In the Court of the Crimson King / Barry Godber

Resmin önünde toplanmış küçük kalabalığın soluğu kesiliyor, önce uzun süre inanmaz ifadelerle resme, sonra şaşkınlıkla birbirlerine bakıyorlar. Biraz önce çaldıkları şarkının ete kemiğe bürünmüş hali çünkü bu resim: “21st Century Schizoid Man”.

            Ağustos ortaları, 1969. Londra’daki Wessex  Stüdyoları’nın sayısız kayıt odalarından birinde, yeni kurulmuş bir grup, stüdyoya girdikleri 21 Temmuz’dan bu yana ilk albümleri üzerinde çalışıyorlar, albümdeki diğer parçaların kaydı bitti, şimdi prova yaptıkları şarkı “21st Century Schizoid Man”. Tam da Robert’ın gitar solosu üzerinde çalışırken birden stüdyonun kapısı açılıyor, ses mühendisi hoparlörlerin sesini kısıyor refleksle. Kapıda duran, yirmili yaşların  başında bir genç, saçları omuzlarına ulaşmıyor, yakışıklı çehresi seyrek sakallarıyla çepeçevrelenmiş, yüzünde muzip bir ifade var. Kolunun altında saman renkli ambalaj kağıdına sarılı bir resim tutuyor, resim olduğunu biliyorlar çünkü Barry’nin bugün albüm için yaptığı kapak resmini getireceğini Pete haber vermişti hepsine.

            Barry getirdiği resmi stüdyonun ortasında diklemesine yere koyuyor, önce kağıdı saran ipi çözüyor, sonra ambalaj kağıdından kurtarıyor resmi. Resmin önünde toplanmış küçük kalabalığın soluğu kesiliyor, önce uzun süre inanmaz ifadelerle resme, sonra şaşkınlıkla birbirlerine bakıyorlar. Biraz önce çaldıkları şarkının ete kemiğe bürünmüş hali çünkü bu resim: “21st Century Schizoid Man”. Kendileri bile daha gerçeğini hayal edemezlerdi. Daha ilginç olanı ise, Barry’nin daha önce bu hiç şarkıyı dinlememiş olması, yaptıkları müzik hakkında fikir edinmek için çok kısa bir süre onları stüdyoda ziyaret etmişti ama bu şarkı  üzerinde çalışmıyorlardı o sıra. Hepsi önce Barry sonra da Pete’i coşkuyla kutluyor, artık ilk albümleri için olağanüstü bir kapakları da olduğunun farkında olarak…

TEK DÜŞÜNDÜĞÜM YES’TEN AYRILMAK VE KING CRIMSON’DA ÇALABİLMEKTİ

            Stüdyodaki grup,  King Crimson. Robert Fripp ve Michael Giles eski gruplarında (Giles, Giles and Fripp) birlikte çalıyorlardı zaten; onlara Ian McDonald, Greg Lake ve söz yazarı olarak Pete Sinfield’in de katılmasıyla kadro tamamlanmış, ancak bu yeni grubun soundu çok farklı, daha önce pek duyulmamış türden. Öylesine duyulmamış bir türden ki, bırakalım sonrasını o sırada Yes’in davulcusu olan Bill Bruford anlatsın:

“1969 baharında bir gece geç bir saatte Speakeasy kulübüne uğradık, şehir dışındaki bir gösteriden dönüyorduk, Speakeasy, rock gruplarının gösteri sonrası bir içki ve belki bir sandviç için sık sık uğradıkları küçük ve salaş bir bardı.

“Biz kulübe girdiğimizde sahnede diğer bir grup hazırlık yapmaktaydı. Sahnedeki herşey dingin ve saygı uyandıran türdendi fakat çalmaya başladıklarında sanki azgın bir canavar zincirlerinden boşandı. Yaptıkları müzik daha önce kimsenin duymuş olduğu türden değildi, kulüpteki kimsenin bunun ne olduğu hakkında bir fikri dahi yoktu. Şarkı sözleri farklıydı, soundları farklıydı, çalma şekilleri farklıydı. Hepimiz donup kalmıştık.

