İbrahim Kaboğlu'dan İBB davası değerlendirmesi: Silivri'de adil yargılama yapılamaz

İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu, pazartesi görülmeye başlanacak İBB davasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Kaboğlu "Silivri'de adil yargılama yapılamaz" dedi

İbrahim Kaboğlu'dan İBB davası değerlendirmesi: Silivri'de adil yargılama yapılamaz

GAZETE PENCERE - İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu, CHP’nin cumhurbaşkanı adayı ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ile 401 sanığın yargılandığı İBB Davası'nın pazartesi günü Silivri’de görülmeye başlamasına ilişkin ANKA’ya konuştu. Kaboğlu, “Eğer siz bu şekilde bir ‘torba duruşma’ yaparsanız, birleştirilemeyecek dosyaları birleştirir, birlikte görülmesi gereken dosyaları ise ayrıştırırsanız ve kafanızda önceden var olan bir suç örgütü tasavvurunu bu tür bir kurgu ile kamuoyuna yansıtmak isterseniz, her hâlükârda orada bir izdiham ortaya çıkacaktır. Bu bakımdan ilk koşulum, tahliye kararı verilmesi, yani tutukluluk hâllerinin sona erdirilmesidir" dedi.

CHP’nin tutuklu Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında 2 bin 352 yıla kadar hapis cezası istemiyle açılan “İBB Davası” pazartesi günü Silivri’de bulunan Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu Kampüsü’nün karşısında bulunan 1 no’lu duruşma salonunda görülmeye başlayacak.

İstanbul Baro Başkanı İbrahim Özden Kaboğlu, ilk duruşma öncesi ANKA’ya konuştu. Kaboğlu, şunları kaydetti:

“30 Ekim 2024’te Ahmet Özer’le başladı ve 19 Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu ile devam etti. Yani yaklaşık 11 aydır tanık olunan uygulamaların çok büyük bir kısmı anayasa ve hukuk dışı uygulamalardır. Bu nedenle Silivri’deki hapishanelerin durumuna baktığımız zaman; Silivri’den İzmir Buca’ya, Afyon’a, Kandıra’ya, Çorlu’ya gönderilen belediye başkanlarının, belediye yöneticilerinin, belediyelerin üst düzey görevlilerinin, avukatların ve gazetecilerin durumuna baktığımızda bundan sonra ne olacağı konusunda kesin bir öngörü yapılması mümkün değildir. Hukuki belirsizliğin hâkim olacağı ve bu belirsizliğin de tahminde bulunmayı zorlaştırdığını söyleyebilirim.

Ancak şu açıdan yaklaşırsak; bugüne kadar yapılan işlemler ve eylemler, resmi açıdan savcılık ve hâkimlik işlemleri olarak değerlendirildiğinde, çok büyük ölçüde CMK, yani Ceza Muhakemesi Kanunu, Türk Ceza Kanunu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Anayasa'mızın amir hükümlerinin dışında cereyan etmiştir.

TÜRKİYE'YE ZARAR VERDİ

Bu süreç, yani hukuk dışı süreç, Türkiye’ye çok zarar vermiştir. Türkiye’ye diyorum; ancak tutuklu bulunan kişilerin özgürlüklerinden alıkonulmasının doğurduğu sakıncaları da göz ardı etmiyoruz. Bu açıdan bugüne kadar yaşananların, bundan sonra tanık olacağımız uygulamalar açısından ders çıkarılması gereken uygulamalar olması gerekir.

Çünkü hep vurguladığım üzere, kişiler soruşturmaya tabi tutulabilir, şüpheli olabilir, suça bulaşmış olabilir. Bu her birimiz için geçerlidir. Dağdaki çobandan cumhurbaşkanına kadar hiç kimse hukuk devletinde hukuktan bağışık değildir. Ancak usul kuralları, en az esasa ilişkin kurallar kadar önemlidir."

