Luppolar, kitaplıklar ve gösteri

Ortada, iktidarın bile iki gün sonra istifa gündemiyle kabul etmek zorunda olduğu büyük bir yönetim hatası varken, Twitter’ın baş gündemi, Luppo alan bir insan ve bunun üzerinden espri (gösteri) üreten onbinlerce kullanıcıydı. İnsanlar günlerce iktidarın basiretsizliğini değil, Luppo’yu konuştu. Bu, yöneticilerden ziyade Luppo alan insanı suçlu çıkartan bir söylem bile değildi. Bu fırsatı Ak Troll’ler kullandı

Ortada, iktidarın bile iki gün sonra istifa gündemiyle kabul etmek zorunda olduğu büyük bir yönetim hatası varken, Twitter’ın baş gündemi, Luppo alan bir insan ve bunun üzerinden espri (gösteri) üreten onbinlerce kullanıcıydı. İnsanlar günlerce iktidarın basiretsizliğini değil, Luppo’yu konuştu. Bu, yöneticilerden ziyade Luppo alan insanı suçlu çıkartan bir söylem bile değildi. Bu fırsatı Ak Troll’ler kullandı

Günümüzde, popüler kültür ürünlerinin etkisiyle, akla hemen Stasi’yi getiren Alman Demokratik Cumhuriyeti, aslında göründüğü kadar dışa kapalı, herkesin her an gözlendiği bir ülke değildi. Özellikle 70’lerin sonu ile 80’li yıllarda, bizzat devletin göz yummasıyla Doğu Almanya vatandaşları, Batı Almanya televizyonlarını rahatlıkla izliyordu. Bürokratların, Batı’nın kültürel ürünlerine erişim konusunda bu kadar rahat davranmasının temel sebebi, vatandaşlarının neye ilgi duyduğunu başarılı bir şekilde ölçmeleriydi. Duvarın yıkılmasının ardından yapılan araştırmalar da göstermişti ki, Batı televizyonlarını sıkı bir şekilde takip edenlerin tercihleri haberler, tartışma programları ya da ideoloji yüklü yapımlar değil, Dallas, Miami Vice, Bonanza gibi dizilerdi. Üstelik yapılan başka araştırmalar da bu dönem, ekonominin de iyi seyretmesi nedeniyle, Doğu Alman vatandaşlarının hayatlarından memnun olduğunu, Batı Almanya’ya kaçma girişimlerinin sayısının önemli oranda azaldığını söylüyordu.

Böylece bürokratlar, baskının yanında en az onun kadar önemli bir aracı da keşfetmişlerdi: Eğlence.

Halkın burjuva dizileriyle eğlenmesine göz yuman iktidar, diğer yandan muhaliflerin samizdatlarına yönelik yıkıcı bir politika izlemeyi de ihmal etmiyordu.

Hemen hemen aynı dönemde Televizyon: Öldüren Eğlence isimli kitabını kaleme alan Amerikalı eleştirmen Neil Postman, televizyonun her şeyi eğlenceli bir biçimde sunarak içeriksizleştirdiği saptamasını yapıyordu. Gösteri çağının daimî sahnesi olan televizyonun, bir diziyle önemli bir haberi üslupta eşitlediğini, ister yarışma programı yapın, isterseniz hava durumu sunun, bunu eğlenceli bir şekilde yapmanız gerektiğini söylüyordu.

Bu içeriksizleştirme, bizzat Doğu Almanya bürokratlarının güvendiği olguydu. Doğu Bloku’nun sonunu getiren de liberal efsanenin aksine, insanların kapitalist kültüre akın etmesi değil, bürokratların kendi potansiyel çıkarlarını kapitalizmde görmesiydi. Sonunda kazanan kapitalist kültür değil, kapitalizmdi esas olarak.

