Türkler ve İslamlar

Türklerin İslam’ı kabul etmelerini teşvik eden asıl etken din değil, siyasetti. Dönemin tarihsel kayıtları genellikle, Türklerin amacı dine hizmet etmek değil, mülk ve makam edinmekti, demektedir

Türklerin İslam’ı kabul etmelerini teşvik eden asıl etken din değil, siyasetti. Dönemin tarihsel kayıtları genellikle, Türklerin amacı dine hizmet etmek değil, mülk ve makam edinmekti, demektedir

Malum Ramazan ayı geldi, ben de bu vesileyle bu ay köşemde dini konuları ele almak istiyorum. Fakat dini konulara ilahiyat perspektifinden değil de sosyoloji, antropoloji, tarih ve felsefe perspektifinden bakmaya çalışacağım. Bu hafta genel bir giriş mahiyetinde Türklerin İslam’a girişinden mezheplerin ortaya çıkışına ve oradan çatışma üzerine kurulu tartışma kültürüne değineceğim.

Araplaşmadan İslamlaşmak

İslam’ın Türklerin yaşam biçimi ve dünya görüşü üzerinde güçlü etkileri olmuştur ama bu etkiler uzun yüz yıllar alan bir dönüşüm sürecinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Burada dönüşüm, bir şeye dönüşmek şeklinde değil, karşılıklı birbirini dönüştürmek şeklinde olmuştur. Çünkü Türkler, tarih ders kitaplarında anlatıldığı gibi, öyle pek gönüllü ve hemen kitleler halinde İslam’ı din olarak kabul etmediler. Özellikle Araplaşma olarak İslamlaşmaya direndiler; o kadar ki İslami kavramların Arapçasına sadık kalmadılar. 11. yüzyılda Türkçeye henüz çok az Arapça kelime girmişti; savm yerine oruç, salat yerine namaz, hatta Allah yerine Tengri kelimesi kullanılıyordu.

İslam’ın Araplara özgü simgelerine karşı tepki bazen düşmanlık halini alıyor, olaylar camilerin ateşe verilmesine kadar tırmanabiliyordu. İslam’ın kurallarına da pek uyulmuyordu. Mesela Alp Arslan, sarhoş olacak kadar çok içki içerdi.

Türkler, Thomas Bauer’in kavramsallaştırdığı gibi, ilahiyat olarak İslam’la değil, daha çok din olarak İslam’la ilgiliydiler. Diğer taraftan Türklerin İslam’ı kabul etmelerini teşvik eden asıl etken din değil, siyasetti. Dönemin tarihsel kayıtları genellikle, Türklerin amacı dine hizmet etmek değil, mülk ve makam edinmekti, demektedir.

11. yüzyılda çağın yükselen gücü İslam “birliği”ne katılmak üzere Orta Asya’daki Türklerin İslam’a geçişi artarak devam ediyordu. Yine de Müslüman olduktan çok sonra bile Orta Asya’daki Türk topluluklarında geleneksel inançlar güçlü bir şekilde varlığını sürdürdü. Selçuklu ülkesine yerleşen Türkler İslam’ı sözde kabul etmiş gibi görünüyordu, hatta bazısı bunu bile yapmıyordu.

Bağdat’a girmeden henüz yaklaşık elli yıl önce İslam’ı kabul eden Selçukluların Müslümanlığı büyük ölçüde İslam öncesi inanç ve ibadetlerin izlerini taşıyordu. Şamanizm öğeleri birçok Müslüman Türk toplumunda nasıl günümüze kadar varlığını koruduysa, o zaman da Selçuklular arasında güçlü bir şekilde varlığını koruyordu. Nitekim, bugün Anadolu’daki iki göçebe Türk toplumu, Yörükler ve Tahtacılar’ın inançları üzerine yapılan antropolojik araştırmalar, İslam öncesi pek çok inanç motifinin hala var olduğunu ortaya çıkartmıştır. Yapılan araştırmaların sonuç cümlesi genel olarak şöyle özetlenebilir: Sünni Yörükler ve Alevi Tahtacılar’ın inanç ve ritüellerinde Türklerin eski inanç ve ritüellerinin kalıntıları vardır. Ağaçların, hayvanların, yıldızların ve ataların kutsallığına ilişkin Türk inançları yüzyıllar boyunca devam etmiştir.

