Su ve Toprak

Bu hafta Avatar: Suyun Yolu’nu seyretmek için, sinemaya gittik. Gerçekten ilginç bir tecrübe olduğunu söylemek isterim. Zira gerek pandemi gerekse çocuklarımızın küçük olması nedeniyle uzun zamandır sinemaya gitmemiştik. Özellikle Mersin’de sinema salonlarının oldukça bakımsız kaldıklarını söylemek lazım. Palm City AVM’deki Cineverse sinemasındaki koltukların oturulabilir hali kalmamıştı. Hatta neredeyse süngerin üzerine oturduk diyebilirim.


Avatar filminin en önemli özelliği, hareket yakalama tekniğinin filmin geneline yayılmış olması. Bu haliyle bende belli bir algoritma ile yapılmış izlenimi yaratıyor. Yani bir konu ve bilindik birçok filme gönderme var ama bunların hepsi hareket yakalama tekniği ile yapılan görsellerle birleştiriliyor. Bunun bir benzeri de Matrix serisinin ilk filminde vardı. Birçok film ve kültürel simgeye göndermeler yapıp onları da felsefe ile birleştirmek. Yani bu algoritma Holywood tarafından çeşitli seferlerde denenmiş ve başarıya ulaşmış bir tekniktir.

Görüntüleme teknolojileri, her ne kadar harika olsa da sonuçta sokaktan geçen adamın çok da umurunda değildir. Ancak üç boyutlu bir film deneyimi, evde çoğunlukla bu imkanı veren kaynakların çok fazla olmaması nedeniyle, çok daha akılda kalır. Avatar üç boyut teknolojisini iyi kullanmış bir film. Zaten evde her filme ulaşma imkanı varken, sinemaya gitmenin asıl sebebi üç boyut teknolojisidir. Hazır teknik konulardan konuşurken, iyi bir sinema deneyimi yaşamak için, rahat ve ayrık koltukların çok gerekli olduğunu düşünüyorum. Pandemi öncesinde bu standartlara yaklaşan tek salon Mersin Marina’daki salondu. Ancak pandemi dönemini atlatamadılar. Küçük salonları olan, daha ayrık alanları bulunan sinema salonlarına da ihtiyaç olduğunu söylemek lazım.

Gelelim filme ..Daha önce de söylediğim gibi, Avatar : Suyun Yolu bu formülü kullanan diğer filmler gibi çok fazla gönderme içeriyor. Bunların büyük kısmı batı kültürünün kolay algılayabileceği görsel alanda. Öncelikle filmde buram buram kızılderili - beyaz adam savaşı kokusunu alıyorsunuz. Kızılderililerin de sadece bir kabilesinin değil, birden fazla yaşam şeklini alıyor. Ben açıkçası Apaçi ve Siu öğelerini çokça gördüm, hissettim.


Tabii bu durumuyla film Amerika’da tam bir tartışma konusu. Kızılderililer (tabii ne kadar kaldıysa) filmi protesto ediyorlar. Bunun sebebi ise, endirekt de olsa halklarından bahseden bir filmde, hiçbir kızılderilinin bulunmaması.

Tabii bu bana aslında garip gelmiyor. Zira bu teknik olarak hareket yakalama teknolojisini kullanan, kızılderili kültürünü yüceltirken, beyaz vahşetini de anlatan ve birçok filme gönderme yapan bir masal.

Peki hangi filmlere gönderme var?

Bence en bariz gönderme “Küçük Dev Adam” filmine. Dustin Hoffman’ın oynadığı filmde beyaz bir adam kızılderililer tarafından yetiştirilmişti. Bu arada kalan beyaz çocuğun hikayesi ile aynı. Büyük balina tabii görenlerde hemen “Mobydick”i hatırlattı. Son sahnedeki gemi batışında kaçış tabii ki “Titanic” hissi verdi.

Bunlar dışında “Bury My Hearth At Wounded Knee” (Kalbimi Vatanıma (Yaralı Diz’e) Gömün) hatta Son Mohikan’dan (balta ve kullanımı) bile izler var. 

Bir de film dışı ancak Holywood film kültürünün önemli bir parçası olan iki çok önemli sembol var.

  • Çocukları zarar görünce çok tehlikeli hale gelen kadın sembolü (bunu gelecek yüzyılda daha çok göreceğiz)
  • Abisinin hayatını mahveden kardeş sembolü (bu da zaten bolca yaşadığımız bir şablon)

Bu iki şablon için film bakmaya gerek bile görmüyorum…


Ancak James Cameron bu filmde asıl önemli bir kızılderili sembolünü ciddi şekilde ıskalamış. Benim gördüğüm kadarı ile 1854’de Kızılderili Şef Seattle tarafından halkının topraklarını satması istenmesi üzerine bir yanıt olarak yazılmış olan mektup ne yazık ki; bu filmde yer bulamamış. Her satırı ayrı bir Avatar olacak derinliğe sahip bu mektubun tamamını ne yazık ki yer olmadığı için yayınlayamıyorum. Ancak yeni çağın insanına motto olacak inanılmaz satırların bir kısmını okumanız için bu yazının sonuna ekliyorum. Dünyanın en iyi metinlerinden biri olan bu mektubu zaman bulursanız, hoş bir pazar okuması olarak bakmanızı salık veririm.