Kaboğlu, gözaltı işlemlerine de tepki gösterdi:

Bir kişi şüpheli ise onun için gerekli işlemler bellidir. Davet edilir; karakola davet edilir, savcılığa davet edilir, mahkemeye davet edilir, ilgili makama davet edilir. Oysa burada baktığımız zaman, az önce değindiğim üzere Ahmet Özer’den Ekrem İmamoğlu’na kadar, sonrasında da Beyoğlu Belediye Başkanı'na kadar uzanan süreçte hep fiili durumlarla karşı karşıya kalındığını görüyoruz. Yani resmi işlem yerine çağırma ya da davet yöntemi kullanılmamış; bunun yerine polis baskınlarıyla, kimi zaman evinde, kimi zaman iş yerinde, hatta yatak odasında gözaltı işlemleri yapılmıştır.

Sanki muhatap olan kişi elinde silah birilerini tarıyormuş ya da o şekilde yakalanmazsa birilerini tarayacakmış gibi bir yaklaşım sergilenmiştir. Bu şekilde yapılan tutuklamalar söz konusu olunca, haliyle bu ihlaller zinciri hapishanede de devam etmiştir.

NEDEN SİLİVRİ

Gerçekten bugün Murat Çalık’ın Buca’dan İstanbul’a getirilmesi, ya da Necati Özkan’ın Kandıra’dan İstanbul Silivri’ye nakledilmesi söz konusuysa, bu durum esasen olmaması gereken işlem ve tasarrufların yapılmış olmasından kaynaklanmaktadır.

Çünkü yine vurguladığım üzere, demek ki bu kişiler usul kurallarına aykırı olarak gözaltına alınmış, yakalanmış ve hapse konulmuşlardır. Peki o zaman şu soru sorulmalıdır: Acaba işin esasını örtmek için mi bu yapılmaktadır?

Eğer bir kişi kuşkuluysa, şüpheliyse, hukuk kurallarına ve usul kurallarına göre elbette hapse kadar gidebilecek bir süreç işletilebilir. Ancak neden bu ihlal zinciri yaşanmaktadır? Neden insanlara aşağılayıcı şekilde, özel yaşamlarını ihlal ederek, ailelerini ve çocuklarını tedirgin ederek, onlarda travma yaratacak biçimde işlem yapılmaktadır?

Bu durum hukukla açıklanamaz. O nedenle şu kuşku ortaya çıkmaktadır: Acaba yöneltilen suçlamalar hukuk dışı ve dayanıksız olduğu için mi usul kuralları ihlal edilerek bir tür usule ilişkin yaptırım uygulanmaya çalışılmaktadır? Bir başka ifadeyle yargısız infaz mı yapılmaktadır?

Bu soruların sorulması son derece doğaldır ve gereklidir.

ADİL YARGILANMA HAKKI İHLAL EDİLDİ

Şimdi ikinci aşamaya geliyoruz: mahpusluk. Hapishanede olanlar, bildiğiniz gibi, önceki gün Silivri’de son olarak ziyaret ettiğim kişiler de dahil olmak üzere, özgürlüklerinden alıkonulmuş durumdadır. Mahpus olmak, yani hükümlü ya da tutuklu olmak, kişinin bedeni özgürlüğünden alıkonulması anlamına gelir. Ancak bu durum diğer haklarının askıya alınması anlamına gelmez.

Mahpusların haberleşme hakları vardır. Aileleriyle iletişim kurma hakları vardır. Medyaya ulaşma hakları vardır. Ve en önemlisi de mahpusların sağlık hakkı vardır. Sağlık hakkı konusunda devletin yükümlülüğü çok daha ağırdır. Çünkü bu kişiler devletin egemenlik alanı içindedir. Ancak görüyoruz ki Silivri’de tecrit uygulamalarından hekime erişimin engellenmesine kadar uzanan çeşitli muameleler söz konusudur.

Bu durum göstermektedir ki yalnızca özgürlükten alıkonulma sırasında değil, hapishane sürecinde de usul ihlalleri yapılmaktadır. Bu ihlallerin duruşmaya, yargılamaya ve hatta yargılamanın sonuna kadar devam etmesi ihtimali vardır.

