Mutlu Hesapçı

Mutlu Hesapçı

"Seyircinin yüreğine dokunmak istiyorum"

Uzun süredir umutsuz, mutsuz ve duygusuzuz. Bunun birçok nedeni var elbette ve saymakla bitmeyecek kadar uzar liste. Bazı değerleri kaybettik ve içinden duygu geçen ilişkileri de unuttuk gitti. Oysa uzun masalar kurup her kuşaktan insanın eşlik edeceği bir hayatı hak ediyoruz insan kalmak için. İşte tüm bu unuttuğumuz duyguları bize hatırlatacak bir film izledim 59. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde.

Atalay Taşdiken’in senaryosunu yazdığı ve yönettiği ‘Hara’ filmi geleneksel ile moderni harmanlayarak ve içine her türlü duyguyu katarak kuşaklar arasındaki ilişkiyi aile kavramı içinde veriyor. Bir baba-kız hikâyesinden yola çıkarak aileyi kan bağı olmaktan çıkarıyor ve bir atın etrafında insanların duygularını iyileştiriyor.

Bu filmi ailecek herkes izlesin istiyorum ve sonra ailem dediği herkes sarılsın. Yüreğinize dokunacak film ve gözleriniz dolacak. Antalya’da buluştuğum Atalay Taşdiken ve genç oyuncusu Isabella Haddock ile filme dair konuştum. Film vizyonda ve bu röportajı okuyan herkes sinemaya gitsin ‘Hara’ filmini izlesin. Herkese ailem dediği insanlar eşliğinde geçirecekleri bir pazar dileriz.

Fikir ve senaryo nasıl ortaya çıktı?
Hikâyenin aslında ortaya çıkışı 2015 yılında Cumhuriyet Gazetesi'nde okuduğum bir röportajdan başladı diyebilirim. Gazi koşusunu kazanmış bir atın sahibiyle yapılmış bir röportaj vardı ve atın sahibi kadın diyordu ki; bu at sakat doğdu aslında ve normal koşullarda iğne yapıp uyutmak gerekiyordu ama biz kıyamadık yarış atı olmasın ama yaşasın dedik. İğnelerle yaşattık veterinerlerin de gayretiyle atımız yaşadığı gibi Gazi Koşusu’nu da kazandı.  At sahibi insanlar için bırakın Gazi Koşusu’nu kazanmayı koşmak bile çok önemli bir başarı. Ve bu at orada koşuyor ve kazanıyor. Bu hikâyeyi okuyunca çok etkilendim. Üstelik sakat bir atın ki yarışı kazandıktan sonra da sakatlığı tam geçmiyor ve kalçasında doğuştan bir durum var ve o haliyle yarışı kazanıyor. Türkiye'de atlarla ilgili böyle bir film yapılmadı diye düşündüm ve hikâyeyi yazdım, uzun süre de üzerinde çalıştım. Aslında hikâye bir yarış atının hikâyesiydi, senaryoyu yazdım ve bakanlıktan destek aldım ama baktım ki bir başka senaryo var o da bir at filmi ve destek almış. Demek ki aynı anda başka birileri de aynı şeyleri düşünmüş. Ve Bold Pilot atının hikâyesi Şampiyon ismiyle film yapıldı. Tabii doğrusu bu duruma üzüldüm. Hikâye için heyecanlanmış ve çok emek vermiştim ama o filmi çeksem diyecekler ki zaten böyle bir film yapıldı oysa birbirimizden habersiz yazdık. Neyse sonrasında ben hikâyeyi başka bir yere çevirdim ve yarış atından çıkarıp bir binicilik spor atına dönüştürdüm.

