Murat Özçelik

Murat Özçelik

Yaşasın “CHS”

TÜİK’in açıkladığı enflasyon rakamları ile birlikte halkımızın adeta aklına mukayyet olması gereken sanal bir alemde yaşamak zorunda bırakıldığını bir kez daha gördük. Günlük ihtiyaç maddelerinin fiyatlarının en az yüzde 100 artmış olduğu, buna mukabil herkesin adeta metaverse gözlükleri takıp fiyatları yüzde 61 artmış gibi algılamalarının istendiği bir Türkiye Cumhuriyeti paralel evreninde yaşıyoruz. Yaşasın bizi bu halde yaşamaya alıştıran “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”(CHS). Yaşasın kendinden başkasının karnının guruldamasına kılını kıpırdatmayan sosyal yardım düşkünü alicenap dinciler!

Mevcut durumda ceplerini doldurmaya müsait meziyetlere sahip olmayı reddeden, namuslu, laik, muhafazakar ve yukarıdakilerle yıldızı barışmayan Müslüman halkımızın bu enflasyondan, ekonomik sorunlardan kurtulabilmesi için öncelikle iktidarın halkı kamplara ayırma ve ötekileştirme belasına karşı neler yapılması gerektiğine gelin bir bakalım.

Muhalefet partileri, mesela bu Cumhuriyeti, bizler kimsenin kölesi olmadan bağımsız, insan onuruna yakışır biçimde ahenk içinde yaşayalım diye kuran sevgili önderimiz Atatürk’ün ölümünü müteakip tek parti döneminde nelerden rahatsız olduğumuzu biliyorlardır. Keza Demokrat Parti’nin ülkeyi cephelere bölüp halkı birbirine düşman eyleyip memleketi darbeye sürüklediğini de biliyorlardır. Hem 60, hem 71 hem de 80 darbeleri sonrasında askerden neler çektiğimizi de biliyorlar herhalde değil mi? Ve bütün bunların üzerine sanki yetmezmiş gibi şimdi bir de bu tek adam rejimiyle uğraştığımızı.

Muhalefet partileri, bu birbirini izleyen, rövanşist kavgaların başlıca iki eksen üzerinde oluştuğunu da mutlaka irdelemişlerdir. Haydi bir daha hatırlayalım. Birinci eksen, ilericiler ile gericiler arasında; yani Cumhuriyeti ve liberal demokrasiyi savunan eğitimli laikler ve sağ muhafazakar dindarlarla, maalesef cahil bırakılması özellikle sağlanmış bağnaz gerici dinciler arasında.

Dolayısıyla hangisi iktidarı eline geçirdiyse diğeri ülkenin en ücra köşesinde de olsa onun boğazına bazen terörist diye, bazen din düşmanı, vatan haini diye veya neden başını örtüyorsun diye çökmüş. Yalnız bu memleketin laik yani devletle din işlerini ayırdığı dönemlerde bilimi kullanıp çok daha ileriye ve huzura doğru ilerlediği görülmüş. Bu da gerici dincileri deliye çevirmiş tabii. Ülkeyi betonarme zevkleri ile ne kadar geliştirebileceklerini - bu arada kendi yandaşlarını da zengin ederek - göstermeye çalışmışlar. Yalnız petrol üreten Arap ülkeleri gibi sürekli havadan gelen paraları olmadığı için onları taklit edip halkı cahil bırakıp kendileri semizler ve halkın gözünü inşaatlarla AVM’lerle boyar idare ederiz diye düşünürken düz duvara çarpıvermişler. Çünkü Allah’ın onlara farz kıldığı, dürüst olmayı, vicdanlı olmayı, akıllarını kullanmayı, yalan söylememeyi, hırsızlık yapmamayı ve zulmetmemeyi kendi işlerine gelmediğinden es geçmişler.

Kadınları erkeklerin zulmetmesi mübah köleler, laikleri dinsiz imansız mahluklar, solcuları ateist kafirler, Kürtleri PKK’lı teröristler, Ermenileri, Rumları, ezcümle gayrimüslimleri yok edilmeleri vacip olan gavurlar diye tanımlamışlar. Üstelik bunu “dünyanın tek hoşgörü dini olduğunu iddia ettikleri Arapların saptırdığı İslam” adına yapmışlar. Ama bakmışlar ki bu Arap oyunlarını Tük Milleti’nin kahir çoğunluğuna yutturamıyorlar bu sefer ülkenin demografisini Suriyeliler, Iraklılar ve Afganları ülkeye alıp değiştirmeye başlamışlar. İşte muhalefet partileri, sanki bu siyaset tüccarı dincilerin oylarını alabileceklermiş gibi, dokunulmazlıkları kaldırma, Diyanet akademisine yol verip Eğitimde Birliği tarumar etme, ne olursa olsun iktidarın laiklik karşıtı hareketlerine ses çıkarmama gibi zayıflıkları yüzünden kendi başlarına daha büyük sorunlar açmışlar. Yani demokrasilerde hoşgörüyü laikliğin en iyi şekilde sağlayacağını halkımıza anlatamamışlar.

Şimdi ülkemizdeki birinci ekseni oluşturan laiklik ile gericilik arasındaki mücadeleye, sorunlarımızın ikinci eksenini oluşturan merkezi yönetim yoluyla insanımızın canına okunması bölümünü eklememiz gerekiyor. Yani laiklik altında, dinimizi siyasete alet etmeden serbestçe yaşamamızın yolunu belirlerken en az bu kadar önemli olan merkeziyetçiliğin ülkemizdeki bütün farklılıkları yok saydığını artık kabul etmemiz gerekiyor. Bu memlekette Türklerin yanında, Çerkesler, Abhazlar, Lazlar, Gürcüler, Kürtler, Balkan göçmenleri, Romanlar, Araplar, Afganlar, İranlılar, Azeriler, Ermeniler, Rumlar ve adını zikretmeyi unuttuğum birçok azınlık var. Tabii bu arada Sünnilik, Şiilik, Alevilik, Hristiyanlık hepsi var. “Bunlar bizim farklı renklerimizdir, bizim zenginliğimizdir” filan gibi sözlere artık gülüp geçmekten başka bir şey yapamıyorum. Cumhuriyet bunların hepsini bir potada eritemediği gibi, bir adım ileri iki adım geri gitmesi yüzünden bir türlü gelişemeyen demokrasimiz, merkezi idare altında bu farklılıklara gerekli özgürlükleri de sağlayamadı ve sağlayamıyor. Böyle olunca “güçlendirilmiş parlamenter sistemin” yanı sıra merkezi idarenin yerelde halkı baskılayan ve sömüren tasarruflarını ayrıca kontrol altına almak gibi büyük bir sorumluluğumuz var. İsmi birçoğunun alerji duyduğu federal idari yapı yerine, hele Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tek adam rejiminden sonra bir daha böyle felaketlerle karşılaşmamamız için mutlaka bir “merkezkaç” sistemine, bir yerel yönetimleri güçlendirme modeline yönelmemiz gerekiyor. İnsanlarımızın kendi mahallelerinde olup bitenle ilgili kararlara katılmalarını teminen mahalle konseylerini mutlaka işler hale getirmeliyiz diye de ekleyeyim.

Yukarıdaki iki eksenli sorunlara çözüm bulduğumuzda, halkımızı refaha kavuşturacak, alt gelir seviyesindekiler ile üst gelir seviyesindekiler arasındaki sınıfsal adaletsizliğe odaklanarak ekonomik sorunlarımızı çözmemiz mümkün olacaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Murat Özçelik Arşivi