İşte Necati Özkan'ın savunmasının tam metni
İBB Davası'nın 19. gününde Ekrem İmamoğlu’nun kampanya direktörü ve danışmanı Necati Özkan, savunma yaptı. İşte Özkan'ın savunmasının tam metni...
GAZETE PENCERE - İBB Davası'nın 19. gününde Ekrem İmamoğlu’nun kampanya direktörü ve danışmanı Necati Özkan konuştu.
Özkan'ın mahkemede yaptığı savunmanın tamamı şöyle:
"Sayın Başkan,
Sayın Heyet ve Sayın İddia Makamı,
Bir yılı aşkın bir süredir suçsuz, günahsız, delilsiz, ispatsız şekilde adaleti bekliyorum.
Tam 386 gündür, sabırla, metanetle ve hukuka olan saygımla kendimi savunabilmek için bugünü bekliyorum.
Tam 386 gündür, mesnetsiz iddialarla vatandaşlık haklarından mahrum edilmiş bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak aileme, işime, özgürlüğüme ve hayatıma yeniden kavuşabilmek için bugünü bekliyorum.
19 Mart 2025 sabahı başlayarak art arda gelen operasyonlarla İBB soruşturmalarına dahil edilen 826 kişiden 789 kişiyi tanımıyorum. İddianame kapsamında, aleyhlerinde dava açılmış olan 415 kişiden sadece 37 kişiyi tanıyorum. Diğerlerini hayatımda ne gördüm, ne tanıdım ne de herhangi bir iletişimim oldu.
Tanıdığım 37 kişiden 3’ünü gazeteci olduğu için, 5’ini seçilmiş siyasetçi olduğu için, 6’sını iş dünyasından dolayı, 23 kişiyi ise İBB’nin üst yönetiminde veya iletişim birimlerinde görev yaptıkları için tanırım.
Bu verilerin altını çiziyorum çünkü biraz sonra detayına gireceğim gibi, iddianame kapsamında üzerime atılı suçların vasıf ve mahiyetine ilişkin savunmamın temeliyle ilintili bu veriler.
İddianamede bana yönetilen 3 suçlama var:
Suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak,
Rüşvete aracılık etmek,
Kişisel verilerin kaydedilmesi, hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirmek.
Savunmama başlamadan önce benim İBB çalışanı olmadığımı, İBB bünyesinde herhangi bir yetkimin, sorumluluğumun, pozisyonumun, imza yetkimin bulunmadığını, İBB veya iştirak şirketlerine değil ama,
Sayın Ekrem İmamoğlu’na dışarıdan seçim kampanyası hizmeti verdiğimi belirtmek isterim. Bunu sadece benim durumumu net olarak anlamanız için söylüyorum. Yoksa, kamuya titizlikle, liyakatle, fedakarca hizmet etmiş olan İBB çalışanı veya yöneticisi onurlu insanlara ilişkin en ufak bir imam söz konusu olamaz.
Kollukta, Savcılıkta, Sulh Ceza Hakimliğinde verdiğim ifadelerde söylediğim gibi Sayın Ekrem İmamoğlu’nun 30 Mart 2014 Beylikdüzü, 31 Mart 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve tekrar eden 23 Haziran 2019 seçimlerini ve nihayet 31 Mart 2024 adaylık kampanyasını yönettiğimi, vermiş olduğum tüm bu hizmetleri de CHP Genel Merkezine veya CHP İstanbul İl Başkanlığına, sözleşme karşılığı fatura ettiğimi, şirketime yapılan tüm ödemelerin banka transferleriyle yapıldığını hatırlatmak isterim.
Sayın Başkan,
Bu davada 1+1 eylemden sorumlu tutuluyorum.
Tarafıma isnat edilmiş olan iddiaların mesnetsizliği, soyutluğu ve delilden yoksunluğuna geçmeden önce Sayın Mahkemenizin vereceği kararların tarihi olacağını, tüm milletin ve dost/düşman tüm dünyanın bu kararları beklediğini, umulan ve beklenenin, kararlarınızın adalet dağıtması yönünde olduğunu vurgulamak isterim.
