Yaratacılık, medeniyet için

Günlerimiz, haftalarımız geçmiyor ki skandal niteliğinde haberlerle dolmasın. Muhafazakar iktidarın yaşam biçimine olan kısıtlamaları yıllar içerisinde kültür ve sanat başta olmak üzere hemen her türlü yaratıcı eyleme doğru yoğunlaşır oldu. Neden? diye sormalı ve anlamaya çalışmalıyız; kuru itirazlar, gereksiz sosyal medya paylaşımları, işe yaramıyor gibi görünüyor.

Türkiye’nin en büyük ve en turistik kentinin seçimle başa geçmiş Büyükşehir Belediyesi tarafından restore ederek topluma sanat ve kültür merkezi olarak kazandırdığı Feshane’deki sergi için ortaya çıkan protestolar, muhafazakar iktidara, bir türlü hükmedemediği “öteki” %50 için yeni bir gözdağı verme kapısı olarak görünmüş olmalı ki burada açılan ve çok sayıda sanatçının işlerini barındıran sergi hakkında soruşturma başlatıldı. “Öteki” kelimesini tırnak içine aldım, zira tabir bana ait değil ama yıllardır çok tanıdık bir söylem.

Bu haberle birlikte henüz ülkemizin hatırı sayılır kültür ve sanat kurumlarından resmi bir destek açıklamasına rastlamadım. Bu kurumlarımız, iş dünyamızın destekleri ile ve/veya uzantıları biçiminde var olan yapılar olduklarından, sessiz kalmayı tercih edeceklerdir ve bunda şaşılacak bir şey pek de yok. İş dünyasının dinamikleri bunu gerektirir. Oysa biz, Gezi protestoları sırasında kapılarını gazdan yaralanan protestoculara açan Divan Oteli’ni ne sevmiştik!

Büyük sanatçı ve yaratıcı Leonardo da Vinci’nin meşhur sözünü hatırlayalım: Otoriteyi sessizlik kadar güçlendiren başka bir şey yoktur! 

Susmalı mı? Sesimizi olabildiğince yükseltmeli mi? Muhafazakar siyaset, güncel sanat ortamımıza, kendi kendine muhafazakarlaşmayı nasıl da güzel öğretti öyle değil mi? Özgürlükler kısıtlandığı zaman, bu kurumsal bir mesele midir; sivil bir mesele mi?

Bu soruşturma, bir grup insanın LGBTİ karşıtı görüşlerini destekleyen, hatta körükleyen bir oluşumun başkanının, yani toplumun bir kesimini temsil eden sivil insiyatifin şikayeti üzerine açıldı. Sanat eserini beğenmemek başka; onu engellemeye çalışmak, ona saldırı gerçekleştirmek ve hakkında soruşturma açılmak üzere şikayette bulunmak başka. Burada demokrasinin telleri kopuyor. Açılan soruşturma tartışmasız bir biçimde toplumun özgürlüklerini kısıtlayıcı nitelikte bir girişim. Hukukun tarafsızlığı üzerine derin kaygıların olduğu bir ortamda, basit bir mesele gibi görülmemeli. Sivillerin, haklarına sahip çıkılması için aracı veya lider beklemek yerine kendi kendilerine ses çıkarması gerekir.

Bu çerçevede gösterilerin ardından USPD (Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği) bir açıklama yapmıştı. İBB başkanı Ekrem İmamoğlu’nun ve sergi küratörlerinin dışında, Uluslararası Sanat Eleştirmenleri derneği Türkiye şubesinden Esra Yıldız’ın da soruşturmayı kınayan açıklamalarına rastladım; eminim pek çok farklı tepki de vardır ve olmaya devam edecektir. 

Öyle bir zamandayız ki belirli olaylar ve gelişmeler karşısında susmak veya susmamak, belki de ülkenin gelecek yüzyılını nasıl geçireceği adına epey belirleyici.

Kuşkusuz, sanatı/sanatçıyı susturmaya çalışmak bir hayli iddialı bir girişim; medeni dünyada pek de yeri olmayan bir çaba.

