Eril dilden münezzeh bir öyküsellik: Yalçın Tosun ve ‘Mesafenin Şiddeti’

Edebiyatta kadın karakter oluşturmak kolay iş değildir. Özellikle bizim gibi, koca bir ülkenin dağınık, nobran bir erkek çocuk gibi davrandığı toplumlarda.
Kadın yazarların dahi, yeri geldiğinde erkek karakterleri daha başarılı, belki de daha cesur yazabilmelerinin sebebi, muhtemelen toplumsal cinsiyet algımızdan ve toplumun erkeksi davranışından kaynaklanmaktadır.
Edebiyat; tarih gibi iktidarları, büyük yapıları anlatan disiplinlerin uzağında, halkların tarihini anlatan bir mecra olsa da, karakterlerini baskın tarafın içinden seçmekten maalesef çok da vazgeçmemiştir. Ezen-ezilen, çoğunluk-öteki ikilikleri içerisinde, edebiyatın tavrı muhalif de olsa, karakterleri genellikle ‘makul’ mecralardan seçilmektedir.
Eril dil hayatın her alanında olduğu gibi edebiyatta da hükmünü sürdürmekte. Erkek yazarların kaleme aldığı kadınlar bir köşede sessizce beklemekte, bazen uğruna savaşılmakta, bazen fırtına sonrası sığınılacak liman gibi görünmekte, en iyi ihtimalle de hikâyenin naif-makul’ları olarak karşımıza çıkmakta.
Tabii bu örneklerin yanında, erkek yazarlar tarafından oluşturulmuş güçlü kadın kahramanlar da yok değil. Dünya Edebiyatından örnekle; Anna Karenina, Madam Bovary romanları ilk akla gelenler. Her iki romanın da karakterleri, eğitimli, mücadeleci, tutkularının peşinden giden kadınlar olarak göze çarpmakta. Yerli edebiyatta ise; İçimizdeki Şeytan’ın Macide’si, Melih Cevdet Anday’ın Raziye’si, Huzur romanının Nuran’ı aklıma gelen güçlü karakterlerden bazıları.
Bu haftaki yazımızın da konusu olan Yalçın Tosun için, eril dilden sıyrılmış ve ister kadın olsun ister erkek ya da çocuk, ele aldığı karakterleri başarılı bir şekilde yansıtıyor diyebiliriz.
Yalçın Tosun öykü okurlarının yakından tanıdığı bir isim. İlk öykü kitabı olan Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler (2009) ile Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü’ne, ikinci öykü kitabı olan Peruk Gibi Hüzünlü (2011) ile Sait Faik Hikâye Armağanı’na ve dördüncü öykü kitabı Bir Nedene Sunuldum (2015) ise Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne layık görüldü. Tosun’un bunların dışında Dokunma Dersleri (2013) adlı öykü kitabı ve 2016 yılında yayınladığı Kendini Tutan Su adında bir de şiir kitabı vardır. Uzun bir aradan sonra yayınladığı beşinci öykü kitabı Mesafenin Şiddeti ise geçtiğimiz günlerde raflarda yerini aldı.
Görünür Olmayanlar
Yalçın Tosun öykülerini belli imgeler üzerinden kuran, aile, çocukluk, iletişimsizlik gibi temaları işleyen ve tüm bunların yanı sıra edebiyatın biraz da görmezden geldiği eşcinsel bireyleri ve bu bireylerin aşklarını merkeze alan, oldukça başarılı ve geleceğe kalabilecek bir yazar.
Erkek bir yazar olarak yarattığı kadın karakterlerin sahiciliğini, itiraf etmeliyim ki çok az yazarda tecrübe etmişizdir. Hele ki LGBTİ bireyleri bu kadar sıklıkla işleyen başka bir yazar olduğunu hiç düşünmüyorum. Yalçın Tosun bir derdi olan ve tematik olarak çoğunlukla bunu ele alan yazarlardan.
Mesafenin Şiddeti de yukarıda bahsettiğimiz özellikleri ziyadesiyle taşıyan, on altı öyküden oluşan bir eser. Merkezinde yine bildiğimiz o Yalçın Tosun karakterlerinin olduğunu söyleyebiliriz. Ailesinin açtığı yaraları taşıyan çocuklar, emekli olmuş hayat kadınları, erkek Fatma’lar, bir türlü fark edilmeyen çingene kızlar, çocuksuz çorak Hacer’ler öykülerde ele alınan ve genelini yansıtan karakterlerden bazıları.
Mesafenin
Mekânı Aile
Aile, topluma yeni bir birey kazandıran fakat aynı zamanda toplum tarafından da manipüle edilen bir kurumdur. Klasik bir aile yapısında yetişen birey, toplumun tüm norm kalıplarını kazanacağı gibi, toplumun ortaklaştığı resmi ideolojiyi de içselleştirecektir. Bu ailenin elbette görünen yüzüdür. Bir de ailenin karanlık, muğlakta kalan ve konuşulmaktan imtina edilen bir tarafı var. Yalçın Tosun’un bu girift bölgeyi, genel çoğunluğu rahatsız edecek ölçüde ele aldığını söyleyebiliriz. Aile bir iletişim yeri olduğu kadar suskunluğun da mekânıdır. Belki de, görünür olsun olmasın, tüm şiddetlerin kaynağı bu mesafeden kaynaklanıyor ve ‘mesafenin şiddeti’ vücut buluyordur.
