Mutlu Hesapçı

Mutlu Hesapçı

YALIN ALPAY: İNSANIN VE TOPLUMUN DERİNLERİNDE BU ANLAM YOKLUĞUNUN ÇEŞİTLİ TAHRİBATLAR YAPMASI HER DAİM MÜMKÜN

O konuşsun saatlerce dinleyeyim istiyorsun, kitaplarını ve yazılarını okuduğunda başkalaşıyorsun. Bilgi birikimi ile sana bambaşka pencereler açıyor, başka türlü ve farklı açıdan düşünmeni sağlıyor. Her konuda bilgi sahibi ve fikri var üstelik çok iyi konuşmacı. Siyasetten sanata ekonomiden edebiyata sosyolojiden tarihe daha pek çok farklı disiplinlere uzanan konuların içinde hayata ve güncel konulara dair tespitleriyle son yıllarda tanıdığım en acayip, hayranlık uyandıran kişilerden biri. Onu dinledikçe zihnin açılıyor ve başka dünyanın içine giriveriyorsun. Kendisini bir kalıba sokmak ve tanımlamak çok zor. Her cümlesiyle insanın ufkunu açan gerçek bir entelektüel Yalın Alpay. Onunla tanıştığım ve sohbetler ettiğim için kendimi şanslı hissediyorum ve kendisini çağın yeni kuşak filozofu olarak tanımlıyorum. Yalın Alpay’a aklıma takılan soruları Gazete Pencere Pazar için sordum. Gündemin ağır olduğu bu günlerde ve yaşadığımız felaketlerin üzüntüsünde geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Umarım güzel günler çok yakında yeniden gelir!

Virüs ile başlayan depremler, yangınlar ve sel felaketi ile devam eden ardından mülteci akınına kadar dayanan yaşadığımız bütün bu olan bitene baktığın zaman dünyanın sonu geldi mi ya da nasıl bir dönemin içine girdik?

Dünyanın sonuna geldiğimizi düşünmüyorum. Geçmişle karşılaştırıldığında, dünyanın hiç de ağır bir dönemden geçmediği kanısındayım. Daha yüz on yıl önce Birinci Dünya Savaşı, seksen yıl önce İkinci Dünya Savaşı gerçekleşmişti. Dünya salgınlarla, depremlerle, taşkınlarla var olduğundan beri birlikte yaşıyor. Fakat her dönem, kendisini yaşayan insanlar için doğrudan hissedildiğinden, her insan en büyük sorunların kendi yaşadıkları olduğunu düşünüyor. Oysa 1890 doğumlu bir bireyi düşündüğümüzde, 24 yaşında ilk dünya savaşını, 49 yaşında ikinci dünya savaşını yaşadığını aklımızda tutmamız gerekir. Kıtlıklar, ölüm, dehşet, nefret, vahşet umulmadık boyutlardaydı. Şimdi içerisinde bulunduğumuz dünya çok daha konforlu, steril, hijyenik ve varsıl. Musluğu çevirdiğimizde su, elektrik düğmesine bastığımızda aydınlatma, tek tuşla bilgisayar verilerine ve internete sahibiz. Çalışma saatlerimiz yüz elli yıl öncesine göre yarıya inmiş durumda. Reel gelir ise muhtemelen yirmi katından fazla arttı. Dünya tarihi söz konusu olduğunda hiç de yakınacak bir dönemde değiliz diye düşünüyorum. Fakat varoluşsal olarak dünyanın kapasitesi de bu: burası çok temiz, rahat ve pürüzsüz bir yer değil; yaşamak acı çekmek ve sıkılmak arasında gerilmiş bir olgu. Bu yüzden ne yapılsa mutsuzuz, huzursuzuz, ne başka yapılsaydı mutlu olurduk sorusuyla doluyuz. Var olanın kusurluluğunu, her daim tahayyülümüzdeki kusursuzlukla karşılaştırıyoruz ve bu nedenle her daim yenik ve tetikteyiz.