“ÇOK DOĞRU BİR KIRILMA OLDU”

Belki hikayenin değişmesi daha iyi olmuş. İçinde aile kavramının güçlü duygusu nedeniyle seyirci daha çok empati kuracaktır bu filmle ne dersiniz?
Evet o kadar haklısın ki belki de benim o anda çok üzüldüğüm o benzerlik, benim sinema kariyerim açısından çok doğru bir kırılma oldu. Bir şekilde sakat bir atın başarı hikâyesini anlatacaktım ama bu sadece başarı hikâyesi olacaktı. Oysa ben bu hikâyede hayatın sadece başarıdan ibaret olmadığını, hayvanlarla ilgili şeyin sadece bir yarış olmadığını, hayatta başka şeylerin olduğunu, aile kavramını, anne babayı, çocuğu, çocukları, kan bağı olmadan insanların aile olabilmesini, birçok şeyi anlatma şansına ulaştım. Belki de o çok üzüldüğüm benzerlik beni sinemada başka bir şeyi yapma şansına ulaştırdı.

“Bu tür duygular hayatta kaldı mı”

Çok da güzel olmuş filminiz. Şimdi ailelerin çoluk çocuk gidebileceği ve unutulan değerleri hatırlatacak duygusal bir film ortaya çıkmış.
Çok doğru. Son dönemde dünya sinemasında da bizim sinemamızın da anne, baba, çocuklar, ailece birlikte gidip izleyebilecekleri film şansları çok azaldı. Bence bu filmin o anlamda özel bir yeri olacak. Hem anne babalar hem çocuklar filmden kendilerinden bir şey bulacaklar. Filmde bizim anlatmaya çalıştığımız şey; bu tür duygular hayatta kaldı mı diye düşünebilirler ki ben hâlâ kaldığını düşünüyorum. Her şey maddiyat falan ama bu tür duygulara ihtiyaç var. İnsanların içinde bir yerlerde o değerlerin kaldığını düşünüyorum.

“İnsan umudunu kaybettiği zaman her şeyini kaybetmiş oluyor”

Yola çıkış hikâyenizden sonra bambaşka bir hikâyeye dönüştü film. Peki o çatıyı nasıl kurdunuz?
Herhalde hayatın getirdiği birikim. Sadece bizim ülkemizde de değil bütün insanlığın umudunu kaybettiği bir süreç yaşıyoruz. Bunun ekonomik koşullarla ilgisi olabilir, kaybettiğimiz değerlerle elbette ilgisi var ama son dönemde yaşadığımız pandemi ve salgının yarattığı durum da eklenince insanların eve kapanması ile ilgili karamsarlık başladı. Hayattan beklentimizin kalmaması da eklenince… "Hayır ya biz umudumuzu kaybetmemeliyiz kimse kaybetmemeli, yaşamak zorundayız ve gelecek kuşaklara iyi şeyler bırakmak zorundayız. Bunun içinde tek bir şeyimiz var umut çünkü insan umudunu kaybettiği zaman her şeyini kaybetmiş oluyor.” Biraz da bu motivasyon beni böyle bir hikayeye itti. Hayata tutunmalıyız, umudumuzu yitirmemeliyiz meselesi hikâyenin kurulmasında ve bu evreye gelmesinde bu motivasyonun etkisi oldu.


“Baba- kız hikâyesi sinemasal anlamda çok etkileyici bir şey”

Filmdeki başarınız duygunun her çeşidi var, kuşaklar arası geçişi de var, baba ve kızın etrafında dönen bir aile hikâyesinden ben çok etkilendim.
Sadece bizim kültürümüzde değil dünyanın neredeyse bütün coğrafyalarını gezdim ve şunu gördüm; dünyanın her yerinde baba-kız hikâyesi çok özel, evrensel bir şey baba-kız duygusu, anne-oğul başka, anne-kız başka, baba-oğul o da bir başka. Ama baba-kız hikayesi sinemasal anlamda çok etkileyici bir şey, duygusu çok yüksek biraz bu duygunun üzerinden de gitmek istedim ve insanların empati kuracağını varsaydım. Nitelim Antalya izleyicisinde de bu duyguyu yansıtabildiğimi ve geçirebildiğimi gördüm.

