Kendileme

Sonbaharın gelmesiyle beraber kültür ve sanat hayatında da yeni bir dönem başladı. Festivaller, Bienal, konserler, sergiler… Bir yanda hayatı çölleştirmeye çalışan bir zihniyetin artan baskısı varken, diğer yanda hayat tüm çeşitliliği ve çoğulluğu ile kendini yeni ifade biçimleri sunuyor. Yeni dönemde birçok heyecan verici kültür ve sanat etkinliği var; bunlardan biri, Labirent Sanat’ta sergilenen ve küratörlüğünü İsmet Doğan’ın yaptığı Kendileme adlı sergi.

Sergide yer alan işler sanatta özgünlük, orijinallik, biriciklik kavramlarını sorguluyor ve asıl olanın ilişkisel bir estetikle bir estetik veya gündelik nesneyi yeni bir bağlama yerleştirerek kendine mal etmek olduğunu vurguluyor. Sergideki işlerin bazıları İsmet Doğan’ın yapıtlarının başka genç sanatçılar tarafından kendilemesiyle üretilmiş. Nami Başer’in deyişiyle, başka sanatçıların İsmet Doğanlaşması var. Zaten sanatçı sürekli bir oluş halinde değil midir? Sergi 8 Ekim’e kadar gezilebilir. Bu hafta serginin küratörü, sanatçı İsmet Doğan’la zihin açıcı bir söyleşi yaptım. Kendisine teşekkür ederim.

Kendileme kelimesinin bir sanat kavramına dönüşme öyküsünü, nasıl bir düşünce sürecinden doğduğunu ve daha sonra bir sergi teması haline nasıl geldiğini anlatır mısınız?

2015-16’da sevgili Fırat Akova, “Melez Anlatılar”  adlı kitabım için yazdığı sırada, Appropriation terimine karşılık temellük ya da sahiplenme adlandırması üzerine epey kafa yorduk. Sonunda Fırat oldukça yaratıcı bir biçimde kendine mal etme, kendinin kılma ya da kendine ait kılma yerine kendileme terimini önerdi. Bu onun Türkçeye kazandırdığı bir kavram ve bana kalırsa çok da doğru. O zamandan beri çevremdeki genç sanatçılarla birlikte tartışarak, kendileme üzerine bir sergi yapma düşüncesi hep kafamdaydı. Çeşitli nedenlerle hep ertelendi.

80’lerde, sol gelenekten gelen genç bir sanatçı olarak sömürge koşullarını eleştirmek için yola çıkmıştım. İktidarın, dolayısıyla patriarkal ideolojinin sanat alanında, sanat tarihi yazımına ve cinsiyetlenmiş kurumlarına karşı eleştirel bir tavırla başladım. Bu meseleyi zamanla Dada ve Duchamp okumalarımla birleştirerek kendime mal ettiğimi gördüm. Örneğin, oryantalizm eleştirisi yaparken kendiliyordum. Bu meselenin altını kitabımda, Fırat Akova’nın metniyle beraber, özellikle altını çizdim.

Kendileme avangard ve çağdaş sanatta sıklıkla uygulanan bir üretim biçimi. Siz de Dada ve Duchamp’ı beslendiğiniz kaynaklar olarak işaret ediyorsunuz. Ama ben sanat tarihine baktığım zaman kendilemenin modern öncesinde de uygulandığını görüyorum. Örneğin Batı’ya gitmeden, burada, Selçuklu ve Osmanlı sanatının oluşumu kendileme üzerine kurulu. Uzak Doğu sanatından Bizans sanatına kadar birçok öğenin kendilemesiyle özgün yapıtlar ortaya çıkarılmış. Arada modernite parantezi var, sonra avangard hareketlerle modernizm yeniden geleneğe yani doğasına bağlanıyor. Bunları kendilemeye dair bir tanım yapmak için söylüyorum. Kendileme göçebe sanatının temeli bana göre. Modern öncesi de modern sonrası da göçebe düşünce ve duyumsamaya dayanıyor. Sizin bu konudaki düşüncenizi merak ediyorum.