Başta Şamanizm olmak üzere, İslam öncesi inanç öğelerinin izlerini açığa çıkaran birçok tarihsel ve antropolojik çalışma senkretizm tezini destekleyen güçlü argümanlar sunmaktadır. Burada Jean-Paul Roux, Ahmet Yaşar Ocak, Tayfun Atay ve benim çalışmalarıma gönderme yapabilirim.

Türk Müslümanlığı hep Hanefilikle özdeşleştirilmiştir. Ama bu mezhep tercihi öyle pek istikrarlı olmamıştır. Burada inanç etkeninden daha fazla siyaset etkeni belirleyici olmuş ve pragmatik kararlar çelişkili uygulamalara yol açmıştır. Selçuklular için yakıştırılan Sünniliğin koruyucusu sıfatıyla çelişen pek çok durum vardır. Bazı Selçuklu sultanları Şiiliğe ve onun kolu İsmailîliğe hoşgörülü olmuşlardır; öyle ki Melikşah ve ondan sonra gelen Berkyaruk, Sünni ulema tarafından İsmailî olmakla suçlanmıştır

Türklerin Mezhebi Hangisi?

Buna rağmen Türk Müslümanlığı hep Hanefilikle özdeşleştirilmiştir. Türkler özellikle yerleşik hayata geçtikçe ve boydan devlete doğru örgütlendikçe bir resmî ideoloji ihtiyacını karşılama zorunluluğu duyarak Hanefiliği tercih etmişlerdir. Ama bu mezhep tercihi de öyle pek istikrarlı olmamıştır. Burada da inanç etkeninden daha fazla siyaset etkeni belirleyici olmuş ve pragmatik kararlar çelişkili uygulamalara neden olmuştur. Örneğin Selçuklular dini çoğu kez siyasal çıkarları doğrultusunda kullanabilmiştir. İbrahim Yınal ve Tuğrul siyasal çıkarları gereği İsmailî mezhebine bağlı Fatımileri desteklemişlerdir. Dolayısıyla Selçuklular için yakıştırılan Sünniliğin koruyucusu sıfatıyla çelişen pek çok durum vardır.

Kaldı ki 11. yüzyılda Sünni ve Şii mezhepleri arasındaki çatışma da oldukça karmaşık bir hale gelmişti. Fatımilerin Mısır’da çok sayıda Sünni taraftarı, Şiiler arasında da Selçukluları destekleyenler vardı. Bazı Türkler de Şiilere daha yakındı. Bazı Selçuklu sultanları Şiiliğe ve onun kolu İsmailîliğe hoşgörülü olmuşlardır; öyle ki Melikşah ve ondan sonra gelen Berkyaruk, Sünni ulema tarafından İsmailî olmakla suçlanmıştır.

Hanefilikle ilgili olarak başka çelişkili durumlar da vardır. Hem modern hem de Orta Çağ kaynakları Selçukluların Hanefi oldukları konusunda mutabıktır. Türklerin İslam’ı kabul etmesinde Hanefilerin rolünün önemi yadsınamaz. Gerçekten de Ebu Hanife’nin, Kuran’ı ve İslam’ın farzlarını bilmeden de Müslüman olunabileceği görüşü Hanefiliği çekici yapmış olabilir.

Selçuklu sultanlarının, Hanefiliği destekledikleri ve Hanefi alimleri yetiştirdikleri için övüldüğü birçok belge vardır. Ama yine de Selçukluların sadece Hanefiliği destekledikleri söylenemez. Selçuklu sultanlarının Hanefileri himaye etmiş olması ve genellikle onları memur olarak ataması Hanefiliğe sadakatle bağlı olduklarından değildir. Asıl olarak Hanefiler Selçuklulara sadakatle bağlı olmuşlardır. Bundan dolayı Selçuklu hükümdarları da Hanefiliği desteklemişlerdir.