Türkiye Cumhuriyeti yargı sisteminin önemli ve istisnai bir organı olan bu mahkemenin, binlerce sayfadan oluşan iddianameyi dikkatle okuyup, sanıkların savunmalarını ciddiyetle dinleyerek, meseleleri detaylarıyla anlayarak hüküm kurmasının, yüzüncü yılını geride bıraktığımız Cumhuriyet tarihimiz için olduğu kadar 86 milyon vatandaşımızın adalete olan inancı için de çok ama çok önemli olacağı aşikar.
Ancak, mahkeme kararları, tek başlarına adaletin tecelli etmesini sağlayamazlar. Tereciye tere satacak değilim. Ama hatırlatmak isterim ki…
Adalet, ancak gözaltından kesin hükme kadar geçen sürecin her aşamasında vicdanın ve hukukun hakim olmasıyla sağlanabilir.
Yetmez, toplumun büyük çoğunluğunun da soruşturma ve yargılama süreçlerinin adil biçimde geliştiğine ikna olması gerekir.
Adil soruşturma ve yargılama usullerine tam riayet, bir başka deyişle “usul adaleti” her davada gerçek ve nihai adaletin temel şartıdır. Hukukta “usul esastan önce gelir” derken, anlatılmak istenen tam da budur. Bu evrensel prensibin bizim yargı sistemimizde de esas alınması boşa değildir.
Ne yazık ki, geride bıraktığımız bir yıldan uzun süre boyunca, bu davada usul adaletinin gereği olan pek çok hayati ve olmadan olmaz şart yerine getirilmemiştir. Buna gerek bile duyulmamıştır.
Aksine biz sanıklara istikrarlı biçimde hukuk dışı ve ayrımcı pek çok muamele yapılmıştır. Sizlere bizzat muhatap olduğum 11 muameleyi örnekleyeceğim.
Örneğin 19 Mart 2025’ten aylar öncesinden itibaren sosyal medyada aleyhimde saldırı başlatıldı. Yaklaşmakta olan İBB davasında tutuklanacaklar listesinde olduğumu iddia eden trol saldırıları yapıldı. Bu kişiler aleyhinde yapmış olduğum 50’ye yakın suç duyurusunun tamamına İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından takipsizlik kararı verildi.
Örneğin 19 Mart 2025’te gözaltı kararına gerekçe gösterilen atılı suçların hiçbiri katalog suçlardan olmadığı halde, 6 Mart 2025’te, yani operasyondan yaklaşık 2 hafta önce İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın talebi üzerine dedelerimden miras kalan yüzlerce akrabamla ortak olduğum hisseli tarlalar dahil tüm varlıklarıma ve banka hesaplarıma el kondu.
Örneğin 6 Mart - 19 Mart 2025 arasında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına avukatlarımla bizzat giderek 3 ayrı dilekçeyle başvurdum. İfade vermek istedim. Ama talebime asla bir cevap alamadım. Onun yerine sabah baskınıyla medyatik bir biçimde gözaltına alındım.
Örneğin, sosyal medyada onlarca trol tarafından aylarca itibarıma saldırıldı. Yakında yapılacak İBB operasyonunda tutuklanıp Silivri zindanına gönderileceğim defalarca ilan edildi. Ama ben, iş toplantıları ve konferanslar için gittiğim Berlin, Riyad ve Londra’dan işim biter bitmez ülkeme döndüm. Buna rağmen yurt dışına kaçma şüphesi gerekçe gösterilerek tutuklandım.
Örneğin re’sen el koyma ve gözaltına alma kararlarında tarafıma isnat edilen suçlar, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak - yönetmek, üye olmak, rüşvet almak, ihaleye fesat karıştırmak, edimin ifasına fesat karıştırmak, irtikap ve nitelikli dolandırıcılık iken, tutuklama kararında suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmak ve rüşvet vermek olarak değiştirildi. Neden rüşvet vermek? Çünkü iddia makamı o sırada benim reklam ajansım olması nedeniyle birçok ihale almış olabileceğime inanıyordu.