Televizyon sonrası

Peki televizyonun bu eğlence odaklı yapısının internet ile devam ettiğini söyleyebilir miyiz? Hiç şüphesiz, evet. Günümüzde televizyon halen en yaygın iletişim aracı olmayı sürdürse de sosyal medya ve çeşitli internet platformlarının son on yılda gösterdiği gelişim, diğer iletişim araçlarının yaygınlaşma dönemleriyle kıyaslandığında hayret verici düzeyde. Instagram’ın sadece dokuz yıl önce, hikâye özelliğinin ise dört yıl önce ortaya çıkmış olması, şöyle bir geçmişe baktığımızda hepimizi şaşırtır. Oysa, bütün bunları hayatlarımızın doğal bir uzantısı gibi deneyimliyoruz.

Postman, televizyonun egemen dilinin, yazılı kültürün oluşturduğu “yorum çağı”nı kapatıp, gösteri çağına bir geçişi, bunun da insanların algısında bir epistemolojik dönüşümü zorunlu kıldığını ileri sürüyordu. Yani araç, bambaşka bir kültür doğuruyordu.

Teknolojik belirlenimcilikten biraz uzaklaşırsak, aslında gösteri çağını yaratanın bir araç (televizyon) değil, kapitalizmin dinamiklerini olduğunu söyleyebiliriz. Guy Debord’un dediği gibi, gösteri “bir meta haline gelmiş insan iletişimidir”. Bunun yansımalarını da sadece televizyonda değil, yüksek sanatlarda, politikada, akademide görebiliriz. Bir meta olarak insan iletişimi, doğal olarak varlığını internette de sosyal medya mecralarında da popüler edebiyat dergilerinde de sürdürüyor. Televizyon büyük belirleyen olmasa da onun kültürü büyük bir şablon havuzu işlevi görüyor. Bugün Tiktok’ta, geçmişin reality show’larından ya da yarışma programlarından birçok şablona rastlayabiliyoruz. Gittikçe güç kaybeden televizyon magazinciliği, bugün Instagram kullanımına kurgu sağlamayı sürdürüyor.

Guy Debord’un dediği gibi, gösteri “bir meta haline gelmiş insan iletişimidir”. Bir meta olarak insan iletişimi, doğal olarak varlığını internette de sosyal medya mecralarında da popüler edebiyat dergilerinde de sürdürüyor. Televizyon büyük belirleyen olmasa da onun kültürü büyük bir şablon havuzu işlevi görüyor. Bugün Tiktok’ta, geçmişin reality show’larından ya da yarışma programlarından birçok şablona rastlıyoruz. Gittikçe güç kaybeden televizyon magazinciliği, bugün Instagram kullanımına kurgu sağlamayı sürdürüyor

Luppolar, kitaplıklar

Günümüzde de büyük medyanın neredeyse yüzde 90’ını elinde tutan iktidar, eğlencenin işlevleri konusunda ikna olmuş gibi duruyor. Eskinin birçok ana akım televizyon kanalı, havuza katılmalarının ardından, -haberler hariç- içeriklerinde kayda değer bir dönüşüme gitmedi. İktidarın kültürel iktidar söylemi kendi mecrasında, kendi hedef kitlesine doğru usul usul akarken, kimse de çıkıp “bütün kanallar elimizde, neden bize uygun yapımlar kanallarımızda yok” diye sormadı. Benzer diziler, benzer programlar yayımlanmaya devam etti. İktidar kanadında çok eleştirilen evlilik programlarının yayından kalkması bile yıllar sürdü. Sunucuları ise, “yerli ve milli” kültüre yine çok uymayan başka programlara transfer edildi.

Genel tabloya baktığımızda, iktidarın doğrudan kontrol edemediği birkaç televizyon kanalı ve gazete olduğunu görüyoruz. Bunları RTÜK ve Basın İlan Kurumu aracılığıyla baskı altına almaya çalışıyor. İktidarın doğrudan kontrol edemediği diğer bir alan ise sosyal medya. Erdoğan’ın defalarca “çöplük”, “provokasyon yuvası”, “baş belası” olarak nitelediği sosyal medya günümüzün samizdat’ı olarak tanımlanabilir mi?