Türkiye’deki kutuplaşmanın bir hipergerçeklik olduğunu ve herhangi bir reel taban taşımadığını söylemek doğru olmaz

Psikolojik anlamda insanın en zorda olduğu bir dönemi yaşadığımızı düşünüyorum. Sosyolojik olarak da parçalara ayrıldığımız bir kutuplaşmanın içindeyiz. Senin bu anlamda tespitlerin nedir?

Psikolojik zorluklar meselesinde de insanın görece daha rahat olduğu bir dönemi yaşadığımız kanaatindeyim. Nüfusun çoğunluğu eski dönemlerin aksine savaşmaya gitmiyor, elinde kılıç, balta başka insanları biçmiyor, her an öldürülme riskiyle yaşamıyor. Kitleler tıbbi yardım alabiliyor, eğitim olanaklarından hiç olmadığı kadar yararlanabiliyor. İnsanların psikolojilerini sakatlayan pek çok vahşet, bedeni ve ruhu doğrudan hedef alan pek çok olgu artık türev evrenin ardında kalmış durumda. Eskiden çoğunluğun maruz kaldığı bu can korkusu şimdi daha azınlıkta kalan bir kitle için geçerli. Yine insanların eskiden soylular ve din adamları dışında elde edemedikleri yalnız kalabilme, yaşayabilme lüksleri, daha az çalışarak daha çok boş vakit elde etme şansları kitleler lehine mümkün hale gelmiş durumda.

Kutuplaşmaya gelince bu dünya için bir işletim sistemi diyebiliriz. “İyi” ve “kötü” olanın gerçekliğe değil, kurgulara denk gelişi ve her toplumun kendisini “iyi”, ötekini “kötü” olarak kodlama eğilimi taşıması, kutuplaşmaları getiriyor. Daha 1990’lara kadar dünyada iki kutuplu bir sistem vardı; ABD ve SSCB. Kutupsuzluk yalnızca on yıl hayatta kalabildi; dünya devletlerinin liberal bir yapı çerçevesinde işbirliğini anıştıran bir geçici parantez, 2001 yılındaki İkiz Kuleler Saldırısı ile yeniden bir kutuplaşmaya döndü. Bu kez de medeniyetler çatışması denilen bir kutuplaşma ortaya çıktı ve burada dışlanan medeniyet, İslam medeniyeti oldu.

İnternetin ortaya çıkışı ve sosyal medyanın gelişimi de, toplumların kendi içlerindeki kutuplaşmayı arttırdı. Bu kutuplaşmanın temel nedenini, internet ve sosyal medya öncesinde kendi fikirlerini, düşüncelerini, siyasi görüşlerini bir avuç seçkinin elinde bulunan medya araçları dolayımında dolaşıma sokamayan geniş kitlelerin, medyada seçkin tekelinin internet aracılığıyla kırılmasıyla dolaşıma girmelerine bağlıyorum. Böylece çatışan yaşam biçimleri, siyasi görüşler, sosyal talepler ve sahiplenilen kimlikler açık bir şekilde sözsel olarak daha çarpışmaya girdiler. Sözlü çatışmalar bir süre sonra doğruyu bulmayı değil, kendi görüşünü doğru ya da yanlış olmasından bağımsız şekilde karşı tarafa kabul ettirmeye, çoğunlukla da karşı tarafı yenmeye yöneldiğinden, burada bir uzlaşı yerine, sertleşen bir kavga kendisini gösterdi.