“İnsanın tarihi boyunca atla kurduğu ilişki çok özel”

Kız çocuğunun babasını anlattığı hikâyede ağladım ben. Atları insanlara çok benzetiyorum ben. Atların insanla ilişkisinde duygusal olarak çok benzerlikler olduğu için görsel olarak da duygu olarak da bu anlamda film çok güçlü olmuş.
İnsanın tarihi boyunca atla kurduğu ilişki çok özel. Bir anlamda insanla eşdeğer görebileceğimiz bir duygusu var. Sinemada da onu geçirebildiysek ne güzel…
Atın gözüne yakın kamera girdikçe çok etkilendim sanki insan gibi ağlıyordu.
Aslında orada bir gözyaşı vardı ama ben onu istismara girer diye tercih etmedim.

“Adana ve Antalya geleneğini Yeşilçam’dan alan festivaller”

Ama biz atın ağladığını hissettik. Bu film gişede çok başarılı olacak diye düşünüyorum.  Ana akım sinema olarak adlandırıldı filminiz ve festival filmi değil diye düşünenler oldu. Kendi adıma Antalya’da bu tarz bir filmin yarışmasına mutlu oldum.

Bizim ülkemizde maalesef festival algısı çok farklı bir yere evrildi. Sundance, Cannes ya da diğer festivallere bakın yarışma filmlerinde o kadar renklilik ve çeşitlilik barındıran filmler alıyorlar ki. Maalesef son yıllarda festival seçkilerinde hep karamsar, hep uzun planların olduğu ve hep ucu açık finallerin olduğunu görüyoruz. Sinema yapanlar da eğer festivaller için film yapıyorlarsa ister istemez kendilerini o kalıba sokmak zorunda hissediyorlar ve böyle yapmazsak filmimiz festivale seçilmez diye düşünüyorlar. Ben böyle filmler yapılmasın demiyorum, buna karşı da değilim elbette… Sinemada bunun da bir karşılığı var ama tüm seçkinizi bu filmler üzerine yaparsanız korkarım bir süre sonra özellikle Adana ve Antalya’da film izleyecek seyirci bulamazsınız. Çünkü Adana ve Antalya geleneğini Yeşilçam’dan alan festivaller. Seyircisi de bunu bekleyen seyirci. Bizim film gösteriminde seyirci de bu coşkuyu gördüm. Tamam böyle filmlerle seçkinizi doldurmayın ama seyirciye bu tür nitelikli filmlerin de var olduğunu gösterin. Her şeyiyle, görüntü, oyunculuk, hikâye varsa alın seçkinize.

“Seyirciye ulaşamamış filmlerin de yapım amacına ulaşamadığını düşünüyorum”

Şöyle bir duruma da yol açıyor… Anlayış sadece festival ve ödül almak için film yapılıyor. Bu durum da sektör açısından sıkıntılı bence.
Bu seyirciyi de kaçıran bir şey. Somut örneğini verebilirim size isim vermeyeyim ama sinemamızın önemli arthouse yönetmenlerinin 10 yıl önce filmleri 50 bin gişe yapıyordu, Antalya Film Festivali’nde dönen filmler 300-500 bin gişe yapıyordu. Bugün en iyisi 2.500 gişe yapıyor yani bunu seyircinin bu kadar uzaklaşmasının nedenlerini sorgulamak lazım. Şunu da diyebilirsiniz, biz festivalde 100 kişi izleriz bize yeter, ödüllerimizi de birbirimize veririz. Böyle bir anlayış varsa buna söylenebilecek bir şey yok. Ama ben film çekmenin tek motivasyonunun seyirciye ulaşmak olduğunu düşünüyorum. Seyirciye ulaşamamış filmlerin de yapım amacına ulaşamadığını düşünüyorum.