Feshane’nin geçmişi karışık. Tarihi boyunca İstanbul Bienali’nden tutun da, yöresel yemek festivallerine dek türlü etkinliklere ev sahipliği yapmış bu mekan, tüm yapısal özelliklerine karşılık değeri bir türlü anlaşılamamış, değerlendirilememiş, uzun süreler kaderine terk edilmiş bir mekan aynı zamanda. Bu atıl yıllarda yapıyı gündeme getirebilmek adına, ben de kapsamlı bir tasarım etkinliği için kullanabilmiştim binayı; ne var ki kişisel girişimlerim ve bütçemle yürütmeye çalıştığım bu hayal pek de uzun sürmemişti. Bu nedenle İstanbul Büyükşehir belediyesi tarafından gerçekleştirilen bu restorasyon önemliydi. Açılış gününde ben de binlerce insan gibi sergi salonlarını ilgi ve merakla izledim. İçerisindeki karma sergilerde küratör, sanatçı, galeri sahibi, sanatsever pek çok dostumla karşılaştım. Hava şölen havasıydı. Geniş ve iyi tasarlanmış kütüphane alanında şöyle düşündüğümü anımsıyorum: Oh be, sonunda medeniyet! 

Sanata, tasarıma, düşünceye ve yaratıcılığa saygı medeniyettir.

Tabii bizim topraklarda medeniyetle ilgili bir derdimiz var.

MEDENİYET DEDİĞİN TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR

Batı karşıtlığının mottosu haline dönüşen bu dizeler savaş ortamında, askerlere cesaret vermek için Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılmış. İstiklal Marşı’nın Kurtuluş Savaşı’ndaki etkisi göz ardı edilemez. Savaşılan Avrupa ülkelerini kast ederek küçümseyen bu meşhur dize, önceki ve sonraki dizelerle birlikte asıl anlamını açıkça ortaya koysa da, çeşitli çevrelerce Batı ülkelerini, yani görece gelişmişliği küçümseyen sığ bir anlayışın mottosu olmaktan kurtulamıyor.

Merriam-Webster sözlüğü, medeniyeti, “Teknolojik ve kültürel bakımdan gelişmişlik” olarak tanımlıyor, “Belirli bir zamana veya yere ait kültürel karakteristik özellikler” olarak devam ediyor. “Düşüncelerin, tavrın ve gustonun arılaşması” da verilen tanımlar arasında. Medeniyet kelimesinin İngilizce’deki karşılığı olan civilization kelimesinin kökleri Latince’deki civicus, kelimesinden geliyor. Civis, yani kentli, kentte yaşayan insan, Türkçemizdeki sivil kelimesinin de kökeni aynı zamanda. Türkçe’de kullandığımız “medeni” de şehirli anlamına geliyor. Medine kentine ithafen Medineli, dendiğinde şehirli, şehirden gelen anlaşılırmış. Arapça mdn kökünden gelen madina, kent, devlet anlamında bir kelime.

Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü yılında ne kadar medeni bir toplum olduk?

Bir dizi yıkıcı, bir dizi yapıcı kararlar alarak, Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan bu ülke yok olmanın eşiğinden stratejik bir biçimde doğdu. Bu can havliyle yapılan kuruluş, aslında yıkılan bir imparatorluktan kurtarılabilenlerle sağlanan bir ayakta kalma başarısı. Yıllarca imparatorluk tarafından göz ardı edilmiş, kendi kendine kalmış, dağınık, cahil ve fakir bir toplumu bir arada tutmayı sağlamak üzere Atatürk topluma ışık tutan eserler ve vecizeler bırakmıştır ardında. Köylüyü, gençliği, çocukları, sanatçıları, kadınları, yani bir toplumun temel taşlarını bu nasihatların odağına almıştır. Atatürk, medeniyet hakkında şunları söyler:

“Medeniyet insanlık yoludur. Medeniyetin icaplarını yerine getirmek insan olmanın şartıdır.

En doğru, en hakiki tarikat medeniyet tarikatıdır.

Medeniyet yolu, şüphesiz, uzun ve yorucudur.

Medeniyetin karşısına Orta Çağ kafası ile çıkılmaz. Medeniyet karşısında direnilemez. O kendisine uymayanları kendisine lakayt olanları mahveder, yakar.”