İyi pazarlar.

Seattle’ın mektubu

Yüzyıllardır halkımın üzerine merhamet gözyaşları döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir. Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir. Şef Seattle her ne söylerse, Washington'daki Büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne inandığı ölçüde inanabilir.

Eğer biz havanın tazeliğine ve suların pırıltılarına zaten sahip değilsek, siz onları nasıl satın alabilirsiniz?

Kızılderili, gerçek anasının toprak olduğuna inanır.

Beyaz adam, anası dünyaya ve kardeşi gökyüzüne sanki satın alınabilen veya yağma edilebilen bir mal gibi, koyunlara ve parlak boncuklara davrandığı gibi davranır. Onun bu iştahı ve hırsı bir gün dünyayı yiyip bitirecek ve geriye sadece çorak bir çöl bırakacaktır.

Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.

Bildiğimiz bir gerçek daha var: Sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yaratıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz. Ama hepimizi yaratan Tanrı için Kızılderili ile beyazın farkı yoktur. Ve Kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır.

Bizim çocuklarımıza öğrettiğimizi, siz de kendi çocuklarınıza öğretin: Dünya anamızdır. Dünyaya ne kötülük olursa, oğullarına da aynı kötülük olur. Eğer insanlar yere tükürürlerse, kendi yüzlerine tükürürler. Biz bunları biliyoruz. Dünya insanlara ait değildir. İnsanlar dünyaya aittir. Bütün her şey, aileyi bağlayan kan bağı gibi, birbirine bağlıdır.

Halkım için ayrılan bölgeye gitme önerinizi düşüneceğiz. Ayrı ve barış içinde yaşayacağız. Geri kalan günlerimizi nerede geçireceğimiz o kadar önemli değil artık. Çünkü çocuklarımız babalarının aşağılandığını görürler. Kalan günlerimiz çok olmayacaktır. Bir zamanlar sizin gibi güçlü olanların ve ormanlarda özgürce dolaşanların mezarları da kalmayacak. Onları anmak ve yaslarını tutmak için, bir zamanlar bu dünyada yaşamış olanların çocukları da kalmayacak… Bunun için neden yas tutalım?

Kabileleri insanlar yapar. İnsanlar gidince, kabileler de olmaz. Kızılderili de yok olur. Tıpkı denizin dalgaları gibi; insanlar gelir ve insanlar gider. Şimdi de sanki arkadaşıymış gibi kendisiyle konuşabilen Tanrısıyla birlikte beyaz adam gelmiştir. Bildiğim bir şey var ki, belki beyaz adam da bir gün bunu keşfedecektir. Siz nasıl şimdi bizim toprağımıza sahip çıkmak istiyorsanız ve sonunda sahip olduğunuza inanacaksanız, aynı şekilde Tanrınıza da sahip olduğunuza inanıyorsunuz. Ama hiçbir zaman olamayacaksınız!.. Eğer Tanrı sizin anlattığınız gibi gerçek Tanrı ise, sevecenliği yalnız beyaz adama olamaz. Beyazlar da bir gün diğerleri gibi geçip gideceklerdir. Tıpkı denizin dalgaları gibi. Yatağına pislik yığmaya devam eden, bir gece kendi pisliğinde boğulacaktır.

Son, bize bir sırdır: Sizin getirdiğiniz gibi bir sonu biz anlayamıyoruz. Dipdiri tepelerin konuşan tellerle lekelendiğini, ormanın gizli köşelerini neden pek çok beyaz adamın kokusunun doldurduğunu, vahşi atların neden tutsak edildiğini, bufaloların neden katledildiğini biz anlamıyoruz. Böyle bir son bize bir şey anlatmıyor. Çalılıklar nereye gitmiş? Kartal nereye kaybolmuş? Hızlı koşan bir ata ve av avlamaya neden veda etmek gerekecekmiş? Bütün bunlar ne demektir? Yaşamın sonu... Ve herhalde yeniden yaşamaya çalışmanın başlangıcı...

Toprağımızı alma önerinizi düşüneceğiz. Kabul edersek, bu belki de bize vaat ettiğiniz bölge için olacaktır. Orada belki de kalan günlerimizi gönlümüzce yaşayabiliriz.

Bu dünyada, son Kızılderili de yok olduğu zaman, yalnızca çayırlar üzerinde bulut gibi hareket eden bir anı kalacaktır. Bu kıyılar, bu ormanlar halkımın ruhunu koruyacaktır. Çünkü onlar bu dünyayı yeni doğan bir çocuk anasının yürek atışını nasıl severse, öyle severler...

Öyle ise, toprağımızı alırsanız, onu bizim sevdiğimiz gibi seviniz. Onunla bizim ilgilendiğimiz gibi ilgileniniz. Anılarını da aynen saklayınız. Onu çocuklarınız için; bütün gücünüzle, bütün aklınızla ve bütün kalbinizle koruyunuz ve seviniz.

Göreceksiniz… Bütün bunlardan sonra, kardeş de olabiliriz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Atıf Ünaldı Arşivi