İfade özgürlüğü güzel ama ‘bize kadar’!

Nil Karaibrahimgil'in karantina yerine "koza" kavramını önermesi hayli gürültü kopardı. Elbette eleştirmek mümkündü bu sözleri... Ama "Özgür Kız"ın uğradığı sanal linç girişimi, bize "demokrasi"den ne anladığımızı bir kez daha gösterdi

Nil Karaibrahimgil’in karantina yerine “koza” kavramını önermesi hayli gürültü kopardı. Elbette eleştirmek mümkündü bu sözleri… Ama “Özgür Kız”ın uğradığı sanal linç girişimi, bize “demokrasi”den ne anladığımızı bir kez daha gösterdi

Zor günlerden geçiyoruz. İster “geyik” yapmak için bir arkadaşı, ister yemek tarifi için annemizi arayalım; konu dönüp dolaşıyor, malum virüse geliyor! Vefat sayıları, karantina öngörüleri, sağlık çalışanlarının durumu derken nefesimiz daralıyor, içimiz kararıyor.
Elbette bu zor günleri herkes farklı farklı yaşıyor. Kimi bitiremediği kitapları ve hobileriyle verimli zaman geçirirken kimileri de çocuk peşinde koşmaktan ve bulaşık makinesi doldurup boşaltmaktan helak oluyor.
Ve ortalık böyle karışıkken “karantina” yerine “koza” kavramını önermesi, Nil Karaibrahimgil’i haliyle haftanın gündemi ve “linç kurbanı” haline getirebiliyor!

VURDUMDUYMAZLIK (MI?)

Aslında çok basitti “Özgür Kız”ın söyledikleri… Sosyal medya hesabında bir video yayınlayan Nil, “karantina”nın sözcük olarak karamsarlık yarattığından bahsediyor, bunun yerine sürece “koza” adını vermeyi öneriyordu. Ve iyi değerlendirirsek, bu “koza”dan “kanatlanarak” çıkacağımızı müjdeliyordu. Herhangi bir “kişisel gelişim” kitabında bile rastlanabilecek, son derece sade cümlelerdi kurduğu… Ama bu bile “Pandora’nın kutusu”nu açmaya yetiyor, haftalardır evde biriken stres ve öfke, Nil’in sözleriyle büyük bir deprem yaratıyordu.
Kimileri onu en hafifinden “vurdumduymaz” diye eleştiriyordu. Öyle ya, geniş bir evde, belli maddi imkânlarla gül gibi yaşayıp giderken kendine “koza” inşa etmek pek hoştu! Peki kırk metrekare dairede, maaş bile alamadan çoluk çocuk geçindirenler ne yapacaktı?
Kimileri işi daha da büyütüyor, “alt tarafı reklam cıngılcısı” (!) olan Karaibrahimgil’in “zengin eşi” sayesinde tuzu kuru davranabildiğini ileri sürüyordu. Her zamanki “çocuksu” ruhuyla çektiği kısacık video, Nil’i tam bir hedef tahtasına oturtmuştu.

DÜŞÜNCE ÖZGÜR, SÖYLEMEK SUÇ!.. Kimin haklı, kimin haksız olduğu bir yana… Nil’in başına gelenler bir anlamda Türkiye’deki demokrasi anlayışının özeti gibiydi. İslamcısı, Kemalisti, sosyalisti ve hatta yeri geldiğinde milliyetçisi bile “düşünme özgürlüğü”nü savunuyordu. Ama özgürlüğün de bir “sınırı” vardı! Ve şayet bir ifade bizim ideolojimize karşıysa en güzel şekilde cezalandırılmalıydı! Bunun için iktidarlar değişiyor, dozu fark etmekle birlikte devletin zihinler üzerinde tahakküm kurma çabası aynı kalıyordu.
Bu çabanın örnekleri, Nâzım Hikmet’ten Ahmet Kaya’ya kadar ülkesinden sürülmüş yüzlerce kişinin hikâyesinde hâlâ capcanlıydı. Ama bir de biz insanların yarattığı “küçük tahakküm”ler vardı ki işte Nil de gidip bu “mikro iktidar”ın nasırına fena halde basmıştı!

Aslında çok basitti “Özgür Kız”ın söyledikleri… Sosyal medya hesabında bir video yayınlayan Nil, “karantina”nın sözcük olarak karamsarlık yarattığından bahsediyor, bunun yerine sürece “koza” adını vermeyi öneriyordu. Ve iyi değerlendirirsek, bu “koza”dan “kanatlanarak” çıkacağımızı müjdeliyordu. Ama bu bile “Pandora’nın kutusu”nu açmaya yetiyor, haftalardır evde biriken stres ve öfke, Nil’in sözleriyle büyük bir deprem yaratıyordu

‘DUYARSIZLIK’ DA BİR HAKTIR

O “mikro iktidar”ı birçoğumuz fark etmeden kuruyorduk günlük hayatta… Otomobilimize “laf etti” diye kırk yıllık dostumuza küsebiliyor, 23 Nisan’da bayrak paylaşımı yapmadığı için ilkokul arkadaşımızla sanal kavgalar edebiliyorduk. Kimimiz sigara içenlere “düşman”dı, kimimizin eş cinsellik gibi konularda kırmızı çizgileri vardı. Ne kadar özgürlükçü de olsak o sınır aşılamazdı!
Sonuçta Robert de Niro’nun Trump’a küfür etmesini gıptayla izliyor, bir ödül töreninde heyecanlanan Tarkan’ı “Çişim geldi” dedi diye ayıplıyorduk.
Oysa “ifade özgürlüğü”nün tam da hoşlanmadığımız şeyler için gerekli olduğunu unutuyorduk. Zira kafamızdaki “mikro iktidar”ı yıkmayı bir türlü beceremiyorduk.
Kim bilir… Çanakkale Savaşı’nın tarihte sandığımız kadar önemli sonuçları yoktu belki…
Belki poligami tercih edenlerin hayatı çok daha eğlenceliydi. Kim bilir… Belki de tuttuğumuz takım “en büyük” falan değildi!
“İfade özgürlüğü”, ancak tabular sorgulanabiliyorsa ifade özgürlüğü olabilirdi!
Bakın, futbolcu Emmanuel Adebayor çıkıp “Virüsü Togo’ya ben getirmedim. Ülkeme bağış yapmayacağım” diyebiliyor ve kıyamet kopmuyor! Asla demedi; ama bu durumda Nil, “Ben mi size çocuk yaptırdım! Şimdi çekin çilesini” demiş olsa bile onun ifade özgürlüğüne saygı duymak gerekiyor.
Ancak “duyarsızlık” da bir hak olabildiğinde duyarlılık bir erdem hüviyeti kazanır. Çünkü “tek tip”i savunduğumuz her alanda, düşünürlere hapsi layık gören ve “yaşam tarzı” dayatan siyasi iktidardan bir farkımız kalmıyor.

HAZIRLAYAN: Memetcan Demiray

0  0,00