(Tarık Zafer Tunaya, Devrim Hareketleri İçinde Atatürkçülük s. 138)

İzmit sinema binasından halka yaptığı konuşmada da şöyle diyor:

“Efendiler, biz Türkiye halkı insanlık dünyasından soyutlanarak kendi başımıza yaşayamayız. Bütün dünya ile bütün insanlıkla beraber yaşarız ve yürürüz! Ve hiç olmazsa onlarla bir hizada yürümeye mecburuz.” Tarihler 19 Ocak 1923 ‘ü gösteriyor.

Yine Atatürk’ün kaleme aldığı “Vatandaş için Medeni Bilgiler” eserinde, “Gelişmenin gayesi, insanları birbirine benzetmektir. Dünya birliğe doğru yürümektedir; insanlar arasında, sınıf, derece, ahlak, elbise, dil, ölçü farkı gittikçe azalmaktadır.

Tarih, yaşamak kavgasının, ırk, din, kültür, terbiye yabancıları arasında olduğunu gösterir. Birliğe doğru yürüyüş, barışa doğru da yürüyüş demektir”. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 23. Cilt, s.63)

Atatürk’ün bu sözleri bugün Feshane soruşturması benzeri olaylarla birlikte yaşadığımız çalkantılı yaşantımıza ışık tutuyor; kavganın ırk, din, kültür, terbiye yabancıları arasında oluştuğuna dikkat çekiyor. Gel gör ki, ülkenin yüz yılının son çeyreğinde toplum tüm bu konular etrafında birbirine kasten ve hile ile yabancılaştırıldı, ötekileştirme politikaları ile kültürel uçurumlar perçinlendi, fakirleştikçe cahilleşen, cahilleştikçe manipüle edilmesi daha kolay bir kesim yaratıldı.

Bugün sportmen başarıları ile göz dolduran, takdir edilesi bir gencin cinsel tercihleri sebebi ile toplum önünde açıkça hedef haline getirilmesinin, milyonları ekran başına kitleyen bir spor başarısına gölge düşürülmesinin, vapurda, metroda şarkı söyleyen gençlere kimileri tarafından susturma girişimleri yapılmasının, nihayet  İstanbul’un göz bebeği olabilecek kapasitede bir mekanda açılan ve içerisinde yüzlerce sanatçıyı barındıran bir serginin hakkında soruşturma açılmasının, Atatürk’ün işaret ettiği birleşme, birlikte yol yürüme ve böylece barışa erişme kavramları ile pek bir ilgisi yok. Yüzyılda medeni bir toplum olmaktan çok uzakta olduğumuz açık.

Peki neden? Günlerimiz, haftalarımız geçmiyor ki skandal niteliğinde haberle dolmasın. Muhafazakar iktidarın yaşam biçimine olan tehditleri yıllar içerisinde kültür ve sanat başta olmak üzere hemen her türlü yaratıcı eyleme doğru yoğunlaşır oldu. Neden? diye sormalı ve anlamaya çalışmalıyız; kuru itirazlar, ötekileştirme söylemleri işe yaramıyor gibi görünüyor. Empati yapmaya çabalıyorum.

YARATICILIK VE MEDENİYET

Medeniyet ile yaratıcılık birbirine göbekten bağlı. İnsanın yaratıcı iç güdüsü onu yenilikler yaratmaya yöneltir. Yaratıcılığımız bir bakıma bizi geliştirirken, hayatta da kalmamızı sağlayan özelliğimiz. Medeniyet, teknolojik, kültürel ve yaratıcı gelişmelerle elde edilen bir seviye. Mark Twain medeniyeti, gereksiz şeylerin sınırsız çarpımından oluşan bir gereksinim olarak tanımlıyor. Toplumun büyük bir kesimi bakımından sanat ve yaratıcı faaliyetlerin tümü, ihtiyaç piramitlerinde yer almayacak kadar gereksiz ve önceliksiz görünse de, bunlar aslında hep birlikte çoğalarak bir toplumun kültürünü tanımlıyor. 

Sanat ve tasarım başta olmak üzere yaratıcılığa aşina olan toplumlar, zamanla daha iyi yaşama haklarını hatırlayan, dünyayı daha zengin algılayan ve böylece yaşamın keyfini almayı önceleyen, karşılaştığı sorunlara kaderci yaklaşmak yerine çözümcü ve analitik yaklaşan toplumlar haline dönüşüyor. 