Bu açıdan benim beklentimden çok temennim, bir hukukçu ve bir hukuk kurumu sorumlusu olarak tavsiyem şudur: Hiç değilse bundan sonra adil yargılanma hakkının gereklerinin asgari ölçüde de olsa uygulanmasıdır. Çünkü bugüne kadar adil yargılanma hakkı ilkeleri sürekli ihlal edilerek bu noktaya gelinmiştir.

SİLİVRİ'DE ADİL YARGILAMA MÜMKÜN DEĞİL

Bu uygulamalar ne çağdaş ceza hukukunun yöntemidir ne de Türkiye Cumhuriyeti hukuk sisteminin yöntemleridir. O nedenle birinci koşul, bence tahliye edilmeleri; yani tutukluluk hâllerinin sona ermesidir.

İkinci koşul ise artık adil yargılanma hakkının gereklerine uygun olarak yargılanmalarıdır. Biliyoruz ki Silivri’de adil yargılanma mümkün değildir. Oradaki mahkemeler doğal yargıç ilkesine aykırıdır; sonradan kurulan mahkemelerdir. Ancak madem ki yargılama orada yapılmaktadır, hiç değilse adil yargılanma hakkının gereklerine uyulmalıdır.

Mahkemenin bağımsız ve tarafsız olması, sanıkların dinlenilme hakkının sağlanması, duruşmaların çelişmeli ve saydam bir biçimde yürütülmesi, makul süre kuralının uygulanması, savunma haklarına saygı gösterilmesi ve en önemlisi de bugüne kadar en çok ihlal edilen hak olan suçsuz sayılma hakkına saygı gösterilmesi gerekir.

İMAMOĞLU SUÇLU İLAN EDİLDİ

Zira bildiğimiz üzere Ekrem İmamoğlu örneğinde 19 Mart’ta başlayan süreç, daha baştan suçlu ilan etme yaklaşımı üzerine kurulmuştur. Oysa insanlar savaş durumunda olsalar dahi, Türkiye Cumhuriyeti savaş hâlinde bulunsa dahi, suçsuz sayılma hakkı geçerlidir. Yani kişiler, mahkeme tarafından kesin bir karar verilinceye kadar suçsuz sayılma hakkından yararlanırlar.

Bu nedenle biz hep şu hakları vurgularız: suçsuz sayılma hakkı, kişinin bedeninin korunması ve beden bütünlüğüne dokunulmazlığı, işkence ve eziyet görmeme hakkı, inanç ve kanaat ile düşünce özgürlüğünden mutlak olarak yararlanma hakkı ve ceza kanunlarının geçmişe yürütülememesi. Elbette yaşam hakkı da bunların başında gelir.

Bu beş hak, insan haklarının sert çekirdeğini oluşturur. Her zaman, her yerde ve herkes için geçerlidir. Bunu özellikle vurguluyorum; çünkü beklentimi sordunuz.

En azından bugüne kadar kırıp döktüklerimizi bundan sonra onarmak mümkün olmayabilir.

TORBA DURUŞMA

Eğer siz bu şekilde bir 'torba duruşma' yaparsanız, birleştirilemeyecek dosyaları birleştirir, birlikte görülmesi gereken dosyaları ise ayrıştırırsanız ve kafanızda önceden var olan bir suç örgütü tasavvurunu bu tür bir kurgu ile kamuoyuna yansıtmak isterseniz, her hâlükârda orada bir izdiham ortaya çıkacaktır. Bu bakımdan ilk koşulum, tahliye kararı verilmesi, yani tutukluluk hâllerinin sona erdirilmesidir.

İkinci önerim, birlikte bulunmaması gereken dosyaların ayrıştırılmasıdır.

Üçüncü önerim ise hiçbir somut dayanağı bulunmayan, yalnızca ‘duydum’, ‘görmüştüm’, ‘konuşuyorlardı’, ‘tanık oldum’ gibi genel ve soyut beyanlara dayalı olarak, sırf İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde görev yaptığı için şu ya da bu gerekçeyle gözaltına alınan kişilerin tahliye edilmesi ve dosyalarının kapatılmasıdır.

HABER: ZUHAL ÇİLOĞLU

Kaynak:ANKA

Öne Çıkanlar