Evet kendileme göçebe sanatının temeli olabilir. “Tekil noktalar arasında dolaştığı için, rastlantısal nokta tekil noktaların bir ‘göçebe dağılımı’nı kurar, tekil noktalar hiçbir konumlanmış ve belirlenmiş konfigürasyona sahip değildir; ancak bir açık düzlükteki bir koyun sürüsü gibi, kaplayabildikleri kadar uzam kaplarlar, yapısal ilişkiler kurarlar ve sonra her hangi bir bölgesel sınır ya da yerleşik alana işaret etmeksizin ilerlerler.”  Selçuklu ve Osmanlı burada özellikle Bizans’ı kendiliyor. Çünkü Bizans’a bayağı maruz kalıyor. Roma da Helen’i kendilemiştir. Mimar Sinan kolajla başlıyor temellük etmeye. Osmanlı göçebelikten kurtuluyor ama göçebe düşüncesi devam ediyor gibi…

Kendileme çalma değildir

Evet, göçebenin başkasından bir şey alırsam beni bozar mı gibi dogmatik kaygıları yok; hoşuma gitti ve işime yarıyorsa alırım rahatlığı var ve bu yüzden merkezi bir devlet olana kadar yani yerli yurtlu olana kadar başkalarıyla rahat yaşıyor. Kendilemenin göçebe bir uygulama olduğu düşüncesi Deleuze’den geldi bana. Çünkü o da felsefesinde kendileme yapıyor, başka filozoflardan ve sanatçılardan kavramlar ve fikirleri kendiliyor. Siz kendileme ile çalma arasında ayrım yapıyorsunuz ama Deleuze açıkça “bunu ondan çaldım” da diyor. Elbette kastettiği hırsızlık değil, tam da sizin sorunsallaştırdığınız kendileme edimi. Kendileme ile çalma arasındaki ayrım nedir?

Deleuze  “bunu ondan çaldım” dediğinde artık çalmamış oluyor ve refere ediyor. Bir metin, başka bir şeyin metnidir. Kendileme kendine uzak olanı benzer kılar. Ya da yeniden bağlamına oturttuğu için çalmadan ayrılır. Ben kontekst (bağlam) sanatçısı değilim. Metni rekontekstualize ediyorum. Yani yeniden bağlamsallaştırma edimi ya da yeniden bağlamına oturtuyorum. 2016 da Nami Başer hocaya sormuştum, o bu terimi önermişti: Yeniden bağlamına oturtma. Çünkü bir şey, oluştuğu bağlamda değerlidir. Bağlam burada olduğum için önemlidir benim için; “metnin cümleleri burada ve şimdi anlamlı olur”. Sanat yapıtı bağlamsaldır, bana göre.

Kendileme meselesi, dönemin sanat eserlerinde aidiyet ve orijinallik gibi kavramlar için yeni bir tartışma alanı açmıştır. Kendileme bir sanat eserinin “biricik” olmasını bozar. 1980’li yıllardan itibaren, bu terim belirli sanatçılarla özdeşleşmiş ve sanat alanında orijinallik, özgünlük vb. kavramlarının sorgulama alanlarını genişletmiştir. Modernizme tepki olarak geçmişteki metinlerin alıntılanması, kopyalanması vs. ve temellük edilmesi orijinallik, biriciklik epistemini, anlayışını altüst etmiştir. Post-modern kendileme sanatçıları özgünlük kavramını reddetmek isterler.

Evet; kendileme kavramıyla siz de özgünlük, orijinallik kavramlarını da tartışmaya açıyorsunuz. Bu mesele bana göre de modernlikle beraber bir takıntı haline geldi. Modernlikten önce ne sanatta ne de felsefede özgünlük, biriciklik takıntısı yok, aslolan kendilemek ve böylece yenileyerek yinelemek, başka türlü ifade edersek yapıtı çoğaltmak. Antikçağ filozoflarının İslam toplumlarında çalınarak çoğaltıldığını görüyoruz mesela. Platon’un Devlet’ini alıyor Farabi kendileyerek yeniden yazıyor. Ya da hat sanatının Çin ideografisinden etkilenmesi ya da mimari de Bizans etkisi, başka deyişle kendilemeler. Batı’nın özgünlük iddiası sömürgecilikten itibaren, Batı’nın kendini merkez olarak tayin etmesiyle ortaya çıkıyor. Kendisi hükümran, dolayısıyla Tanrı, benzersiz olanı, özgün olanı o yapar, başkaları onu taklit eder savı. Sömürgecilikten sonra dünya haritasının yeniden çizilmesiyle resimde perspektif kurallarının uygulanmaya başlaması arasında bir ilişki seziyorum. Siz de sömürgeciliği ve oryantalizmi eleştiren işler yaptınız. Yapıbozumcu işler… Estetiğin ideolojik temelleri olarak rasyonalizmin, kolonyalizmin ve Avrupa merkezciliğin eleştirisi var onlarda. Biraz onlardan bahseder misiniz?

