‘Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’

Yılmaz Erdoğan’ın hikâyesi, “Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?”, 1951’de alt kademeden bir saraylı aristokratın torunu olarak İstanbul’da bir konakta doğan üstün zekâlı Gülseren’in hayatından kesitlerin, o konağın 2000’ler Türkiye’sinde salaş bir pansiyona “evrilmesine” kadar uzanan süreçte acı-tatlı sergilenmesi olarak tanımlanabilir. Bir bakıma bu, Şerif Mardin’in Osmanlı toplumsal düzenini tanımlama yolunda Alman sosyolog Max Weber’den hareketle işlerliğe soktuğu “statü toplumu”ndan, karşılığı en belirgin şekilde Marx’ın analizlerinde bulunan “sınıflı toplum”a kırıla kırıla geçişin hikâyesidir

“Yalnızlık, yaşamda bir an,

 Hep yeniden başlayan..

 Dışından anlaşılmaz.

 Ya da kocaman bir yalan,

 Kaçtıkça kovalayan..

 Paylaşılmaz.

 Bir düşün’de beni sana ayıran

 Yalnızlık

 Paylaşılsa yalnızlık olmaz.”

(Özdemir Asaf)

Yıllarca tiyatro sahnesinde abideleştikten sonra şimdi yine Yılmaz Erdoğan’ın kaleminden ve Andaç Haznedaroğlu’nun yönetmenliğinde Netflix’te film sürümüyle seyrimize ve gönlümüze düşen “Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?”, geniş çerçevede Cumhuriyet dönemi gündelik hayatımızın tarihinin hüzünlü-komediye vurulmuş etkileyici bir aktarımı; bir kültürel değişme anlatısı… Daha özel olarak ise dahi ile deli arasında varlığından söz edilen ince çizginin aslında “toplumsal ortalama” olduğunu ve o “ortalama”nın, zekâsı ile sivrileni içine sindiremediği noktada onu psikopatolojik yahut sosyopatolojik bir sapma, yani “tırlak” diye kategorize edip rahata erdiğini Gülseren (Ecem Erkek) temsiliyle bolca güldürürken bolca da iğneleyerek bize düşündüren bir yapıt.

“Statü toplumu”ndan sınıfla topluma, kırılarak geçiş

Öykü, Cumhuriyet Türkiye’sinin “sosyolojik devinimi”nin başlangıcı sayılabilecek 1950’lerden istim alarak bugüne uzanıyor. Bir modern ulus-devlet olarak Türkiye’nin siyasî kurulumunun, esnek bir değerlendirmeyle 1923-50 arası olduğu öne sürülebilir. Bu dönem, yukarıdan-aşağıya, devletten-topluma siyasi-bürokratik ve yaptırımcı bir modernleşme projesinin işlerliğe sokulmasıyla ayırt edilir. 1950-sonrası süreçte ise artık toplum daha belirgin olarak devrededir. 1923’ü önceleyen art arda savaşlarla yorgun düşmüş ve yara sarma derdinde olan, 1940’larda da dehşetli bir dünya savaşının içinde olmasa da gölgesini her türlü üzerinde hisseden toplum, kendisine “Cumhuriyet” olarak sunulan siyasal öneriye olumlu-olumsuz tepkileri eşliğinde 1950’lerden itibaren gerçek anlamda “yaşamaya başlar”. Bu toplumsal canlılık, sosyolojik hareketlilik kendisini siyasal düzlemde, ülkenin politik kültüründe fazlasıyla hissettirdiği ölçüde gündelik hayatın içinde olup bitenlerde, yani popüler kültürde de karşılık ve varlık bulur.

