Adaletsizlik Ahlaksızlıktır

Okumuş olanlar hatırlayacaktır… Geçen hafta etik-ahlak ilişkisi ve bu iki kavramın benzerlikleriyle farkları üzerine bir yazı yazmıştım. Bu haftaki yazıda da esas niyetim, aynı meseleyi tartışmaya devam etmekti. Ancak beş gün önce (30 Ocak 2024) TBMM’de öyle bir şeye şahit olduk ki zihinsel soruşturmayı bu olaydan hareketle devam ettirmeye karar verdim. Evet… Can Atalay’ın milletvekilliğinin düşürülmesinden bahsediyorum. Tartışmalar doğaldır ki hukuk ve adalet kavramları üzerinden sürüyor. Ama benim başka bir önerim var. Gelin bu meseleyi bir ahlak problemi olarak tartışalım.

 

Yazının ana başlığı yine çok iddialı oldu değil mi? Hele genel olarak yaşadığımız dönemi, özelde de ‘muktedirlerin’ bize yaşattıklarını düşünürsek… Peki, bir yargı cümlesi olarak ortaya koyduğum “adaletsizlik ahlaksızlıktır” önermesi doğruluk iddiasını nereden alıyor? Tabii ki felsefeden ve onun en evrensel çalışma alanı olan mantıktan.

ETİK-AHLAK, ADALET-HUKUK

Etik ve ahlak kavramlarını bir önceki yazıda tanımlamıştık. O yüzden yeniden bu tanımları yapmaya gerek görmüyorum. Sadece şu kadarını hatırlamakta fayda var. Ahlak yerel, yani değerler yargıları zamana, mekâna, topluma hatta kişiye göre değişen bir uygulama (pratik) alanı. Etik ise ahlakı evrensel bir düzleme oturtmakla ilgilenen, yani değişmez ilkeler üzerine kurulu düşünsel (teorik) alan. Kısacası ahlak felsefesi.

 

Şimdi gelin bir de adalet ve hukuk kavramlarına bakalım. Aslında bu iki kavram arasındaki ilişki tıpkı etik ve ahlak arasındaki ilişkiye benziyor. Adalet evrensel ve teorik, hukuk ise yerel ve pratik bir alan. Tanımlarına gelince… Adalet için çok kısaca ‘haklının hak ettiğini alması’ tanımını yapabiliriz. Tabii bu kavramın tanımı çok daha fazla detaylandırılabilir, detaylandırılmıştır da. Adalet kavramını tanımlamak için ciltlerce kitap yazılabilir, yazılmıştır da. Ama damıtılmış bir tanım olarak yukarıdaki anlam sanırım yeteri kadar işimizi görecektir. Çünkü evrensel adalet kavramının özünü ifade ediyor. Hukuk ise adaletin tecelli etmesi, yani haklının hak ettiğini alabilmesi için insanlarca kurgulanmış bir uygulama alanı. Tabii bu iki kavram arasında, toplumsal bir sözleşme olarak bulunan yasa(lar) var. En basit ve ideal şekliyle açıklayacak olursak, bir devlet adaleti sağlamak için yasaları belirler, sonra bu yasalara işlerlik kazandırmak için hukuk sisteminin uygun bir şekilde çalışmasını sağlar. Bu süreç, devletin en temel görevlerinden biridir.

 

Dedik ya, etik-ahlak ve adalet-hukuk ikilemeleri aslında birbirlerine benziyor diye… İşte bu benzerlik hem tanımları hem işleyişleri bakımından geçerli. Etikten ahlaka giden yolda da arada tıpkı yasalar gibi bir kavram var. O da ‘norm’ kavramı. Etik ilkeleri ahlak alanına taşıyan ‘normlar’ da tıpkı yasalar gibidir. Aralarındaki en önemli fark ise yasaların yazılı, normların ise yazılı olmayan kurallar olmasıdır. TDK ‘norm’ kavramının anlamı olarak şunu yazmış: ‘Yargılama ve değerlendirmenin kendisine göre yapıldığı ölçüt, uyulması gereken kural, düzgü’. Yasa kavramıyla ne kadar benzeşiyor değil mi? Şu tanımlamalara da oldukça aşinasınızdır… Adaletin uygulama alanı olan hukukta yasaya uygun olan eylem ve oluşumlara yasal (legal), yasaya uygun olmayanlara da yasa dışı (illegal) diyoruz. Tıpkı etiğin uygulama alanı olan ahlakta norma uygun olana normal, uygun olmayana da anormal dediğimiz gibi.