Elbette modernlikten önce ne sanatta ne de felsefede özgünlük, biriciklik takıntısı yok, aslolan kendilemektir. Herkes birbirini “okuyor”. Erken gençliğimde “kültür emperyalizmi” diye bir soruna kafayı takmıştım. Sonra kolonyalizmi sanatta da araştırırken “Batılıymış gibi” olan her şeye, herkese karşı hassasiyetlerim oluştu. Bu sıkıntılar bende bedenselleşti, tavırsallaştı. Temel meselem oldu. Gerisi geldi. Daha önce söylediğim gibi, Modern–dışı toplumlarda -burası gibi- kavramın sınırları üzerine düşünmek, farklı, dolambaçlı, tehlikeli yollarda gezinmeye itti beni.

Minör bir sanat

Madem Deleuze’ün felsefesi çerçevesinde yapıtlarınıza ve serginize bakıyorum, kendileme ile minörlük arasında kurduğum bağ hakkında da konuşayım. Kendileme göçebe olduğu kadar minör de bir sanat pratiği gibi geliyor bana. Mesela modernlik öncesinde, azınlıklar egemen gücün kültürüne göre sanat yapıtları üretirdi. Ermeni mimarlar, Rum ve Yahudi müzisyenler, falan aklıma geliyor. Kendileme bir yersizyurtsuzlaşma deneyimi bir yandan, kendi sanatını egemen kültür içinde dönüştürürken egemen kültürü de kendi sanatı içinde dönüştürüyor. Ortaya minör bir sanat çıkıyor. Siz de kendilemenin size ait olmayan bir kültürden bir şey alma ve kullanma eylemi olduğunu söylüyorsunuz. O zaman kendilemenin bir minör sanat biçimi olduğunu söyleyebilir miyiz?

Tabi ki kendilemenin bir minör sanat biçimi olduğunu söyleyebiliriz. Kendileme anonimaya götürürse daha anlamlı kılabilir bizi. Kendileme köksüzleştirir, kimliksizleştirir, isimsizleştirir. Kendileme ötede olanı, öteki olanı yakın kılar, eşitler. Hiyerarşiyi kaldırır.

Kendileme modern sanatın özgünlük ve orijinallik savına karşı bir pratik olarak anarşist bir tavrı yansıtıyor aynı zamanda. Özellikle romantizm tarafından tanımlanan modern estetik ve sanat için sanatçı bir Tanrı ya da tanrısal bir özne. Çünkü yaratıyor, yaratma burada yoktan var etme olarak ortodoks bir teolojik anlama sahip. Oysa modernizmi kuran avangard sanatçıların yoktan var etme gibi bir iddiaları yok. Yaratma eylemi yoktan var etmek değil çünkü. İçkinlik düzleminden bakıyorlar sanata. Var olanı alıp dönüştürmek başlı başına yaratıcı bir eylem, zaten hayat da kendini böyle yeniden üretiyor. Kendileme sanatçıyı bir deha olmaktan oluş süreçlerini deneyimleyen bir özneye dönüştürüyor. Minörlükle irtibatlı olarak kendilemede sanatçı sürekli başka olasılıkları deneyen bir göçebe, sanatçıyı majör bir figür olmaktan çıkartıp bir sanatçı-oluş olarak arada, yolda, eşikte bırakan bir edim. Bu fikirleri kendilemeye dair sizin tanımlarınızdan çıkartıyorum. Doğru anlıyor muyum?

Tamamen doğru. Beni anladığınız için teşekkür ederim, evet kendileme sanatçıyı bir deha olmaktan oluş süreçlerini deneyimleyen bir tekil özneye dönüştürüyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Süreyya Su Arşivi