İbrahim Turhan

İbrahim Turhan

Kurumsallaştıramadıklarımızdan mısınız…

Öyle bir ülke düşünün ki siyasal istikrarsızlıktan çok çekmiş. Etnik gerilim zaman zaman toplumda bölünme endişeleri yaratıyor. Bütçe açığı milli gelirin yüzde 3’ünü aşmış. Borcun milli gelire oranı yüzde 100. Ve bu ülkede 589 gün hükümet kurulamıyor, ülke hükümetsiz kalıyor. Ne beklersiniz? Ekonomide büyük çalkantılar yaşanmasını, paranın değer kaybetmesini, borsanın düşmesini… Şaşıracaksınız ama bunların hiçbiri olmuyor. Hatta ekonomi son 25 yılın ortalamasının üzerinde büyüme kaydediyor.
Söz konusu ülke Belçika. Bu kadar yüksek bütçe açığına ve borçluluğa rağmen politik risklerin ekonomiyi etkilememesinin üç sebebi var. Birincisi ülkenin AB üyesi olması. Bu öyle bir çapa oluşturuyor ki Belçika’da Fransızca konuşan daha yoksul Valonlar ile kuzey bölgelerdeki Felemenkçe konuşan zengin Flamanlar arasındaki bölünme kavgaları sorun yaratmıyor.


İkinci etken ülkenin finansal tasarruflarının yüksek olması. 1993-2010 arası dönemde Belçika’nın öz finansman oranı yüzde 117; yani yurt içi finans piyasasının derinliği ekonominin gereksinim duyduğu finansmandan daha fazlasını karşılayabilecek ölçekte. Gayrisafi yurt içi hasılasının iki katından fazla kamu borcu olan Japonya’daki gibi Belçika’da da borcun önemli bir kısmı yurt içi yerleşiklerin elinde. Finansal piyasalarda derinlik olunca çalkantı da az oluyor. Bunu şöyle bir örnekle açıklayalım; su dolu bir leğen ile olimpik ölçülerdeki yüzme havuzunu düşünün, her ikisine de büyükçe bir taş atıldığında leğende büyük bir çalkantı olur, hatta suyun önemli bir kısmı dışarı taşarken yüzme havuzunda sadece bir süreliğine dalgalanma olur. İşte yurt içi finansal piyasalar ne kadar derin olursa ekonominin şokları emme kapasitesi de o kadar yüksek olur. Dolayısıyla Belçika bu yüksek borçluluk düzeyine karşın baş edilemeyecek çalkantılar yaşamaz.
Yurt içi tasarruflar düşük, iç finansal piyasalar henüz yeteri kadar derinleşememişse ve küresel sermayeden yararlanmak gerekiyorsa o zaman hiç olmazsa daha kaliteli, uzun vadeli ve en önemlisi yerli para cinsinden varlıklara yatırım yapmaya istekli olan küresel yatırımcılarla muhatap olmakta yarar olur. Yurt içi yerleşikler kadar olmasa bile bunlar da sistemi finansal çalkantılar karşısında korurlar.
Üçüncü etken ise kurumsallaşma. Üçüncü sırada saymamıza bakmayın, belki de içlerinde en önemlisi o. Kurumsallaşma, normatif ve nesnel kuralların egemen olduğu ve mülkiyet hakkının güvende olduğu bir ortamda söz konu olabiliyor. Yani evrensel hukuk, kurumsallaşmanın ön şartı. Bu durumda kurallar herkese aynı uygulanıyor ve oyun bir kere başladıktan sonra değiştirilemiyor. Kurumsallaşma belirsizlikleri azaltan, öngörülebilirliği artıran bir unsur. Kurumların kurumsal hafızası ve kurum kültürü güçlü olunca itibarları da yüksek oluyor. Bu durumda ekonomi dışarıdan gelen şoklara karşı da siyasal risklere karşı da daha dirençli oluyor.