“O geceden sonra tek düşündüğüm Yes’ten ayrılmak ve King Crimson’da çalabilmekti.”

Bill Bruford’un “daha önce duyulmamış” olarak nitelediği bu rock müzik alt türüne bugün “progressive rock” diyoruz. Bruford’un o geceki duası üç yıl sonra kabul olacak ve hatta kendisi yıllar sonra bu türün tarihindeki en önemli bir kaç davulcudan biri kabul edilecek.

Progressive rock’ın (artık prog rock olarak kısaltılıyor) pek çok kitabi tanımı var, çoğu da birbirinden farklı, çünkü prog rock birtakım müzikal teknik özelliklerin toplamından fazla, daha çok bir ruh hali ve bir tavır, tarifi biraz da o yüzden zor. Rock’ın enerjisinin, saykedelik’in özgürlükçülüğü ve deneyselciliğinin, jazz’ın doğaçlamacılığının ve klasik’in hassasiyetinin mutlu – ve bazen de gergin- izdivacından doğan bir çocuk prog rock. Söyleyeceği şeyler vardır, o yüzden uzun uzun anlatmaktan korkmaz, hatta bir anlattığını değiştirerek ve geliştirerek tekrar tekrar anlatır, acelesi yoktur, o yüzden prog parçaların çoğu beş dakikadan daha uzundur. Prog’da her enstrüman ayrı bir kişiliktir; yeri gelir bir bas, bir davul ya da bir klavye solo gitarın ya da solistin önüne geçer, her birinin ayrı solo özgürlüğü vardır. Denemekten korkmaz, yasak topraklar nedir bilmez, sadece terra incognita’lar vardır ayak basılmadık, oralara da gözü kapalı dalmaktan kaçınmaz, aslolan menzil değil arayıştır çünkü.

Prog rock’ın ne olduğu üzerinde fikir ayrılıkları olabiliyor ama “In the Court of the Crimson King (An Observation by King Crimson)” in ilk prog rock albümü olduğu konusunda –neredeyse- herkes hemfikir.  Bu ilk albüm çıtayı o kadar yükseğe yerleştirmiştir ki –bundan sonrası “bence” parantezinde- aradan geçen yarım yüzyıla rağmen –başka King Crimson albümleri hariç- yanına yaklaşabilen başka bir prog albümü olmamıştır.

BARRY’NİN RESMİ

Peki böylesi bir albüme kapak resimlerini yapan Barry kim?

Barry Godber, Pete Sinfield’in bilgisayar programcısı olarak çalıştığı ve bu albümden önce istifa ederek ayrıldığı bir elektronik şirketinden iş arkadaşı, o da bir bilgisayar programcısı; ancak tanışıklıkları daha eskiye uzanıyor, Barry’nin resim sanatı okuduğu –ve Pete’in sık sık “takıldığı”- Chelsea Art School’da tanışır ve dost olurlar. Pete yıllar sonraki bir mektubunda ondan şöyle bahseder:

“Tanıdığım en çekici, yüz ve ruh olarak en güzel, en muzip insanlardan biriydi. Karşılaştırırsak, bir çeşit Nick Drake, ama onun kadar derin ve karamsar değil. Çok sevilen bir insandı, bütün kızların sevgilisiydi. Onu hayranlık ve biraz da kıskançlıkla izlerdim”.