ADALETSİZLİK NEDEN AHLAKSIZLIKTIR?

Bu basit tanımlamaları yaptıktan sonra gelelim asıl meselemize. Bu yazının başlığındaki yargı cümlesinde ifade edilen iddiayı, çizdiğimiz çerçeve içerisinde nasıl savunacağız? Öncelikle bu kavramlar arasındaki bağlantıları ortaya koymamız gerekiyor ki, iddiamız sağlam bir zemine otursun.

 

Etik, teorik bir alan olarak sınırlarını hiç şüphesiz ilkelerle belirler, kendisini o ilkelerle inşa eder. Haydi bakalım, şimdi de ‘ilke’ diye bir kavram çıktı karşımıza. O ne demek? Onu da doğru düşünmenin kurallarını ortaya koyan ‘mantık’ alanından tanımlamak gerek… ‘İlke, her türlü tartışmanın dışında kalan, evrensel, değişmeyen en temelde olan şey.’ Etik, sınırlarını belirleyen, başka bir deyişle de kendi varlığını üzerine inşa ettiği ilkleri ‘değerler’ olarak adlandırır. Öyleyse etiğin değerleri, onu var etmesi açısından tartışılmaz, evrensel ve değişmezdir. Peki etiğin değerleri nelerdir? Birkaçını sıralayalım… 1. Adalet, 2. Erdem, 3. Mutluluk, 4. Sorumluluk, 5. Bilgelik, 6. Ölçülülük… Antik çağlardan bu yana düşünürlerin ortaya koyduğu bu değerler listesi uzar gider. Benim bu kısa listenin başına ‘adalet’i koymamın önemli bir nedeni var. Çünkü bence adalet, sürüp giden bu listedeki diğer değerlerin adeta tek başına ilkesi gibidir. Adalet olmadığı zaman diğer değerler anlamını yitirir. Bir anlamda adalet yoksa ortada ne ölçülülük kalır ne mutluluk. Ne sorumluluktan söz edebilirsiniz ne bilgelikten ne de erdemden. İşte adalet, en başta yaptığımız tanımla ifade edersek ‘haklının hak ettiğini alması’, bu yüzden etik değerler hiyerarşisinde ilk sırada olması gereken bir ilkedir.

 

Öyleyse bir toplumda, bu kadar başat bir ilke ihlal edildiyse, bundan böyle o toplum için erdem, mutluluk, sorumluluk, bilgelik ve ölçülülük gibi değerlerden de bahsedemezsiniz. Çünkü onların varlık nedeni olan ilkeyi artık yok etmişsinizdir. Bir etik ilke olan adalet, onun pratik uygulama alanı olan hukuk yoluyla yok edildiğinde etik alanın aldığı yarayı gördük. Adalet dışındaki ilkelerini de kaybetti. Peki etik ilkeler bu kadar yok sayıldığında, hatta yok edildiğinde etiğin uygulama alanı olan ‘ahlak’ ne olacak? Elbette o da yok olup gidecek.

 

Bu argümanlar sonucunda, adaletin yok edilmesinin neden olduğu esas vahim sonuç şimdi daha net bir şekilde çıkmadı mı karşımıza? Öyleyse artık yazının başlığındaki iddiayı gereği gibi savunmuş olduk mu? Şu sonucu artık rahatlıkla ve haykıra haykıra söyleyebilir miyiz? Adaletsizlik sadece adaletsizlik değil, aynı zamanda ahlaksızlıktır. Hatta bunu bir adım daha öteye götürelim. Yaptığımız akıl yürütme adaletsiz bir toplumun ahlaksızlığa sürüklendiğini kanıtlıyor. Ancak her sonucun en az bir faili vardır. Buna ‘fail neden’ de diyebiliriz. Bu durumda, bahsi geçen bu sonuca neden olan fail ya da failler de sadece adaletsiz değil, aynı zamanda ahlaksızdırlar.