Kurumsallaşma beraberinde birçok başka olumlu etkeni de getiriyor. Yargının bağımsız, tarafsız, hızlı ve evrensel hukuka uygun işlemesi, mülkiyet hakkını güvence altına alıyor. Siyasal karar süreçleri bilgiye ve akla dayanan rasyonel karar mekanizmalarıyla şekilleniyor. Bu durumda dogmalara, inançlara ve ideolojilere dayalı dayatmacılık, totaliter siyaset söz konusu olmuyor. Kurumsal yönetişim ilkelerinin hayata geçirilmesiyle yazılı olmayan, teamül ve etik kodları gibi kurallar da yazılı olanlar kadar etkili oluyor.
Popülizm ve totalitarizm işte bu yüzden kurumsallaşmadan ölesiye korkar. Bu korku öfkeyi, öfke de nefreti getirir. Dünyanın her yerindeki popülist siyasetin, totaliter eğilimli liderlerin kurumsallaşmayı gördükleri yerde saldırmaları ve tahrip etmeye çalışmaları tesadüf değil anlayacağınız. Bağımsız ve tarafsız yargı, bağımsız merkez bankası, denetim ve düzenleme görevi taşıyan bağımsız kamu otoriteleri, köklü geleneğe sahip eğitim-öğretim kurumları, özgür ve tarafsız basın tahammül edemedikleri şeylerdir.


Katıldığım yayınlarda sık sık “ekonomiyi düze çıkarmak için ne yapmak gerekir” sorusuna muhatap oluyorum. Cevap tek kelime; kurumsallaşmak…
Bütün okurlarımızın geçmiş bayramını kutlar, sağlıklı, huzurlu ve mutlu nice bayramlar dilerim. Bu arada önümüzdeki iki hafta için okurlardan izin istiyorum. İnşallah 25 Ağustos’ta tekrar buluşmak üzere.
NOT: Birkaç gün önce basında Galatasaray Lisesi’ni hedef alan ve bayram günü ağzımızın tadını kaçıran ifadeler yer aldı. Galatasaray Mektebinin geçmişi, Yesevî geleneğinin fütuhat ruhunu yaşatan gazi dervişlerden Gül Baba ile Sultan II. Beyazıt arasındaki 539 yıllık bir menkıbeye kadar uzanır. 19’uncu yüzyılda Osmanlı devlet yönetimi, gelecek vadeden, zeki çocukların neredeyse tamamının, o dönem iyi eğitim olanakları sunan yabancı okullara gitmesinden rahatsızlık duyuyordu. Batılı eğitim tarzında ve yabancı okullardan daha kaliteli eğitim yapılacak, aynı zamanda milli bilince sahip yurtsever gençler yetiştirerek bürokrasinin temellerini güçlendirecek bir okul olarak Galatasaray’ı yeniden yapılandırdı. 1912’de 60 mezun veren Galatasaray Lisesi, öğrenciler Balkan ve Çanakkale savaşlarına katılınca 1916’da hiç mezun veremedi. 1917’de ise 5 öğrencisini mezun edebildi. Galatasaray Mektebi Türkiye’yi yüceltme davasının temel taşlarındandır. Gül Baba’dan Çanakkale’nin simge şehidi Mehmet Muzaffer’e mazisi geleneğin kendisidir. Örfü insanlıktır, uygarlıktır, aydınlıktır. Bilim yuvasında, irfan ocağında ayrıca inanç referansına gerek yok ama Mektebimize dil uzatan hadsizlerin cehaleti de ortaya çıksın diye söyleyeyim; binası kıble yönüne bakar. Ruhlarındaki karanlığı her güzelliğe bulaştırmak isteyen, mediokrasiyi egemen kılmak için nitelikli her şeye düşmanlık eden bu hastalıklı zihniyete en güzel cevabı Şair Nef’î vermiş:
“Bize kâfir demiş Müftî Efendi,
Tutayım ben ana diyem Müselmân,
Vardıkda yarın Rûz-i Cezâ’ya,
İkimiz de çıkarız anda yalan!”

Önceki ve Sonraki Yazılar
İbrahim Turhan Arşivi