İktidarın müstehcenliği

Geç kapitalizmin kültürel dilinde Barok, kendini postmodernizm olarak ifade eder. Böylece gösteri, gösteriş, teşhir, transparanlık, müstehcenlik, sergi ve sunum postmodern durumun özellikleri olarak öne çıkar. Öyle ki, Foucault’nun dikkat çektiği gibi, iktidar bile müstehcen hale gelmiştir. İktidarın müstehcenliği, yozlaşmışlığını veya çürümüşlüğünü gizleme gereği duymaması, aksine onu açıkça sergilemesidir. Böylece o, arsızlığı ile eleştirileri etkisiz hale getirir

Eskiden, eskiden diyorsam da İlk Çağ’dan bahsetmiyorum, tüketim toplumuna dönüşene kadar, insanların sahip olduklarını sergilemesi, zenginliklerini teşhir etmesi, mülkiyeti bir şiddet aracı olarak kullanması ahlaken doğru karşılanmaz, ayıplanırdı. Bunun çeşitli nedenleri vardı. Öncelikle, yoksulu ve yoksunu rencide etmemek, yoksula yoksulluğunu, yoksuna yoksunluğunu yüzüne vurmamak, ne kadar çalışırsa çalışsın asla sahip olamayacağı bir şeyi biri başkasında görüp de arzulamasın diye herkesin sahip olmadığı herkese gösterilmezdi. Bu, koşullara göre bir ekmek de olurdu, bir mücevher de güzellik de olurdu, sağlık da. Buna bağlı olarak, başkalarını kıskandırmamak, sahip olduğu şey yüzünden başkalarının kendisine haset duymasına neden olmamak, kem gözden ve nazardan uzak durmak, toplumda hınç ve nefret uyandırmamak için de varlık saklanırdı. Zaten lüks denebilecek şeyler de tarihte uzun zaman kamusal, yani aleni olmadı, bilakis seçkinlere özgü bir temayüz ve güç sembolü olarak özeldi.

Sonra ticaret gelişince; ticaret ihtiyaca dayalı bir mübadele sistemi olmanın ötesine geçip tüketime dayalı bir mübadele sistemi olmaya başlayınca mal ve para arttı. Bunun sonucu olarak zenginlik toplumsallaştı ve burjuvazi denen bir toplumsal sınıf ortaya çıktı. Böylece soylular da rekabet edebilecekleri ve etmeleri gereken bir siyasal özneyle karşılaştılar. Bir yanda rantiye olan ve sonra sömürgecilikle zenginliğini artıran bir aristokrasi, diğer yanda ticaret yapan ve sonra tefecilikle zenginliğini artıran bir burjuvazi sınıfı, teolojiye kadar genişleyen bir alanda birbirleriyle mücadele ettiler. Burjuvazi yeni ve rasyonel araçlara sahip olduğu için hızla ilerledi ve nüfuz alanını genişletti. Aristokrasi ve bağlı olduğu dinsel iktidar ise geleneksel ve irrasyonel araçları kullanmakta ısrar ettiği için toplumda itibarını yitiriyordu. Bir süre şiddeti artırarak, zalimce yöntemlerle otoritesini kabul ettirmeye çalışsa da feodal iktidar odaklarının toplum üzerindeki hükümranlıkları aşınıyordu.

Barok Estetik ve Protestan Etik

16. yüzyılın sonuna doğru bir gün, Papa V. Sixtus, yoksul ve cahil halk üzerinde güçlü bir siyasal etki bırakmak için zenginliğin nasıl kullanılabileceğini keşfetti. Ona göre, halkların yönetimi için sadece ilahi bir gölge, kutsal ve manevi bir güç yetmezdi, aynı zamanda göz alıcı bir güzellik, maddi bir güç ve zenginlik de gerekliydi. Bu uğurda abartılı bir sanat akımı ve kent tasarımı başladı. Barok sanat ve mimarlık spektaküler bir estetik yarattı; aristokrasi lüks bir yaşam biçimi ve gösterişçi bir moda üretti.

Dava adıyla ideolojik bir kisveye büründürülmüş maddi çıkar, ahlakı bir ayak bağı haline getirirken, ahlaksızlığı meşrulaştırıyor. “Güç bizde” denince, o gücü kaybetmemek uğruna bile değil, içinde yaşadığı toplumda yasal olarak aynı haklara sahip başkalarıyla paylaşmamak adına, en basit nezaket kuralları bile kendileri tarafından bir taviz ya da zayıflık alameti olarak görüldüğü için gözden çıkarılabiliyor. Hatta kabalık güçlü olmanın ispatı sayılıyor

Michel Foucault

Böylece iki sermaye biçimi toplumlarda diyalektik bir ilişki içinde var olmaya başladı. Bir yanda gösterişçi bir tüketimle toplumda temayüz etmeye, kendini farklılaştırmaya çalışan bir sermaye sınıfının Barok estetiği, diğer yanda servet biriktirerek yatırımlarını büyütmeye çalışan, ama minimalist ve sade bir yaşam biçimiyle gösterişten uzak duran, toplumla temas eden bir sermaye sınıfının Protestan etiği. Protestan etiği erken kapitalizm döneminde daha belirleyiciydi ve endüstri toplumunun kurumlarını ve kültürünü biçimlendiriyordu. Barok estetik ise geç kapitalizm döneminde belirleyici olup tüketim toplumunun kurumlarını ve kültürünü biçimlendirmiştir. Geç kapitalizmin kültürel dilinde Barok kendini postmodernizm olarak ifade eder. Böylece gösteri, gösteriş, teşhir, transparanlık, müstehcenlik, sergi ve sunum postmodern durumun özellikleri olarak öne çıkmaktadır. Öyle ki, Foucault’nun dikkat çektiği gibi, iktidar bile müstehcen hale gelmiştir. İktidarın müstehcenliği, yozlaşmışlığını veya çürümüşlüğünü gizleme gereği duymaması, aksine onu açıkça sergilemesidir. Böylece arsızlığı ile eleştirileri etkisiz hale getirmektedir.

