postprodüksiyon stüdyo veya bilgisayar ortamında kopyalanıp montajlanarak yeniden üretilmektedir. Bu yüzden çağdaş sanatçılar da estetik nesneler arasında ilişkiler üreten dj’ler gibi çalışmaktadır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Süreyya Su Arşivi