Mutlu Hesapçı

Mutlu Hesapçı

‘İKTİSATTAN ÇIKIŞ’ OKUYUCUSUYLA DA BULUŞTU

Zamanın birinde program müdürlüğü yaptığım kanalda meslek hayatımın en özel programlarından birini hayata geçirmiştik. Üç değerli hoca Prof. Dr. Burak Atamtürk, Prof. Dr. Dündar Murat Demiröz, Doç. Dr. Özgün Burak Kaymakçı iktisat biliminde bir yolculuğa çıkartıyor, farklı disiplinler içinde ekonomiyi ele alarak bambaşka bakış açılarında ve hikaye tadında bir anlatım sunuyorlardı. İçeriği zengin, sohbetleri şahane ve zihin açıcı farklı bir programa imza attılar. Güzel olan şeyler tv yayını olarak bitse de izleri hayatınızda kalıcı olarak kalıyor hiç şüphesiz. Tv programı olarak yayınına başlayan ‘İktisattan Çıkış’ programı bir kitaba dönüştü. O değerli program içerikleri arşivlendi, yazıya döküldü ve bir başucu kitabı oldu. Prof. Dr. Burak Atamtürk ve Doç. Dr. Özgün Burak Kaymakçı’yı tv programımızın kitaba dönüşmesinin sevinciyle tebriklerimi sunmak için aradım. ‘İktisattan Çıkış’ kitabının hikayesinden yola çıkarak değerli hocalarımızı sizlerle de buluşturmak istedim. Röportajda olmayan Dündar Hoca’mıza selamlar olsun. ‘İktisattan Çıkış’ kitabını içinden bir türlü çıkamadığımız ekonominin bu zor günlerinde herkesin okumasını tavsiye ederim.

◼ İktisat bilimini tercih etme sebebiniz ne oldu ve eğitmen olmaya nasıl karar verdiniz?
B.A: Benim dönemimde İktisat ve İşletme gibi disiplinler çok revaçtaydı. Ayrıca ben siyaset ve sosyal bilimlere diğer disiplinlere nazaran daha fazla ilgi duyuyordum. Yani tercihim bir anlamda bilinçli bir tercih oldu diyebiliriz. Akademisyen olmaya ise daha sonra asistanı olacağım Prof. Dr. Gülten Kazgan etkisiyle karar verdim. Gülten hoca 3.sınıfta ‘İktisadi Düşünce Tarihi’ dersine geliyordu, bu derse özel bir ilgi duydum. Zira aslında gerçekleştirdiğimiz ‘İktisattan Çıkış’ programının da varlık sebebi olan konulara doyurucu ve multidisipliner cevaplar veren bir dersti. Gülten Hoca bu konuda engin bir birikime sahip bir hocaydı. Ders dışında da hocaya gelip gitmeye, sorular sormaya başladım sonra da asistanı oldum. Şimdi de ondan kalan o dersi ben vermekteyim. Bu anlamda hocaya hayatımı etkileyip değiştirdiği ve akademisyen olmaya karar verdirdiği için çok şey borçluyumdur.
Ö.B.K: Bundan yıllar önce üniversite tercihlerimi yaptığımda iktisadın ne olduğu veya olmadığı üzerine düşünme fırsatını pek de bulabilmiş değildim. Tek amacım ziyadesiyle önemli olduğu söylenen bir eşiği, sınav sürecini, en yüksek puanla geçmekti. Ama bu ergen şuursuzluğunun lisans yıllarım esnasında hızla dağıldığını da rahatlıkla ifade edebilirim. Fakültede karşılaştığım entelektüel ortam ve akademik mirasın, ayrıca Beyazıt çevresinin yüzyıllardan süzülerek gelen, kayıtsız kalınamaz tarihi izlerinin, olaylar ve toplum üzerine yüzeyseli aşan bir kavrayışla beni düşünmeye sevk ettiğini çok net olarak söyleyebilirim. Bu kaçınılmaz tesirler ve doğal ilgi ile hikayenin gerisi zincirleme bir öykünme süreci olarak sadece detayları oluşturur.
◼ Neden ‘İktisattan Çıkış’?