Mezheplerin Çatışması

Hanefilik ilk kez Melikşah döneminde Selçuklu himayesi altına alınmıştır, ama bu himaye bir ayrıcalık değildir. Yönetimin örgütlenmesiyle ilgili dengenin bir gerekliliğidir. Melikşah döneminde atamalarla ilgili şöyle bir düzen kurulmuştu: Hanefi medreselerini sultan ve maiyeti, Şafi medreselerini vezirler, Hanbeli medreselerini de Halifelik himayesi altına almıştı. Mutezile, Selçuklu yönetimi altındaki Horasan’da, Gazneliler döneminde olduğundan daha özgürdü, ama mezhep görece zayıflamış ve etki alanı daralmıştı. Hanbelilik Halifeliğin himayesi altında olduğundan Bağdat’ta halk desteğine sahipti. Hanefilik ve Şafiîlik, Horasan bölgesinde etkiliydi.

Bununla beraber, Eşarilik 11. yüzyılda geniş halk kitleleri arasında rağbet görmeye başlamıştı. Eşarilik kendisini, Mutezile dışında bütün Sünni Müslümanları kucaklayacak ve Sünniliği bütünüyle temsil edecek kadar büyük bir mezhep haline getirmenin peşindeydi. Bu durum diğer mezheplerin düşmanlığını üzerine çekmiştir. Eşarilerin halka hitap etmesi engellenmeye başladı. Nizamü’l-Mülk, Hanbeliler ile Eşariler arasındaki anlaşmazlıkları yatıştırmaya çalışırken, Bağdat’ın önde gelenlerinden biri kendisine şöyle demişti: “Barış ancak miras kavgası yapanlar arasında sağlanabilir. Ama Eşariler bizim kafir olduğumuzu, biz de bizim inandığımıza inanmayanların kafir olduğunu iddia ediyoruz. Onun için aramızda nasıl barış olabilir?”

Muhtemelen Selçuklu sultanlarının taraflar arasında denge sağlamak üzerine bir yönetim mantığı olmasaydı Orta Çağ İslam dünyasında da büyük mezhep savaşları olurdu. Bu dönem boyunca yöneticiler denge siyaseti adına bazı mezheplerden yana olup, bazı mezheplere baskı uyguluyorlardı. Alp Arslan’ın Mutezile’yi inançsızlıkla suçlamasının nedeni, gelenekçilerin baskısıydı. Buna rağmen, Selçuklu egemenliği altındaki başka yerlerde Mutezile’ye baskı uygulanmamış, Rey’de özgürce öğretim faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Hatta Rey’de kadı da Mutezile mezhebindendi; çünkü Rey Mutezile’nin etkili olduğu bir şehirdi. Selçuklu siyaseti yerel koşullara göre belirleniyordu.

Müphemlik kültürü

Mezhepler arasındaki denge şehirlere göre değişiyordu. Bağdat’ta Hanbeliler ve Şiiler vardı. Nişabur Eşarilerin kalesiydi. Maveraünnehir neredeyse tamamen Hanefiydi. Mezhep çatışmasının artmasının nedeni devlet yönetiminden kaynaklanıyordu. Hükümdarlar her yere kendilerine sadık Hanefi kadıları atıyordu. 11. yüzyılda atamalar artık bağlı olunan mezhebe göre yapılıyordu. Hanefiler kadı, Şafiler medreselerde hoca tayin ediliyordu.

Bu mezhepler arası çatışma ortamında her şey birbirine karışıyordu; taraflar, dostlar, düşmanlar… Hanbeliler ve Eşariler birbirlerine kafir diyecek kadar düşman olsalar da Mutezile’ye karşı birleşip dostluk kurabiliyorlardı.

Mezheplerin birbirleri arasındaki çatışma ve bu çatışma ortamında toplumsal düzeni sağlamak için yöneticilerin uyguladığı pragmatist siyaset bir yandan da özgür bir tartışma ortamına imkân veriyordu. Thomas Bauer’in “müphemlik kültürü” dediği çoğulculuk, yöneticilerin hoşgörüsünden değil pragmatizminden, toplumların açıklığından değil çatışmasından besleniyordu.

Hem düşünsel hem toplumsal hayatta coşkulu, çoğu kez hırçınlaşan ve sertleşen dini tartışmalar vardı, ama devletin ideolojik olarak taraf değil, stratejik olarak taraf olmasıyla bu tartışmalardan tek ve mutlak doğrunun dayatması çıkmıyordu.

Şamanizm islam öncesi Türkler’in dini.

HAZIRLAYAN: Süreyya Su

0  0,00
Whatsapp Destek
1
Merhaba ;
Sizlere nasıl yardımcı olabilirim ?