İşte Yılmaz Erdoğan’ın hikâyesi, 1951’de alt kademeden bir saraylı aristokratın torunu olarak İstanbul’da bir konakta doğan üstün zekâlı Gülseren’in hayatından kesitlerin, o konağın 2000’ler Türkiye’sinde salaş bir pansiyona “evrilmesine” (belki de “devrilmesine”) kadar uzanan süreçte acı-tatlı sergilenmesi olarak tanımlanabilir. Bir bakıma bu, Şerif Mardin’in Osmanlı toplumsal düzenini tanımlama yolunda Alman sosyolog Max Weber’den hareketle işlerliğe soktuğu “statü toplumu”ndan,* karşılığı en belirgin şekilde Marx’ın analizlerinde bulunan “sınıflı toplum”a kırıla kırıla geçişin hikâyesidir. En trajikomik tezahürü de Gülseren’i 17 yaşında (1968) “istemeye gelen” aile ile kurulan diyalogda şekillenir: Zengin mi zengin sonradan-görme taşralı tüccar ailenin hamhalat bir kibirle tepeden tepeden konuşma tarzı karşısında Gülseren’in annesi İclal (Devrim Yakut), saraylı-dededen kalma İran halısıyla gözü kamaşan-ağzı sulanan tüccar-dünür adayının şaşkınlığını fırsat bilip kurumlana kurumlana soylarının saraya dayandığını vurgularken, bize eski ile yeninin, “statü” ile “sınıf”ın, tarihe gömülen aristokratik gelenekle yükselen hoyrat ve lümpen burjuva-modernleşmenin rekabetini duyumsatır.

Tenha biraradalıklardan, kalabalıklarda yalnızlığa…

Ama kaybedecek olanın o eski zaman soyluluğu olacağının resmi de Gülseren’in babası Nazif’le (Engin Alkan) netleştirilir. Saray’ın Kürdancıbaşısının torunu Nazif, Cumhuriyet’e geçildikten sonra tek parti döneminde Osmanlı statü sistemini devraldığı söylenebilecek sivil-asker bürokrasinin içinde “Halk Partili” bir memur olarak ayrıcalıklı mahiyette süren yaşantısını sonradan ticari risklere atıp memuriyetten tüccarlığa soyunarak her şeyi eline yüzüne bulaştırır ve bir kaybeden olarak elemler içinde hayata veda eder. Büyük resme bakıldığında da gerçekten Gülseren’in içine doğduğu 1950’ler Türkiye’si, statüye dayalı memur ayrıcalığının yerini yavaş yavaş, alttan alta, derinden derine sınıfsal temelde tüccarlığın almaya başladığı bir geçiş dönemidir. Filmin sonuna gelindiğinde bu dönüşümün devasa ve dehşetengiz sonuçları, hikâyemizin ana mekânı olan tarihî konağı çevreleyen kültürel iklime bakıldığında daha keskin fark edilir: Gülseren doğduğunda ilk bebeklik fotoğrafını ailesiyle birlikte çektirdiği zaman konağın da içerisinde yer aldığı muhitin sokaklarında yürüyenler mazbut bir medeni tavırla birbirlerine selâm verirken, aradan yarım asrı aşkın zaman geçtikten sonra şimdi o konağın da üçüncü sınıf bir pansiyona dönüştüğü ortam, kimsenin kimseyi görecek halinin kalmadığı bir “cangıl” olmuştur. O sakin ve nispeten tenha sokaklarda asude bir biraradalık ruhu var edenlerin yerinde artık kim kime dum duma bir kalabalıklarda yalnızlık hali havaya hâkimdir. Böyle bir ortamda Gülseren’in o “tırlak” sorusuna da (“Sen hiç ateş böceği gördün mü?”) ne babası Nazif, halası İzzet (Merve Dizdar) ve hayatının tek aşkı Dündar (Ahmet Rıfat Şungar) gibi olumlu ne de annesi İclal gibi öfke ile olumsuz yanıt verecek kimse kalmamıştır. Sorunun mahiyetini dahi kavrayıp anlamaktan uzak duyarsız ve umursamaz bir kitle, zaten farklılığından dolayı hep yalnız olmuş Gülseren’i toplumsal anlamda tam bir erken-ölüm noktasına getirmiştir.

Yalnızlığın paydaşı ateş böcekleri!..

Elbette Gülseren, o olağanüstü zihinsel ve sezgisel yetkinliğinden dolayı hep yalnızdır. Tabii bu yalnızlığın, onu daha da katmerlendirecek şekilde “ortalama”nın dilindeki adı, “deli”, “tırlak”, “âsi”dir. Gülseren’in yalnızlığı, yukarıda zikrettiğimiz üzere onu anlayan birkaç “fani” varlık (baba, hala, sevgili) sayesinde ama yine de kısmî, geçici, anlık şekilde aşılabilir olsa da Gülseren için aslolan, kaçınılmaz olan, en doğrusu “doğal” olan hep yalnızlıktır.

