KARANTİNA’DA MUHASEBE YAPMAK

Koronavirüs diye bir parazitin varlığından ve ölümcül bulaşıcı bir salgın hastalığa sebep olduğundan haberdar olalı yaklaşık 100 gün geçti, 20 günden bu yana “evdekal” davetine uyarak bir anlamda evde karantina altındayız.

Koronavirüs diye bir parazitin varlığından ve ölümcül bulaşıcı bir salgın
hastalığa sebep olduğundan haberdar olalı yaklaşık 100 gün geçti, 20 günden bu yana “evdekal” davetine uyarak bir anlamda evde karantina altındayız.
Toplum sağlığı için “EVHAPSİ”ne
eyvallah…
Ancak televizyonların koronavirüs
haberleri ile “İçimiz dışımız kurudu”
Eskiler, bıktırıcı bir şeyle karşılaştıklarında tepki olarak böyle söylerlerdi.
Televizyon programları, gazete haberleri, internet haberleri, anlatılan
senaryolar, korkunç ihtimaller, açılan
kampanyalar, alınan tedbirler, ölümler,
vakalar; sürekli KORONA konuşuyoruz,
dinliyoruz, seyrediyoruz.
Velhasıl içimiz dışımız korona oldu;
“yeter artık, bıktık” noktasına geldik.
Hafta sonu yaşanan “sokağa çıkma
yasağı” kararına insanların verdiği
şuursuzca tepki bu bıkkınlığı ve daha
da önemlisi evde kal davetini yapanlara
olan güvensizliğin tepkisel dışa vurumudur; Sabır bardağı taştı…
Bu gelişmeyi çok tehlikeli buluyorum.
Bugüne kadar ileri sürülen hiçbir
öngörü tutmadı. Bu salgın daha önce
yaşananlara benzemiyor. Bugün dünyada birçok ölümcül hastalık var ve
bunlardan dolayı milyonlarca insan
ölüyor, ancak koronavirüsün çok kolay
yayılması, bulaşıcı olması ve insanların
taşıyıcı olması onu çok tehlikeli yapıyor.
Dünyada vaka sayısı 2 milyona yaklaşıyor, ölen insan sayısı 114.000’i geçti.
Daha ne kadar süreceği de belli değil…
Var olan bilgiler, tecrübeler bunu
tanımaya yetmiyor; el yordamıyla meseleyi anlamaya çalışıyoruz. Karanlıkta
çıkış tünelini arıyoruz. Ufukta görünen
ışık tünelin sonu mu yoksa üzerimize
hızla gelen trenin ışığı mı bilmiyoruz.
Yetkililer her gün artan rakamları açıklarken daha iyi olduğumuzu söylüyorlar
ancak ölüm oranları dünyada 0,7 iken
bizde %2, en kötü 12. sıradayız, tespit
edilebilen hastalık sayısı sıralamasında dünyada dokuzuncu ülkeyiz. Nasıl
iyi durumdayız, kafalar karışık…
Daha da ötesi, başlangıçta kurulan
Bilim Kurulu’nun işlevselliğine ve Sayın
Bakan’ın şeffaflık iddiasına ve samimi
yaklaşımına olan güven hızla azalıyor.
Ülkeyi yönetenlerin, istişare, paylaşım, uzlaşma aramayan, ”ben bilirim”
tavırları sosyal dayanışmayı ve birlikte
mücadele kararlılığını her geçen gün
biraz daha zayıflatıyor. “Ulusa Sesleniş” konuşmalarında ve Milli Dayanışma Kampanyası açıklamasında
konu dışında övünmeler ve muhalefet
partilerine ağır sözler söylenmesi,
muhalefet belediyelerle işbirliğinden
ısrarla uzak durulması, evde karantina
altında çözüm bekleyen biz 65 yaş üstü
insanları büyük bir ümitsizliğe sürüklüyor.
İnsan varlığımızı, geleceğimizi ve
tüm kazanımlarımızı tehdit eden böyle
büyük bir düşman karşısında neden
birlikte hareket edemiyoruz?
Kibrin, kinin, öfkenin, hırsın kör
kuyusunda çırpınan ve dünden gelen kavgalarını ısrarla devam ettiren
siyasetçilerin, toplumun tümünü tehdit
eden bu salgınla mücadelede başarılı
olacaklarına Millet’in inanması mümkün mü?
İnsanımız korku ve endişe içinde
yöneticilerden çare ve çözüm bekliyor.
Umudunu kaybeder ve “iş başa düştü”
paniğine kapılırsa işte o zaman kıyamet
koptu demektir.
O zaman salgının ekonomik ve sosyal
sonuçlarıyla birlikte siyasi sonuçları da
olacaktır.
Ne olacak, nasıl olacak endişesi ve
cevapsız soruların belirsizliğinde “evhapsi” çilesini çekerken artık koronavirüs haberlerini takip etmez olduk. Artık
koronavirüsü değil sonrasını/geleceği
düşünüyoruz/konuşuyoruz.
İstanbul Ekonomi Araştırma Şirketi,
salgınının ekonomik etkileri hakkında
12 ilde bin 537 kişi ile yapılan anket
çalışmasının sonuçlarını yayınladı.
Ankete katılanların yüzde 25,5’i işten
çıkarılmanın, yüzde 26,4’ü yakınlarının ücretsiz izne çıkarılmasının, yüzde
23,8’i maaşlarında azaltılma olacağının, yüzde 45,4’ü “çevremden kendi
işi olanlar, işlerinden dolayı gelir kaybı
yaşayacağı” endişe ve korkularını ifade
etmişler. Yüzde 67,9’u faturaların ödenmesinde, yüzde 52,2’si mutfak alışverişinde, yüzde 36,6’sı kira ödemede ve
yüzde 23,3’ü kıyafet alışverişi yapmakta
zorluk çekeceğini söylemiş.
Bu araştırma da gösteriyor ki insanımız gelecekten büyük kaygı duymaktadır.
İnsanlık, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Nükleer silahların kullanılması ile
başlayan yıkım ve soğumanın korkularını yeniden duymaya başladı.
Devletler ve uluslar arası kuruluşlar,
yayılması ve bulaşıcılığı yakın zamanda
önlenemezse yani aşı ve ilaç bulunamazsa bu salgının, insanlığın varlığını
tehdit edeceğini, insanlığın, devletlerin,
ilmin, zenginliklerin ulusal, bölgesel ve
küresel kurumların işlevsiz ve yetersiz
kaldığını ayrıca küresel bir işbirliği
yolları ve araçları geliştiremediklerini
artık kabullenmiş görünüyor. Yani, koca
bir insanlık alemi; devletleri, kurumları,
üniversite ve araştırma kuruluşları,
yani tüm zenginlikleri ve birikimi ile
mikroskop altında bile zor görünen bir
parazit karşısında çaresiz ve acınacak
durumda…
BENCE
“Geleceği görmek deli işidir” derler.
Buna ancak en cesur zihinler cüret
edebilirmiş.
Haddimiz değil ancak insanlığı güzel
günlerin beklemediğini söylemek kehanet olmaz…
Herkesin bir hesabı olduğu gibi
Allah’ın da bir hesabı var…
Bu teslimiyet içinde evde kalmaya
devam edelim, Lütfen.

0  0,00