Albüm kayıtları sona yaklaşırken, grubun söz yazarlığı dışında sanat yönetmenliğini de amatörce üstlenmiş olan Pete’in aklına Barry gelir albüm kapağı için, zaten tanıdığı çok fazla ressam da yoktur. Okul bittikten sonra Barry, anlaşılmaz bir nedenle, ressamlık yapmak yerine “gerçek bir iş”te çalışmak istemiş, Pete’in yardımıyla onun çalıştığı şirkette bilgisayar programcısı olarak çalışmaya başlamıştır. Barry’yi arar Pete Sinfield, albümü anlatır, hatta grubun bir provasına götürür albüm hakkında fikri olması için. Sonra iki haftada, işten kalan boş zamanlarında çalışarak, albümün iç ve dış kapaklarını suluboya ile resmeder Barry. O gün stüdyoya götürdüğü resim, işte bu resimdir.

MUNCH’UN ÇIĞLIK’I, GODBER’İN ŞİZOİD ADAM’I

Barry Godber’in çizdiği resim öyle bir resimdir ki, Munch’un Çığlık’ı yanında pastoral manzara resmi gibi kalır, Munch’un çığlık atan adamı henüz yar kenarına varmamıştır, fiyord kenarında gezinti yaparken içinden birden yükselen çığlığı (öncesi yok gibidir) haykırır avaz avaz ya da çevresindeki herşeyden yükselen çığlığa eşlik eder o da bir yandan kulaklarını kapatarak (Munch’un açıklaması ikincisi yönünde). Fakat Godber’in şizoid adamı artık son noktaya varmıştır, gördüğümüz yüz kendi siluetlerinin en sonuncusudur, bu da –Munch’un aksine- bir sürecin işaretidir. Sanki işkence altındadır; attığı çığlık o kadar derindendir ki burun delikleri olabildiğince açılmıştır daha derin nefes alabilmesi için; sonuna kadar açılmış ağzının içini küçük diline, hatta ötesine kadar görürüz; bütün yüzünü kan basmıştır çığlığın şiddetinden; umutsuzca yardım bekleyen kaygılı bakışları göremediğimiz birşeye takılmıştır. Dönüşü yok gibidir. Bir de Francis Bacon’un buna benzer çığlık atan Papa’sı vardır dehşet duygusunu iyi gösteren; ancak onlarda çığlık atan kişi –dehşetine tanık olsak da- izleyiciye uzaktır, gösterir sadece, çok aktarmaz bu duyguyu bize.

Bu kapak, Barry Godber’in akademiden mezun olduktan sonra tuval üzerine yaptığı –bilinen- tek resimdir. Dünya Savaşı’ndan sonra cenderesini gitgide sıkmakta olan kapitalist düzen, Vietnam Savaşı ile vücut bulan politik haksızlık ve adaletsizlikler, kitlelerin gitgide kırılan umutları ve yabancılaşma temalarının can verdiği bu resim, albüm kapaklarının sadece bir tanıtım ve albeni aracı değil sanat da olabileceğinin ilk örneklerindendir.

Barry Godber, ne hazindir ki albümün piyasaya sürülmesinden (Ekim 1969) birkaç ay sonra yolda yürürken yere yığılır ve kalp krizinden hayatını kaybeder (muhtemelen çocukluğundan gelen ve teşhiş edilmemiş bir kalp hastalığı nedeniyle). Henüz 24 yaşındadır öldüğünde. Önceki hayatı hakkında pek bir bilgimiz yok, nerede doğmuştur, ailesi kimdir, nasıl bir çocukluk geçirmiştir, hayalleri nedir…Sanki sadece bu albüm kapağını yapmak için dünyaya gelmiş, misyonu tamamlandığında da çekip gitmiş gibidir zavallı Barry. Bu yetenekli genç erken yaşta hayatını kaybetmeseydi kimbilir daha neler yaratırdı diye düşünmemek elde değil.

In the Court of the Crimson King”i sonraki ilk dinleyişinizde, bu çığır açan müzik albümünü olağanüstü bir görsel sanat eserine dönüştürmüş olan bu bahtsız genç sanatçıyı da hatırlayın…

Önceki ve Sonraki Yazılar
Oğuz Pancar Arşivi