Bu kutuplaşmanın Türkiye özelinde sağlam bir altyapısı da var. Türkiye kuruluşundan bu yana sekülerler ve mütedeyyinler arasındaki bir gerilim hattında yer aldı. Fakat ideolojik görünen bu ayrım, aynı zamanda sosyal, ekonomik, kültürel ve düşsel ayrımlarla da hem örtüştü hem de zamanla daha da örtüştürüldü. Bu nedenle Türkiye’deki kutuplaşmanın bir hipergerçeklik olduğunu ve herhangi bir reel taban taşımadığını söylemek doğru olmaz. Türkiye’deki kulturkampf (kültür savaşı) 1923’te başladı ve 2000’lerle birlikte, daha önceleri sesleri yeterince duyulmayan kesimlerin postmodernizmin de katkısıyla kendi seslerini internet aracılığıyla duyulur kılmaları ve geniş bir parti içi koalisyonla (AKP’yi kastediyorum) yüksek bir oy alarak güçlü şekilde iktidar gelmeleriyle şiddetlendi. Son birkaç yıldır AKP artık kulturkampf’ın bir tarafı gibi görünmekten çok, kendi liderine sadık bir yapıya büründükçe, bu kutuplaşmada da bir azalma olacak gibi görüyorum. Özellikle son dönemlerde hükümetin ülkeyi yönetme niteliğindeki gözle görünür düşüş (ekonominin hızla bozuluşu, doğal afetler karşısında hükümetin hareket kabiliyetinin düşüklüğü, göçmenler karşısında sınırların korunamayışı, Türkiye’nin uluslararası platformda hep yalnız ve muhalif kalması vb.) kutuplaşmanın geçmiş yıllardaki fit durumunu bozuyor. AKP artık kulturkampf’ın bir tarafını simgeleyen bir ideolojik pozisyondan çok, eski ortakları tarafından eleştirilen, otoriterleşen, israfla özdeşleşme eğilimi gösteren bir partiye yaklaşma eğiliminde. Bu nedenle sosyolojik, kültürel ve ideolojik bir kutuplaşma üretmekte eskisi kadar mahir değil. Bu da ülkedeki kutuplaşmanın bir miktar soğuma yaşamasına yol açıyor.

İnsanlar maddi olanakları arttıkça, yalnızlaşma pratiklerini de çoğaltacaklar

Seçilmiş bir yalnızlık her insan için gereken bir durum o ayrı bir konu ama insan yalnız mı kaldı ya da yalnızlaştırılır mı?

İnsanın yalnızlık deneyiminde iki çeşit yalnızlığa da yer var. Bazen kendi isteğimizle kendimizi yalıtır, bazen de ötekilerin cezalandırmasıyla, görmezden gelmesiyle, umarsızlığıyla yalnızlaştırılırız. İlk versiyonda kişi, kontrol kendi elinde olduğu için, bundan görece az olumsuz etkilenir ya da hiç etkilenmez. Fakat ikinci versiyon bir miktar yıkıcıdır, özgüveni, özsaygıyı tehdit eder. Kişi kendisini kendi algısından çok, başkasının algısı dolayımında görmeye/görmemeye zorlanır. Bu tedirgin edici bir kontrol yitimidir. Huzursuzluk ve belirsizlik yaratır. Artan maddi olanaklar, artık daha az kişiye doğrudan bağımlı olmamız anlamına geliyor. Daha doğrusu başkalarına olan bağımlılıkta, para bir katalizör görevi üstlendiğinden, artık bağımlılıklar kişilere değil, paraya yöneliyor. Bu yüzden başkaları artık gözden çıkarılabilir fakat para gözden çıkarılamaz hale geliyor. Gözden kim çıkarılabilir hale gelmişse, onun yokluğu tercih edilebilir olduğundan, insanlar artık para yerine başkalarını yaşamlarından yalıtmak istiyorlar. Burada toplum içerisine toplu bir gönüllü sterilleşme görüyorum. İnsanlar dostlukların, arkadaş gruplarının, sosyalleşme vakitlerinin azalmasından romantik bağlamda şikayet ediyorlar fakat reel anlamda bu angajmanların içerisine girmeyi de bizzat kendileri reddediyorlar. Bağımsızlık güzel bir duygu olduğundan ve diğer bağımlılıkların tümünü para üzerinden halledebildiklerinden, insanlar maddi olanakları arttıkça, yalnızlaşma pratiklerini de çoğaltacaklar. Şimdi de böyle yaptıklarından dünyanın varsıllaşmasıyla doğru orantılı bir yalnızlaşma ve yalnızlaştırılma içerisindeyiz. Fakat bunun çok olumsuz olduğunu düşünmüyorum. Bu bir dönüşüm ve her dönüşüm gibi onun da olumlu ve olumsuz tarafları var. Arı bir olumsuzluktan söz edemeyiz.