Friedrich Nietzsche

Düşmanla ilişkide bile ahlâk gerekli

İktidarın müstehcenliği, değerleri yıkmak, kurallara ve yasaklara uymamak, pervasızlık ve edepsizlik şeklindeki nihilist ve anarşist tavırlardan kaynaklanıyor olsa da bugün çoğunlukla muhafazakâr kesimde görülüyor. Çelişkili bir durum ama ideoloji ahlaka tercih edilince kaçınılmaz oluyor. Nihilist ve anarşist tavırlar iktidara karşı hakikatten alınan cesaretle kinik bir eleştiri yapmak üzere müstehcenliği toplumu şoke edecek bir strateji olarak kullanırken, muhafazakâr kesimdeki iktidar odakları, iktidardan aldıkları cesaretle çekinmeden yalan söylüyor, utanmadan küfür ediyor, toplumu aşağılıyor ve tehdit ediyor. Çünkü dava adıyla ideolojik bir kisveye büründürülmüş maddi çıkar, ahlakı bir ayak bağı haline getirirken, ahlaksızlığı meşrulaştırıyor. Güç bizde denince, o gücü kaybetmemek uğruna bile değil, içinde yaşadığı toplumda yasal olarak aynı haklara sahip başkalarıyla paylaşmamak adına en basit nezaket kuralları bile kendileri tarafından bir taviz ya da zayıflık alameti olarak görüldüğü için gözden çıkarılabiliyor. Hatta kabalık güçlü olmanın bir ispatı sayılıyor.

İktidarın müstehcenliği demokrasiden uzaklaşıldığı, hatta siyasetten uzaklaşıldığı yerde, siyaseti ve hukuku tasfiye ederek egemenlik kurulmaya çalışıldığı zaman ortaya çıkan bir semptomdur. Egemenlik, siyasal alanda olağanüstü halin ilanıyla hukuk kurallarını askıya almaya neden olduğu gibi, toplumsal alanda da dost-düşman ayrımına dayalı bir polarizasyonla ahlak kurallarını askıya almaya neden olur. Oysa düşmanla ilişkide bile ahlak gereklidir. Ama Nietzsche’nin kavramlarıyla, etkin güçler yerine tepkisel güçler egemen olunca, hınç ahlaka galebe çalar ve toplumda kanaat önderleri adı altında öne çıkan bazı manipülatörler, “Bu saçma kuralları kim icat etti?” ya da “Bu kurallara neden uymamız gerekiyor?” diye sorup toplumda kuralların yerine güç ilişkilerini koyarlar. Yalnız belirtmem gerekiyor ki burada güç ilişkileri derken kastedilen Foucault’nun kullandığı anlamda, direnişi içeren güç ilişkileri değildir; söz konusu olan gücün şiddet biçiminde uygulandığı bir doğal durumdur. Bu doğa durumunun siyasetteki karşılığı kuralların yerine kararların geçerli olmasıdır. Böylece topluma da şiddet ve terör egemen olur. Şiddet ve terörün egemen olduğu bir toplumun kültürel ifadeleri teşhir ve müstehcenliktir.

Zengin de servetini müstehcence sergiler

Egemenin sahip olduğu gücü müstehcen bir şekilde sergilediği yerde, zengin de sahip olduğu serveti aynı müstehcen şekilde sergiler. Güce ve sermayeye sahip olanların pervasız ve sakınımsız olması, toplumsal muhalefeti zayıf ve etkisiz kılmak için stratejik bir tavırdır. Böylece, iktidar kendine yönelik tüm eleştirilerin aslında hasetten ve husumetten kaynaklandığına dair toplumda algı yaratmaya çalışır. Şımarık zenginler de sahip oldukları lüks şeylerin cakasını satmaları karşısında yapılan eleştirileri benzer şekilde “servet düşmanlığı” veya yoksulların kıskançlığı diye yaftalarlar.

Hukukun ve ahlakın askıya alındığı, kararın ve gücün egemen olduğu bir toplumda bir yandan insanlar eleştirel düşüncelerinden dolayı şiddete maruz kalırlar, siyaset yapmaktan dolayı suçlanırlar, şikayet ve taleplerini dile getirdikleri için soruşturma açılır, işlerinden olmak tehdidi ile kaygıyla yaşarlar; ama diğer yandan müzik kliplerinin erotizmi, sosyal medyanın aleniyeti, tüketimin libidinal ekonomisi, gündelik hayatın şiddeti, gündelik dilin müstehcenliği, aile içi şiddetin ve cinsel suçların artışı vardır.

Barokun postmodern durumunda sonsuza giden kıvrım, kendi içine dönen bir spiral gibidir. Merkezinde iktidar olan bir spiral; sonsuzca dönerken oluşturduğu girdaba herkesi çekmekte ve uzaktan bakanı da hipnotize etmektedir.

0  0,00