B.A: Teori bazında İktisat öğretisinin bir kanadı( ki buna egemen iktisat, Ortodoks İktisat, yerleşik iktisat öğretisi gibi adlar veriyoruz) olan Neo-klasik iktisat öğretisi aslında bir sosyal disiplin olan iktisadı, sadece teknik bir alana indiren, mekanik bir sistem olarak ele aldı. Ancak iktisat, insan-doğa ilişkisini belirlediği kadar insan-insan ilişkisini de belirleyen bir disiplin. Bu anlamda insana ait olan psikoloji, sosyoloji, felsefe, siyaset gibi diğer tüm dallarla da yakın ilişki içinde olması gereken o dallardan yardım alması gereken bir disiplin. İşte “İktisattan çıkış” yukarıda bahsettiğim Neo-klasik iktisat öğretisinin sembol dersi olan ‘İktisada Giriş’ dersine bu anlamda ironik bir gönderme yapan bir başlık niteliği taşımakta. O öğretinin dışarı attığı insanı içeri almaya çalışan ironik bir başlık.
Ö.B.K: Bir İngiliz atasözü uzmanlaşmayı ‘gitgide hiçbir şey hakkında neredeyse her şeyi bilmek’ tasviriyle hicveder. Bugün iktisat disiplini, müstakil bir araştırma alanı olarak kabul edilmeye başlandığı yüzyıllar öncesine nazaran, ihmal edilemez derecede soyut, yaşamdan umursamazca kopuk ve toplumsal gerçeklikten ziyadesiyle azade kılınmış duygusuz-vicdansız bir ufka sevk edilmiş durumda. Dolayısıyla, toplumsal-insani gerçeklikten böylesi kopartılmış olan bir disiplinin diğer alanlarla tekrar iletişim kurabilmesi ve varlık sebebini hatırlayabilmesi adına iktisattan çıkmak bir şart.
◼ Bir televizyon programı sohbetlerini kitaba dönüştürmeye nasıl karar verdiniz ve dönüşen şey nasıl bir kitap oldu?
B.A: İstedik ki konuşulanlar yazıya dökülsün. Özellikle öğrenci arkadaşlara kalıcı bir kaynak olmasını hedefledik. Doğu- batı, Kapitalizm ve Türkiye, Asya tipi üretim tarzı, Rasyonalite, Büyüme fetişizmi, Marks’ın analizi, Ekoloji ve Piyasa ekonomisi vb. konuları farklı yaklaşımlarla ele almaya çalıştık programda.
Ö.B.K: Malumunuz, söz uçar yazı kalır. Ayrıca programın kısıtlı süresinde ifade edilememiş, ya da yeterince izah olunamamış bazı noktaları da derinlemesine açmak istedik.
◼ ‘İktisattan Çıkış’ bir başucu kitabı olmuş. İktisat bilimini anlamak ve sevmek için böyle bir televizyon programına ihtiyacımız varmış. Ekonomi gibi sıkıcı bir konuyu edebiyat sohbeti havasında anlatmayı nasıl başardınız? B.A: Eğer bunu başardıksa ne mutlu bize. Tabii bu olabildiyse siz yapımcı ve yönetmenin de bunda payı büyük. Galiba bir de birbirimizi iyi tanımamız, aynı ya da benzer dersleri vermemiz ve sohbet havasında konuları ele almamız olabilir. Bir de canlı yayınlarda hatasıyla, sevabıyla sahici olmaya çalışan amatörler olmamızın da payı var mutlaka.
Ö.B.K: İktisat Fakültesi’nin akademik geleneği kanaatimce burada en belirleyici unsur olsa gerek. Böylesi akademik sohbetlerin, kıdem ve unvan tahakkümünden uzak, son derece serbest bir düşünce iklimde gerçekleşmiş olması, sizin de ifade ettiğiniz uyum ve aşinalığın kanımca temel nedeni.
◼ Bu kitabın okuyucudaki yeri sizce ne olacak?
B.A: Sosyal bilimlere ilgi duyan ya da sosyal bilim öğrencilerine temel konularda bir heyecan uyandırırsa bu bize yeter.
Ö.B.K: İktisat ve insan ilişkisinin ihmal edilmiş boyutu üzerine zihinlerde son derece değerli bir pencere açacağını düşünüyor, ümit ediyorum.
◼ İktisat öğretisinin diğer disiplinlerle sosyal alandaki bağı neden çözüldü ve bu bağ yeniden sağlam bir şekilde nasıl kurulur, bunu başardığımızda neler değişir?