Kitabın ilk öyküsü olan Makas, ailenin yukarıda bahsettiğimiz özelliklerini de ele alan, iletişimsizliğin yarattığı şiddeti ve kırıklıkları anlatıyor. Öykü cümle cümle ilerleyen bir yapıya sahip. Henüz beş yaşındayken lunaparkta unutulan bir erkek çocuğunun cümleleri bunlar. Bu çocuk sünnetle birlikte bir travma yaşasa da, akabinde giydiği ablasının eteği ona kendisini çok mutlu hissettirir. Hatta sünnetin acısı geçer gider fakat o, eteği uzun süre giyer. Ablasını ‘Erkek Fatma’ diye gururla seven babası ona şüpheyle bakmaya başlar. Babasının bu ve benzeri tavırlarından dolayı, kendisini lunaparkta bilerek unutmuş olabileceklerini düşünür. Bu öykü karanlık bir yapı olarak aileyi ele alması bakımından oldukça değerli. Beş yaşındaki çocuğun etek giyerken mutlu olduğunu görüyoruz fakat cinsel yönelimine dair bir emare yok bu öyküde. Baba figürü klasik bir güç odağı olarak karşımızda ve yeri geliyor bir makasla oğlunun erkekliğini kamuya bildiriyor, yeri geliyor aynı makasla oğlunun tek mutluluk kaynağı olan eteği kesip paramparça ediyor. Fakat bu öyküde dikkat çeken unsur kadınların pozisyonlarıdır. Abla, iktidar figürü olan babanın gözüne ‘Erkek Fatma’ olarak girer örneğin. Babaanne karakteri ise torununu ‘yavrumun yavrusu yarısı yılan yavrusu’ diye severek başka bir kadın olan gelinine bakış açısını yansıtır.
Çok Mutsuz Ama Çok Neşeliydik, emekli bir hayat kadını olan Sevtap Abla’nın tamamına erememiş, hüzünlü aşk hikâyesi. Uzun yol şoförü olan sevgilisi evli olmasına evlidir fakat sık sık Sevtap’ı görmeye gelir. Birbirlerine kısa süre içerisinde delice âşık olmuşlardır. Şoför yine bir gün Sevtap’a gelirken inşaattan sesler duyar ve bakmaya gider. Burada tecavüz edilip öldürülmüş, üstü başı yırtık bir çocuk bulur. Hiçbir şey yapmadan dışarı çıkar fakat kasabalı olayı ondan bildiği için gece yarısı yaka paça alır götürürler. Sevtap Abla bu şoförü bir daha görmez.
Şoför çocuğu gerçekten orada mı bulmuştur yoksa olayın faili midir bilemiyoruz. Kasabalının olayı tartışmadan hüküm vermesi elbette başka bir ‘aile’ refleksidir.
Okuruna Güvenen Kurgu
Yalçın Tosun birçok öyküsünü tamamlamayı okuyucusuna bırakır. Kimi duyguları ipuçları vererek anlatırken, bazı olayları hiç ama hiç anlatmaz. Öykü elbette bitmiştir fakat okurun zihninde akmaya devam eder. Kendisini uzun zamandır takip eden bir okuru olarak bu yaklaşımının okuyucusuna olan güveninden kaynakladığını düşünüyorum. Edebiyatımızın usta isimlerinin sık sık belirttiği gibi, ‘insan yazmadığı şeylerle yazar olur’ yaklaşımını, Yalçın Tosun öykülerini nerede bitireceği ve karakterlerini ne kadar konuşturacağını bilerek ustalıkla sergilemekte.
Üç Çingene Kız da eser içerisinde dikkat çeken öykülerden. Üstelik Tosun’un öykülerindeki sınıfsallığa da oldukça iyi bir örnek oluşturuyor bu öykü. Metroya binen üç çingene kız, birbirlerini hiç tanımıyormuşçasına vagonun değişik yerlerine konumlanırlar. Bir tanesi ayakta durmayı tercih eder ve tıpkı ‘diğer’ insanlar gibi çantasından bir kitap çıkarıp okumaya başlar. Diğer kız güzel bir kadının yanına oturur ve onunla diyalog kurar. Sonuncu kızımız ise sürekli gülümser bir vaziyette, etrafına safça bakışlar yöneltir. Metroya biner binmez kendilerini ‘normal’ insanlar gibi hisseden bu üç kızın yegâne derdi görünür olmaktır. Bu yüzden gece yan yana uyumalarına rağmen vagonda göz göze dahi gelmemektedirler. Çünkü bir anlık bakışma birbirlerine kim oldukları gerçeğini acımasızca hatırlatacaktır. Biraz da bu yüzden vagondaki insanların gittikleri yönün tam tersine büyük bir hızla yol almaktadır üç çingene kız.
Yalçın Tosun, Mesafenin Şiddeti ile kendi öykücülüğünü oluşturma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Ailenin dehlizlerinde, söylenen söylenmeyen ve bir biçimde yara açan sözlerle, hikâyelere bir türlü konu olamayan eşcinsel aşklarıyla, tükenmek bilmeyen hüznü ve gönül kırıklıklarıyla, ince ince örmeye devam ediyor öykülerini.
Kitabın diğer öykülerini değerli okura bırakıyorum. ‘Ve neden cellatlarını bu kadar çok sevdiğini bütün insanların…’

Önceki ve Sonraki Yazılar
Sinan Tepe Arşivi