“Festivale seçileceğini açıkçası çok beklemiyordum”

Peki bu tespitlerinizden yola çıkarak filmimizin festivale seçileceğini düşünmüş müydünüz?
Festivale seçileceğini açıkçası çok beklemiyordum. Benim filmim festival kalıplarına tırnak içinde bugünkü festival kalıplarına çok uymayan bir film çünkü umut veriyor. İnsanların kalbine, duygularına dokunuyor. Festival filmlerinde standart insanın kalbine dokunmamalısın, umut da vermemelisin dolayısıyla çok beklentim yoktu. Seçildiğimde de sevindim, mutlu oldum elbette. Ama seyirciyle buluştuğumuzda karşılığını gördüm benim için de zaten burası önemli bir testti, seyircideki karşılığı görmek açısından ve açıkçası beklediğimden fazlasını buldum.

“Harika Uygur ile oyuncu kadrosunu oluşturduk”

Oyuncu kadrosunu nasıl belirlediniz özellikle kız çocuğu at biniciliği ile beni büyüledi.

Erkek oyuncu için benim birinci şartım şarkı söylüyor olabilmesiydi çünkü hikâyedeki kahraman eski bir müzisyen asla bir başkası onun adına söylesin istemedim. Şarkı söyleyebilen oyuncu sayısı da çok fazla yoktu. Serkan Ercan benim çok sevdiğim temiz ve naif bir oyuncu. Onun şarkı söylediğini doğrusu bilmiyordum bir gün YouTube kanallarında  gezinirken konuk olduğu bir programda şarkı söylediğini gördüm ve bu olmalı dedim. Nehir Erdoğan, Dolunay Soysert ve diğer oyuncular için Harika Uygur ile çalıştık. Senaryoyu Harika çok sevdi ve birlikte karakterler üzerine uzun çalışmalar yaptık. Özellikle kız çocuğunu Harika Uygur buldu, ben herhalde bulamazdım.

“Biz 3 yıl ata binebilen o yaşlarda oyuncu aradık”

Evet özellikle genç kız oyuncu nasıl bulundu çünkü hem ata binebilen hem de oyuncu olan birini bulmak çok zor olmalı.

Biz 3 yıl ata binebilen o yaşlarda oyuncu aradık ve bulamayacağımızı gördük. O zaman dedik ki; iyi ata binebilen birini bulalım ve oyunculuk konusunda çalıştıralım. Öyle kızlar da bulduk çok iyi ata binebilen ama ekonomik olarak çok iyi durumda olan ailelerin çocukları oldukları için filmle ilgili böyle bir çalışma onlara göre değildi. O zaman dedim ki oyuncu bulalım ve at binmeyi öğrensin ama o da olmadı ata binmeyi öğrenemedi. Sonra dedik ki oyuncu olsun at sahnelerini dublörle çekelim noktasına gelmiştik ki Harika Uygur bir kısa film getirdi ve “Bir kız çocuğu buldum sana” dedi. Amerika’da çekilmiş bir kısa filmdi ve kız İngilizce oynuyordu. Filmde ata binmiyor kız ama çok beğendim oyunculuğunu. Harika, kıza ulaştı ve “Atalay bir şey söyleyeceğim inanamayacaksın kız çok iyi ata biniyormuş” dedi. Böyle bir hikâyeyi duyunca ailesi de, kız da çok mutlu oldular. Kız hem oyuncu hem de çocukluğundan beri ata biniyormuş. Ama tabii başka bir sorun vardı kız Türkçe bilmiyordu. Tam istediğim özelliklere sahip ama kız Türkçe bilmiyor. Bu durumu Harika “Ben çözeceğim” dedi ve kıza Türkçe dersler aldırdı. Isabella çok gayretli bir kız kısa zamanda 6 ayda günde 5 saat çalışarak ve ders alarak Türkçeyi öğrendi. Babası Yeni Zelandalı annesi Türk ama uzun yıllardır Amerika’da yaşıyor ve dili İngilizceydi.

“Bu filmde biraz da çocuklarımızın bize öğreteceği şeyleri göreceğiz”

Seyirci bu filme neden gitsin?