Para doğrudan bir sorun çözücü değildir  

Sanki zengin olsak mutlu olacağız, para her sorunu bu yüzyılda çözer gibi geliyor ve dünya bir türlü paylaşılamayan zenginliklerden kaynaklı bir savaşın içinde gibi… 

Para, insanın yaşama ilişkin olanaklarını arttırma kapasitesi sağlıyor. Fakat olanaklar, adı üzerinde, henüz gerçekleşmemiş bir potansiyele işaret eder. Bu yüzden para doğrudan bir sorun çözücü değildir. O bir aracıdır ve bu yüzden de bir dolayımdır. Bu aracının, gerçek bir aracılık görevine soyunabilmesi için, amaçlanan şeyin gerçekçi ve mutluluk garantili olması gerekir. Fakat amaçlanan olgular ya da nesneler ya da varlıklar arasında mutluluk garantili olan hiçbir şey yoktur. Her mutluluk bir tahayyüle dayanır ve tahayyüller, zihnin ilk etapta göremediği pek çok olumsuz yan etkiyi atlarlar. Bu yüzden mutluluk getireceği düşünülen her olgu ya da nesne ya da varlık, bir tahayyül olmaktan çıkıp, erişilen bir gerçekliğe dönüştüğünde, tahayyüldeki kusursuzluğundan düşer ve kusurlu bir yapı olduğu ortaya çıkar. Böylece bir çözüm olacağı düşünülen tahayyül, gerçekleştiğinde çözümün ancak belli bir kısmını gerçekleştirebilir ve sorunun bir kısmı sorun olarak kalmayı sürdürür.

İnsanın yaşama ilişkin olanaklarını arttıran para, elbette kişiyi daha konforlu, daha rahat, daha mutlu bir yaşam için destekler. Fakat bu destek arı bir mutlulukla ya da tüm sorunların sonlanmasıyla sonuçlanmaz. Mutluluk bir ufuk çizgisi gibidir, her yaklaşmada, yaklaşılan mesafe kadar uzağa kayar. Fakat mutluluğa yaklaşma eyleminde de bir geçici mutluluk vardır. İşte para, sıkça bu geçici mutluluğu sağlama ödevinde başarılı olur. Geçici olduğu için, yeniden kazanılması ve tekrar harcanması gerekir. Etkilidir fakat kesin çözüm değildir.

Anlam aynı zamanda kamusal bir üretimdir

Hayatta seni en çok ilgilendiren ve yıllardır üzerine düşündüğün şey ‘anlam’ sorunu. İnsanın dünyaya gelmesindeki anlam sürekli değişiyor. Eskiden daha anlamlı yaşıyorduk diyenler çoğunlukta gibi. Anlamı kaybettiğimizde nasıl yaşarız aslında o aradığımız anlam nedir?

Anlamın hali hazırda bulunmayan, insan tarafından sürekli yeniden yaratılmak zorunda olan bir gerekçelendirme olduğunu düşünüyorum. Anlam aynı zamanda kamusal bir üretimdir. Bu nedenle bireyin kendisiyle ve toplumla olan ilişkilerinin gücü, karmaşıklığı, olumluluğu, olumsuzluğu, huzursuzluğu, tedirginliği, mutluluğu hep belirleyicidir. Anlam her gün yeniden yaratılan bir varlık olarak, tüm bu değişken duyguları zemin alır. Ne zaman bireyin kendisiyle ve toplumla olan ilişkileri, hiç boş vaktin kalmamasıyla (tüm boş vaktin haz odaklı eylemlerle – video oyunları, seks, dans, kumar, Netflix, tv, internet, sosyal medya – ile doldurulmasıyla) iyice zayıflar, o zaman anlam üretmek için gerekli olan doneler de ortadan kalkar. Anlamsız fakat anlam yaratmak ya da anlama riayet etmek için zaman olmayan bir dönem bu dönem. Bu yüzden anlamsızlık, anlam gereksiniminin sürekli olarak ötelenmesi yüzünden yüzeyde büyük bir tahribat yapmıyor görünüyor. Fakat insanın ve toplumun derinlerinde bu anlam yokluğunun çeşitli tahribatlar yapması her daim mümkün.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Mutlu Hesapçı Arşivi