* Prof. Dr. Cem Terzi
Bir üniversitenin akademik kadro ilanı, yalnızca kaç kişinin işe alınacağını göstermez. Bilimin
hangi alanlarda geliştirileceğini, genç akademisyenlere nasıl bir gelecek sunulduğunu, kamusal kaynakların hangi ihtiyaçlara ayrıldığını da gösterir.
Sağlık Bilimleri Üniversitesinin 14 Ekim 2026 tarihli ilanı ise başka bir şeyi gösteriyor: Üniversitenin nasıl bir kadro dağıtım mekanizmasına dönüştürüldüğünü.
İlanda toplam 236 kadro var. Bunların 230'u profesörlük, dördü doçentlik, yalnızca ikisi doktor
öğretim üyeliği kadrosu. Başka bir ifadeyle, ilan edilen kadroların yüzde 97,5'i profesörlük için.[2]
Bu, akademik planlama değildir. Genç bilim insanları, araştırma görevlileri, araştırma ekipleri
ve kuşaklar arası süreklilik olmadan üniversite kurulamaz. [2]
Yalnızca profesör sayısını artırırsınız; unvan cetveli kabarır. Ortaya bilim politikası değil, unvan hiperenflasyonu çıkar.
Mesele yalnızca sayıların tuhaflığı da değil. İlanlardaki özel koşullar, bilim alanlarını tanımlamanın çok ötesine geçiyor. [2]
Adaylardan belirli bir alanda çalışmış olmaları değil, neredeyse belirli bir makalenin başlığını karşılayacak kadar dar konularda yayın yapmaları isteniyor:
“Kan sulandırıcı kullanan yaşlılarda kan alma sonrasında uygulanan bası süresinin
morarmaya etkisi...”
Bu elbette bir araştırma konusu olabilir. Fakat yüzlerce kadro ilanında böylesine özgül
koşullar sıralanıyorsa artık bilimsel yeterlilikten değil, kişiye göre hazırlanmış tariflerden söz
ediyoruz.[1,2]
Adrese teslim akademik ilan yalnızca haksızlık değildir. Üniversite fikrinin inkârıdır.
9 Mart 2021 tarihli düzenleme, öğretim üyesi ilanlarında tez başlıklarının özel koşul olarak
yazılmasına ve yalnızca belirli bir adayı tanımlayabilecek şartlar konulmasına sınırlama getirdi. [2]
SBÜ'nün kendi yükseltilme ve atanma yönergesi de yürürlükte. Türk Tabipleri Birliği bu nedenle YÖK'ü ve SBÜ Rektörlüğünü ilanları incelemeye, mevzuata aykırı olanları iptal etmeye
çağırıyor. [1] [2]
YÖK eski Türkiyeyi’yi eleştirirken geçmişte, Türkiye'de yalnızca bir kişinin çalıştığı alanı tarif eden koşulların ne akademinin ne de toplumun vicdanında kabul edilebileceğini söylüyordu. Yeni Türkiye eski Türkiyeyi fersaf fersah geçti. Yeni Türkiye’de “liyakat” ve “şeffaflık”, tören konuşmalarında kullanılan iki süslü kelimeden ibaret.
Bina Yok, Laboratuvar Yok; Profesör Kadrosu Çok
İşin en çarpıcı yanı, SBÜ'nün kendi belgelerinde görülüyor. Üniversitenin 2025-2029 Stratejik Planı; derslik ve merkezi birim ihtiyacını, bazı fakültelerin eğitim ve hizmet binalarının
bulunmadığını, araştırma merkezlerinin laboratuvar, teknik ve idari personel eksikliklerini açıkça kayda geçiriyor. Üniversite, 20 ildeki 63 kamu hastanesiyle ilişkilerinde kurumsal sorunlar yaşandığını da kendisi söylüyor. [2] Dersliğiniz eksik, binanız eksik, laboratuvarınız eksik, teknik personeliniz eksik, hastanelerle ilişkiniz sorunlu; fakat bir seferde 230 profesörlük kadrosu açabiliyorsunuz. Demek ki sorun kaynak yokluğu değil, kaynakların kimler için ve hangi amaçla kullanıldığıdır. [2]
Bir araştırma üniversitesi önce araştırmanın maddi koşullarını kurar. Laboratuvarını geliştirir,
temel bilimleri güçlendirir, genç araştırmacılara güvenli çalışma ortamı sağlar. Kadrolarını da bu bilimsel plan doğrultusunda dağıtır. [2]Burada süreç tersine çevrilmiştir: Önce kadrolar açılıyor, sonra bu kadrolara bilimsel bir gerekçe görüntüsü kazandırılıyor. Bu, planlama değil; kadro mühendisliğidir.
Bakanlığa Bağlı Üniversite Olmaz
SBÜ'nün kuruluş modeli de bu tablodan ayrı düşünülemez. Üniversite, Sağlık Bakanlığının
eğitim ve araştırma hastaneleriyle iç içe geçmiş bir yapı üzerine kuruldu. Sağlık hizmetinin günlük personel gereksinimleriyle üniversitenin bilimsel öncelikleri arasındaki sınır başından beri tanımsız bırakıldı. [2]
Oysa üniversite bir bakanlığın insan gücü deposu değildir. Siyasal iktidarın sağlık
politikalarına personel yetiştiren bir uzantıya indirgenemez. [2] Gerektiğinde bakanlığın politikalarını eleştirebilmeli, sağlık sisteminin sonuçlarını bağımsız biçimde araştırabilmeli, iktidarın hoşuna gitmeyen gerçekleri açıklayabilmelidir.