Sanırım mümkün değil. Twitter başta olmak üzere, sosyal medya mecralarının, gazeteciliğin, muhalif politikanın, eleştirel düşüncenin nefes almaya devam ettiği yerler olduğu şüphesiz. Çağdaş samizdat’lar bu mecralar sayesinde insanlara ulaşıyor. Ancak bunlar, bu mecraların genelini düşündüğümüzde, sadece bütünün küçük bir parçasını oluşturuyor. Sosyal medya mecraları, benzer insanları, benzer insanlara yakınlaştıran algoritmalarla çalıştığından, bize kendimizi güvende hissettiğimiz alanlar sağlasa da bütünün deseni gösteriyle örülmeye devam ediyor.

Sokağa çıkma yasağının başlamasına iki saat kala yarım yamalak bir açıklama yapılmasıyla insanların sokağa dökülmesine neden olan kararın sosyal medyadaki yansıması bunu gösteren iyi bir örnek. Ortada, iktidarın bile iki gün sonra istifa gündemiyle kabul etmek zorunda olduğu büyük bir yönetim hatası varken, Twitter’ın baş gündemi, Luppo alan bir insan ve bunun üzerinden espri (gösteri) üreten on binlerce kullanıcıydı. İnsanlar günlerce iktidarın basiretsizliğini değil, Luppo’yu konuştu. Bu, yöneticilerden ziyade Luppo alan insanı suçlu çıkartan bir söylem bile değildi (Bu fırsatı Ak Troll’ler kullandı). Nesnesinin etrafında dönen, olaya dokunmayan bir sinik mizah gösterisiydi sadece.

Aynı sinik aklı, günler sonra canlı yayınlarda arka fonu kitaplıkların oluşturması üzerinden gördük yine. İktidarın sözü boğduğu bir ortamda meramını aktarmaya çalışan insanların gayretine odaklanılması gerekirken, tek mevzumuz arka plandaki kitaplıklar ve bir şey anlatma derdinde olan insanların aslında hava atma meraklısı tipler olup olmadığıydı. Gösteri, sözü boğuyor; içeriği dikkate değmez kılıyordu böylece.

Totaliteryanizm, İnternet’i kucakladı

İnternet merkezci yaklaşım, öncelikle blogların, sonrasında ise sosyal medya mecralarının yaygınlaşmasıyla birlikte, internetin totaliter rejimler için bir kâbus olacağı kehanetinde bulunmuştu yıllar önce. Ancak geçen zaman, bu kehaneti doğrulamadı. Rusya ve Çin başta olmak üzere birçok ülke interneti kucakladı. Rusya, devlet sermayeli siteler açarak, bunların eğlence içeriklerini bizzat finanse etti. Çin baştan aşağı kendi mecralarını oluşturdu. Halk, iktidarların güvenini boşa çıkarmadı, eğlenceye yöneldi. Geri kalan azınlık ise baskı ve troll ordularıyla sindirildi.

Kehaneti boşa çıkaran, tıpkı televizyonda gördüğümüz gibi, bir iletişim aracına (internete) yüklenen gereksiz kudretti (yani yine teknolojik belirlenimcilik). Türkiye de benzer bir süreçten geçiyor. Bilhassa, Koronavirüs gündeminde iyice güçlenen iktidar yanlısı troll olgusu, Twitter’ın siyasi gündemini belirliyor gibi gözüküyor. Bunda attıkları mesajlar yüzünden insanların gözaltına alınması kadar, troll’lerin tek bir merkezden yönetilmesinin etkisi de var. İnternet üzerinde baskı arttıkça, sosyal medyanın ana akımı olan gösteri daha da güçleniyor.

Ancak Türkiye’yi diğer ülkelerden ayıran bir şey var. Bu da diğer ülkelerin vatandaşlarını apolitik bir eğlence döngüsüne mahkûm etme şansları varken, AKP’nin oylarını koruyabilmesi için Türkiye’nin yarısına saldırmaya devam etmek zorunda olması. İktidar, kendi kitlesini koruyabilmek için düşman ilan ettiklerinin siyasi ve kültürel varlığını hedef almaya bağımlı konumda. Bu da gösterinin tam anlamıyla işlemesini, sosyal medyanın “zararsız” bir ortam haline gelmesini engelleyen, politikleştirici bir unsur.

HAZIRLAYAN: Emre Tansu Keten

0  0,00
Whatsapp Destek
1
Merhaba ;
Sizlere nasıl yardımcı olabilirim ?