CAN ATALAY’A YAPILAN AHLAKSIZLIK

Şimdi de dönelim bu evrensel önermeyi yapmamıza neden olan olaya. Can Atalay’ın neden zindanda tutulduğunu tartışacak değilim. Algılarında ve akıl yürütmesinde problem olmayan, sağduyu sahibi herkes biliyor ki Atalay’ın hapiste olması adil değil. Dolayısıyla bu durum ahlakî bir problem. Ancak yine biliyoruz ki devam eden bu süreç her geçen gün adaletsizlik üzerine adaletsizlik, bizim deyimimizle de ahlaksızlık üzerine ahlaksızlık eklemeye devam ediyor.

 

Meseleye ahlak teorisi alanından değil de teknik bir taraftan, hukuk tarafından baktığımızda da bu sonuç değişmiyor. Hatırlayalım… Devleti temsil eden kurumlardan biri olan yargı ne dedi? “Ben senin anayasal hakkın olan protesto eylemini anayasal bir hak olarak tanımıyorum ve seni cezalandırıp hapse atıyorum.” Sonra devleti temsil eden diğer bir kurum olan YSK ne dedi? “Yargı seni cezalandırmış olabilir ama itham edildiğin suç milletvekili olmana engel değil, o yüzden seçimlerde aday olabilirsin.” Yargı ise YSK’ya dönüp, “bir dakika ben onu hapsettim milletvekili falan seçilemez” dedi mi? Hayır. Peki bu ne demek? Yargı da Atalay’ın milletvekili olmasında bir engel görmedi ki YSK’nın bu kararına engel olmadı. Sonra Hatay halkı bu karara nasıl bir tepki verdi? Yeterli oyu Can Atalay’a vererek “vekilimiz ol ve TBMM’de bizi temsil et” dedi. YSK’nın ve yargının anayasa gereği izin verdiği adaylık, Hatay halkının iradesiyle milletvekilliğine dönüşünce ne oldu? Birileri dedi ki “Olmaz. Can Atalay milletvekili olamaz.” Bunun üzerine mantıklı düşünen, demokrasinin güçler ayrılığı ilkesini bilen, hukuk yoluyla adaletin sağlanmasını isteyen sağduyulu insanlar sordular. “Ama bağımsız YSK, bağımsız yargı ve bağımsız halk iradesi olur diyor. Sen kimsin?” Olmaz diyen de dedi ki “senin bağımsız zannettiğin YSK, yargı ve halk iradesi var ya… Onlar bağımsız falan değil. Hepsi benim iki dudağımın arasından çıkan söze bağımlı. Esas siz kimsiniz?” Hikâyeyi biliyorsunuz, daha fazla uzatmayayım. Anayasa Mahkemesi’nin kararı, onu tanımıyorum diyen devlet yöneticileri, hatta kapatalım Anayasa Mahkemesi’ni diyenler, Yargıtay’ın Anayasa’yı tanımayan hukuksuz kararı, o kararın TBMM’de okunması…

 

ARA Kİ BULASIN!

Peki bu hikâyede adalet nerede? Hani o yokluğu ahlaksızlığa neden olan evrensel etik değer… Puuuuffff! Uçtu gitti. Ara ki bulasın!

 

Tabii bu meselenin ahlakî açıdan değerlendirilmesi gereken daha pek çok yönü, pek çok aktörü var. İşin sadece evrensel etik tarafı değil meslekî etik (deontoloji) tarafı var. Yargı mensubu hukukçuları, siyasetçileri, adaleti Sofist Thrasymakhos’un yaptığı berbat “adalet güçlünün işine gelendir” tanımının peşine takılan aymazları ilgilendiren tarafları var. Yerel seçimlerin telaşına düşüp asıl görevini ihmal eden; adaletsizliği, dolayısıyla ahlaksızlığı önlemekte etkisiz kalan; muhalefet yapmayı tweet atmaktan ibaret zanneden siyasetçilerinin sorumlulukları var. Tabii bir de tüm bunların karşısında dimdik duran, külçe gibi Kant’ın ‘Ödev Ahlakı’ dediği bir kavram var. Onları da haftaya tartışalım mı?

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
Gönç Selen Arşivi