Üniversiteyi idarenin ihtiyaçlarına bağladığınızda kadrolar bilimsel önceliklere göre değil,
bürokratik ve siyasal tercihlere göre dağıtılır. [2] Akademik yükselme bilimsel emeğin karşılığı
olmaktan çıkar; yönetime yakınlığın, kurumsal uyumun ve sadakatin ödülüne dönüşür. [2]
Böyle bir düzende makale de araçsallaşır. Makale fabrikaları, göstermelik dergiler, karşılıklı
atıf ağları ve içeriksiz yayınlar tesadüfen ortaya çıkmaz. Bunlar bilginin değil puanın, hakikatin
değil kariyerin, araştırmanın değil kadronun esas alındığı düzenin ürünleridir. [2]
Yayın vardır, içerik yoktur.
Makale vardır, bilim yoktur.
Atıf vardır, etki yoktur.
Unvan vardır, üniversite yoktur.
Temel Bilimler Olmadan Sağlık Bilimi Olmaz
Bu rejimin ilk gözden çıkardığı alanlardan biri temel bilimlerdir. Çünkü temel bilimler kısa
vadeli hastane hizmetine hemen çevrilemez; sabır, laboratuvar, nitelikli insan gücü ve uzun süreli yatırım gerektirir. [2]
Temel bilimlerle güçlü bağlar kurmadan nitelikli tıp eğitimi ve özgün araştırma
üretilemez. [2] Temel bilimleri ihmal edip klinik unvanları çoğaltmak, binanın temelini atmadan üst katlarına tabela asmaktır. Profesörlük tabelası asmak kolaydır. Bilimsel gelenek kurmak zordur. Bilimsel gelenek kararnameyle değil; kuşaklar boyunca biriken emekle, özgür tartışmayla, eleştiriyle, yöntemle ve etikle oluşur.
Bu düzenin özeti şudur: Postayla doçentlik, yönetmelikle profesörlük; kişiye göre ilan, sonuca göre jüri.
Buna bilim denemez. Buna üniversite denemez. Ortaya çıkan şey, olsa olsa bir üniversite simülasyonudur. Dışarıdan bakıldığında fakülteler, profesörler, makaleler, kongreler ve akademik törenler vardır. Fakat içeride bilimin vazgeçilmez koşulları olan liyakat, özgürlük, eleştirel düşünce, şeffaflık ve kurumsal güven yok edilmektedir.
Bu Rezilliğe Ortak Olmayacağız
Yıllar önce biz Barış Akademisyenleri, devletin şiddetine karşı “Bu suça ortak olmayacağız”
dedik. O sözün bedelini işimizi kaybetmekle, pasaportumuzun iptaliyle, özgürlüğümüzle ve
hayatımızın yıllarıyla ödedik. Ama sözümüzden dönmedik.
Bugün üniversitenin göz göre göre çürütülmesi karşısında da benzer bir söz gerekiyor:
Bu rezilliğe ortak olmayacağız.
Kişiye göre ilan hazırlayanlar kadar, o ilanların kim için hazırlandığını bildiği hâlde susanlar
da bu düzenin sürmesine katkıda bulunuyor. Kadro pazarlığına girenler, başkalarının emeği
üzerinden unvan devşirenler, adrese teslim koşulları normalleştiren jüriler ve bütün bunları
görmezden gelen yöneticiler aynı çürümenin parçalarıdır.
Akademisyen olmak yalnızca makale yayımlamak, puan toplamak ve unvan taşımak değildir.
Gerektiğinde kendi kurumuna, yöneticisine ve kendisine sunulan ayrıcalığa karşı çıkabilmektir.
Hak etmediği kadroyu reddetmek, kişiye özel ilana başvurmamak, bilimsel ölçütleri çiğneyen
jüride yer almamak ve yapılan usulsüzlüğü açıkça söylemek de akademik sorumluluktur.
Üniversitenin çöküşü yalnızca onu yönetenlerin eseri değildir. Korkuyla, çıkarla veya kariyer
hesabıyla susanların omuzlarında da yükselir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, açık ve ortak bir reddiyedir: Adrese teslim ilana, unvan
enflasyonuna, akademik kadrolaşmaya ve bilimin siyasal sadakate bağlanmasına ortak
olmayacağız.
Bir kamu üniversitesindeki kadro, yöneticilerin istediklerine dağıtabileceği bir makam
değildir. Toplumun bilimsel geleceği için ayrılmış kamusal bir kaynaktır. [2]
Burada dağıtılan yalnızca kadro değildir.
Dağıtılan, üniversitenin itibarıdır.
Harcanan yalnızca kamu kaynağı değildir.
Harcanan, toplumun bilime duyduğu güvendir.
Yok edilen yalnızca liyakat değildir.
Yok edilen, bilimin kurabileceği gelecektir. [1, 2]
Kaynaklar:
Uymaya Davet Ediyoruz!” Basın açıklaması, 20 Ekim 2026.
www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=a6783c20-cc7d-11f1-a93a-42010a9c0017
[2] Şebnem Korur Fincancı. “Üniversite mi, kadro dağıtım merkezi mi?” Evrensel, 22 Ekim 2026.
www.evrensel.net/yazi/100211/universite-mi-kadro-dagitim-merkezi-mi