İyi tasarlanmış bir parkta dinlenen, çocukları iyi yapılmış binalarda okuyan, kent yaşamı içerisinde sanat eserleri ile iç içe olan, kentin köşesinde bucağında erişebildiği kültürel ve sanatsal etkinliklerle buluşabilen kentiler, medeniyet kelimesinin de içini doldurabiliyor.

Ayn Rand ünlü romanı The Fountainhead satırlarında, medeniyeti insanı bir diğer insandan kurtaran (özgürleştiren) bir süreç olarak tanımlar. Bu tanım bu aralar beni üzerinde en fazla düşündürenlerden biri. İkiye bölünmüş bir toplum olduğumuz gerçeği ile baş başayız. Müzik, sanat, eğlence ortamları nasıl oluyor da birilerinin özgür ifadesi olurken diğerlerini rahatsız eden birer konu haline dönüşüyor? 

Yaratıcılık, yeniliktir. Yeni olan insanların alışmadığı şeyler bütününü, farklı olanı temsil eder. Cinsel tercihlere saygı gösteremeyen insanlar ile, sanatsal ifadeyi bastırmak isteyen insanlar aynı dürtülerle aslında bu farklılığın kendileri için bir tehdit oluşturacağını düşünüyorlar. Farklı olana nasıl uyum sağlayacaklar? Alıştıkları düzen içine bu farklı sesleri nasıl entegre edecekler? Bu farklılıklarla nasıl ve ne kadar değişmeleri gerekecek? İşte tüm bu ve benzeri soruların altında tükeniyorlar, düpedüz korkuyorlar. Yol ve yöntem bilmedikleri için kendileri ile aynı korkulara sahip insanlar bularak gruplaşıyorlar, saldırganlaşıyorlar. Böylece direnç göstermek daha kolay. 

Yaratıcı üretim, olmayanı hayal ederken bizi düşünmeye sevk eder. Ortaya konan bir sanat eseri, bizden daha farklı düşünen bir başkasının ortaya cesurca koyduğu bir iç dünyadır. Bu dünyanın kimi zaman bizimki ile benzeşmesidir korkutucu olan kimi zaman ise aklımıza hiç gelmemiş olanların ortaya serilmiş olması karşısındaki şaşkınlığımız. Böylece uyanabileceğimiz aydınlanabileceğimiz aşikardır. Her uyanış bir dönüşüm gerektirir. Dönüşüm korku vericidir.

İnsanların yaratıcı fikirlere karşı tepki gösterdikleri ve bunlarla ilk karşılaştıkları anda ortaya koydukları ön yargılar üzerine yapılmış bilimsel çalışmalar mevcut. Aslında duyulan rahatsızlık sanattan, estetikten, tasarımdan, yaratıcı fikirden değil, bunların tümünün yeni olan bir şeyi önümüze koymasından ve bizim buna alışkın olmamamızdan.

İçinde bulunduğumuz coğrafya, böyle böyle, Mehter Marşı misali, bir adım ileri, iki adım geri gide gele, yaratıcı akıl ile bir şekilde uzlaşacak. Bugün karşımıza çıkan her olay, onlara karşı gösterilen her tepki, toplumun medeniyet yolundaki  taşlarını ağır ağır örüyor.

Çok değil birkaç yıl önce 2019 yılında bir grup Rap müzisyeni bir araya gelmiş, “Susamam” isimli bir parça yayınlamıştı: bunu takiben de ortalık benzer biçimde karışmıştı. O dönemde kaleme aldığım yazımda yaratıcılığın nasıl susturulamayacağı üzerine epey bir düşünce sıralamıştım. Buraya alıntı yapmak yerine yazının linkini paylaşmak isterim:

Sanattan, yenilikten, özgürlükten korkarak yok etmeye çalışmak değil, yaratıcı üretimin kendisidir meydan okumak. Doğrusunu isterseniz bu yaratıcı meydan okumanın karşısında pek bir güç duramamış tarih boyunca. Türkiye hiçbir kuşku yok ki, medeni bir ülke olmak istiyor; olacak da. Yol biraz taşlı, inişli çıkışlı, idare edin.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Özlem Yalım Arşivi