B.A: Daha önce de değindiğim gibi özellikle Neo-klasik iktisat insan-doğa ilişkisi ile onunla bağlantılı olan insan-insan ilişkisini göz ardı etti. Bunu yaparken de toplumsallıktan kopuk teoriler ortaya çıktı. İktisadın tabii ki ölçme ve projeksiyon yapabilme gibi bir işlevi de olmalı ama insana dair olanı da dışarı atmamalı. Bölüşüm gibi bir konu sadece marjinal verimle açıklanabilecek bir konu değil örneğin.
Ö.B.K: Bir bütün olarak iktisattan daha ziyade söz konusu sosyal-insani bağı kaybeden unsur hakim iktisadi doktrin. Dolayısıyla alternatif okul ve yaklaşımların egemen ortodoksiye dönüşmesi şart. Bu nasıl olacak derseniz, bunun öncelikle toplumsal olarak talep edilmesi lazım. Görünen o ki böylesi bir talebin içsel bir süreçle ortaya çıkması pek de olası değil. Geriye kalan tek ihtimalin dışsal bir şok olduğu ortada. Çevre politikalarından vergi düzenine, finansallaşma eğiliminden istihdam politikalarına kadar hemen hemen her şey, insanı merkeze koyduğunuzda değişir.
◼ İktisat ile ilgili kitaplara hatta konuşmalara baktığımızda teorik ve insandan bağımsız bilgiler yığını. Oysaki insanın yaşaması için en temel gerçeklik ise ekonomi. İnsanın kendisinin oluşturduğu bir ekonomik sistem niye insanı görmüyor?
B.A: Bunun büyük oranda ideolojik olduğunu, görünür ile gerçeğin farkını gizlemek olduğunu düşünüyorum.
Ö.B.K: Son derece mekanik, doğanın tek anlamlılığına yaslanmış ve nihayetinde hedonist bir düşünce sistematiğinin inşa ettiği sistemlerden insani bir kaygı, kalbi bir titreşim beklemek esas hata.
◼ Dünyanın yaşadığı koronavirüs salgını İktisat biliminde neleri değiştirdi ve dünya ekonomik anlamda nasıl bir dönüşüm, değişim, yıkımlar yaşayacak?
B.A: Bu virüs toplumsal bir sorun olduğunda piyasa sisteminin bunun üstesinden gelemeyeceğini gösterdi. İşsizlik olsun, sağlık sisteminin adaletli işlemesi olsun en azından sosyal devletin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gördük virüs sayesinde. Ayrıca bu virüs, eğer insan yapımı bir ekolojik sorunun nedeni ise bu ekolojiyi bozan sistemin sürdürülebilirliğini sorgulamamız gerektiğini de ortaya çıkardı.
Ö.B.K: Şu an sosyal bir deneyin nesnesine dönüştüğümüz ortada. Salgının disipline açtığı alan, hali hazırdaki iktisadi düzenin sürdürülemezliğini açıkça ortaya koyuyor. Bu noktada kendini gösteren şey daha kapasiteli ve operasyonel bir kamusal düzene duyulan ihtiyaç.
◼ Adaletli, üretilen zenginliğin paylaşıldığı, sınıflar arası uçurumların böylesine derinleşmediği, iktisadi gücün insanları modern kölelere dönüştürmediği başka bir dünya mümkün mü?
B.A: Rosa Luxemburg “Ya sosyalizm ya barbarlık” der. Çıkış yolu sosyalizm midir? bilmem, zira reelde uygulanan sosyalizmlerin de başarılı örnekler olmadığı bence açık. Ama en azından artık inançlı birkaç liberterin dışında bu sistemin insanlık açısından sürdürülebilir bir sistem olmadığı anlaşıldı. Peki ama nasıl bir sistem? İnsanlığın daha adaletli daha özgür ve felsefesi ile yaşanan bir sisteme çok ihtiyacı olduğu kesin. Bunu söylerken kulağımı çeken felsefik bir soru da tarafımca hep cevaplanmayı bekliyor. Soru şu: Homo Saphiens’in bu türü biraz önce söylediğim gereksinim duyulan daha insancıl, yaşanılası bir sistemi hayata geçirebilecek ontolojik yetiye sahip midir?
Ö.B.K: İnsan, zıtlıkları kendinde toplamış bir potansiyeller kümesidir. Bu manada, tüm diğer imkânları dışlayarak hali hazırdaki durumumuza müşteri olan da yine bizleriz. Dolayısıyla, hayata yüklediğimiz anlamları dönüştürerek hayal edilenden büyük adımlar atabilmemiz elbette mümkün.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Mutlu Hesapçı Arşivi