Ve işte yalnız ateş böcekleridir ki Gülseren’in bu doğal ve kaçınılamaz yalnızlığını elem olmaktan çıkarıp esenliğe dönüştüren imgeler olarak hikâyemizde yer alırlar!..

Ateş böcekleri, baştaki şiirimize referansla ve onu aşma ümidiyle düşünmek gerekirse, yalnızlığın paydaşlarıdırlar.

Gülseren’in ağzından çevresine yönelik sürekli yinelenen soru, “Sen hiç ateş böceği gördün mü?” ise bu ebedi yalnızlığı paylaşma yolunda nafile çırpınıştan başka bir şey değildir.

Kutuplaşma-karşıtı bir kültürel-melezlik savunusu

Yılmaz Erdoğan’ın Türkiye’nin sosyoekonomik ve kültürel değişmesine yönelik bu gerçekçi anlatısı, elbette sosyolojik ve antropolojik verilerle yüklü olmanın ötesinde siyasal-ideolojik vurgulardan da yoksun değil. Ataerkil kültürel-politik örüntünün kahrını çeken kadınlık haline de; kapitalist kültür endüstrisinin düşünsel ve ruhsal körlüğe sürüklediği insanlık halimize de; itaatkâr-uymacı (konformist) bir toplum arzusuyla farklı, aykırı, sorgulayıcı ve isyankâr sesleri bastırma derdindeki statükoya da itirazlar, aslında “Bir Demet Tiyatro” ve “Vizontele”lerden bu yana Yılmaz Erdoğan filmografisinin karakteristiği ve bu hikâyede de mevcut. Aynı doğrultuda, bu ülkede her dönemde, iktidarda kim olursa olsun, Tek Parti döneminde de Demokrat Parti döneminde de 1960’lar, 70’ler, 80’ler, 90’lar ve 2000’lerde de hep kaybeden/ezilen/eziyet edilen olmuş sos-sosyalist harekete duyduğu sempati Yılmaz’ın bu eserinde de belirgin… Ama bunu alabildiğine “sekter” bir tavırla, toplumun diğer kültürel-ideolojik bileşenlerine empati-yoksunu bir motivasyonla sunmuyor bize o. Aksine komünist bir amca (Ushan Çakır) ve “dinci” bir dayı (Bülent Çolak) tiplemelerini Gülseren’in “soluna-sağına” yerleştirerek, onları Gülseren’in sevgisinde buluşturarak, hayatımızı halihazırda da mahveden kutuplaştırıcı siyaset karşısında toplumun kültürel melezliğinden yana, bunu bir çıkış yolu olarak ima eden sevimli mi sevimli bir yaklaşımla hikayesini kotarıyor.

“Bir türkü söylediler, duydunuz mu?!”

Neticede paylaşmak isterim ki bana her daim fazlasıyla dokunmuştur Yılmaz Erdoğan’ın bu hikâyesi. Onunla aynı Türkiye’nin içinden; aynı hayatın dertleri, tasaları, kavgaları, kaygıları ama aynı zamanda neşeleri, sevinçleri ve de hayalleri, ümitleri, özlemleriyle çıkmış olduğumu düşünen-hisseden biri olarak hem de çok derinden dokunmuştur.

Elbette Gülseren’in, bu iki saate yakın seyirlik hüzünlü-komediyi tek cümlede özetleyen sorusunun tarihsel, kültürel ve ruhsal ağırlığını da hep iliklerime kadar ürpererek hissettim durdum:

“Sen hiç ateş böceği gördün mü?!..”  

Soruyu soran ve bu güzel yapıtı bize kazandıranlara, baştaki şairimizin başka güzel dizelerinden sorularla cevap yetiştirmeye çalışalım:

“Bir türkü söylediler, duydunuz mu..

 Bir kuşu vurdular, gördünüz mü..

 Böyle neden susuyorsunuz böyle..

 Güzelliğiniz çoğalıyor, öldünüz mü.”

(Ö. Asaf)

(*Şerif Mardin, Din ve İdeoloji: Türkiye’de Halk Katındaki Dinsel İnançların Siyasal Eylemi Etkilendirmesine İlişkin Bir Kavramlaştırma Modeli, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi yayınları, 1969.)

Önceki ve Sonraki Yazılar
Tayfun Atay Arşivi