Anne baba olmak ne demek, aile olmak ne demek, çocuklara karşı ne tür sorumluluklarımız var? Bazen çocuklarımıza bir şey öğretmek için çok çaba harcarız ama eğer gören gözler, anlayan kalpler varsa bazen çocuklarımız bize çok şey öğretir. Bu filmde biraz da çocuklarımızın bize öğreteceği şeyleri göreceğiz. Biraz daha algımızı açmaya ihtiyacımız olacak. Aile dediğimiz şeyin sadece kan bağı olmadığı, yaşadığımız çevrede aynı hedef için bir araya gelmiş insanların da aslında bir aile olabileceğini onun belki kan bağından daha değerli olacağını bu filmde anlatmaya çalıştım.

“Filmimiz evet insanların yüreğine dokunmuş Antalya’da bunu gördüm”

Siz izleyince filminizi ne hissettiniz ve filmografinizin içinde bu filmin yeri ne olacak?

Ben seyircinin seveceğini düşünüyordum, beklentim o yöndeydi. Filmi Antalya’da seyirciyle izlediğimizde her festivalde olduğu gibi film bitip jenerik akmaya başlayınca bir alkış şiddeti ve süresi filmi beğenmelerine göre değişmekle birlikte bu festival geleneğidir bir alkış oldu. Biz de en ön sıralardaydık arkayı hiç görmedim ben, bir alkış oldu ama salonun ışıkları yanıp ayağa kalktığımız anda yüzlerce insanın bizi ayakta alkışladığını gördüm işte o anda dedim ki; “Evet insanların yüreğine dokunmuş”… İnsanların duygularını aktarması ve bizi tebrik etmeleri çok hoşuma gitti. “Seyirci bunu almış” dedim.

Isabella Haddock: Hayallerim gerçek oldu ve buna inanamıyorum!

Filmi izleyince ne hissettin?

Çok duygulandım benim için çok özel bir film oldu. Tüylerim diken diken oldu. Duygularıma çok dokundu. Kendimden bir şeyler buldum karakterimde. Bu rolü aldığım için çok mutluyum, herkese teşekkür ediyorum.

Türkiye’de olmak, festivalde yarışmak neler hissettiriyor?

Hayallerim gerçek oldu diyebilirim ve buna inanamıyorum. Kendimi çok şanslı hissediyorum ve böyle bir filmde rol aldığıma inanamıyorum.

Bu film için Türkçe öğrenmişsin.

Filmin hikâyesini okuyunca içinde olmayı çok istedim ve günde 5 saat çalışarak Türkçeyi öğrendim. Ata da bindiğim böyle bir filmdeki rolü kaçırmak istemedim.

Türk sinemasını biliyor muydun, oyuncuları tanıyor muydun?

Babam ‘Yabancı Damat’ dizisini çok seviyordu ve bu nedenle Nehir Erdoğan’ı biliyordum. Bu filmde annemi oynaması çok güzel bir tesadüf oldu. Çok değerli bir ekiple oynadım bu yaşta böyle bir ekiple çalıştığım için çok şanslıyım. Bana çok şey öğrettiler ve kendimi sette çok iyi hissettim

Türkiye’yi biliyor muydun?

Annem Türk olduğu için birkaç kez Türkiye’ye gelmiştim. Ama daha çok burada zaman geçirip kültürünü öğrenmek istiyorum. Tabii ki Türkçemi de ilerletmek istiyorum.

Oyuncu olmayı neden istedin ve hayallerin ne?

Artistik şeyleri seviyorum ve içimden gelen bir duygu bu. Hayallerim gerçek oluyor. İleride Netflix gibi bir platformda ve Türkiye’de oynamayı çok isterim. Amerika’da kısa filmde oynadım. Ve oyunculuğa devam etmek istiyorum. 14 yaşındayım ve bu işin eğitimini de almak istiyorum.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Mutlu Hesapçı Arşivi