Üstelik rüşvet suçu bakımından Eylem - 4'e dayanak alınan Adem Kameroğlu’nun iftirası daha ortada yokken. Yani peşinen tutuklandım, sonra gerekçe ihdas edildi.
İddianamede ise bir kez daha isnat değiştirildi. Bu kez rüşvet verme isnadı da gitti. Yerine rüşvet almaya aracılık etme isnadı geldi. Ayrıca kişisel verilerin kaydedilmesi (TCK m. 135) ve verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme (TCK m. 136) eklendi.
Esasa ilişkin savunmama geldiğimde de vurgulayacağım gibi tarafıma hiçbir aşamada bu konuyla ilgili de tek bir soru dahi sorulmadı.
Örneğin hem İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği’ne 23.03.2025 günü gönderdiği TUTUKLAMA talepli müzekkerede, hem de İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimliği’nin tutuklama kararında gerekçe olarak; benim “Murat Ongun’a bağlı hareket eden örgüt üyesi olduğum, Örgüt lideri Ekrem İmamoğlu, yönetici Murat Ongun ve diğer suç örgütü üyeleriyle gizli toplantılara iştirak ettiğim ve aynı zamanda bazı toplantılara Akmerkez’de bulunan ofisimde ev sahipliği yaptığım, tevdi raporunda belirtilen usulsüz ihale, hizmet alımı yaptığım; haksız olarak akladığım ve örgüte bu surette haksız kazanç sağladığım” ileri sürüldü.
İddianamede ise paraşütle dışarıdan getirilmiş “Hüseyin Gün’e bağlı olarak hareket eden özel vasıflı üye olduğum” isnadıyla suçlamalar bir kez daha değiştirildi.
Ama gizli toplantı, usulsüz ihale, hizmet alımı, sahte fatura gibi iddialarla ilgili hiçbir somut eylem veya isnat kalmadı.
İddianamede yer verilmeyen bu iddialar tutuklanmamı gerektirecek ağırlıktaysa neden bu iddiaların dava konusu yapılmadığını anlamak mümkün değil.
Örneğin aleyhimde verilen tutuklama ve tutukluluğun devamı kararlarında tarafıma isnat edilen suçların yasal unsurlarının oluştuğu ve kuvvetli suç şüphesinin varlığını ortaya koyan somut tek bir delil veya olgu bulunmadığı halde tam 386 gündür, bir istisna olması gereken tutukluluk hali cezalandırmaya dönüştürüldü. Her seferinde tahliye talebim reddedildi. Geçen hafta Sayın Heyetinizin bir kez daha yaptığı gibi.
Örneğin gizli kalması gereken soruşturma evrakının parçaları medyaya ve sosyal medya trollerine sızdırıldı. Vazgeçilmez vatandaşlık haklarım olan; lekelenmeme hakkı, masumiyet karinesi, şüpheden sanığın yararlanması, vatandaş itibarının korunması ve adil yargılanma hakkı gibi haklarım yok sayıldı. Dahası iş yerimin bulunduğu Akmerkez yönetiminden İCB’nin tutanakla temin ettiği ziyaretçi defteri kayıtları ve güvenlik kamerası görüntüleri sosyal medyaya ve medyaya servis edildi. Soruşturma makamı, medyada aleyhimde sürdürülen iftiraları önlemek için bırakın re’sen harekete geçmeyi, bu konudaki dilekçe ve şikayetlerimi görmezden geldi.
Örneğin, hakikatin ortaya çıkması ve soruşturma makamının iş yüküne yardım etmek için 08.07.2025, 21.08.2025, 05.09.2025 ve 22.09.2025 tarihlerinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı eliyle nöbetçi Sulh Ceza Hakimliklerine verdiğim 4 ayrı dilekçe ve 200’e yakın ekli delil ne tutukluluk incelemelerinde ne de iddianame hazırlığında dikkate alındı. Böylelikle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı sanık lehine olacak hiçbir dilekçe veya delile bakmadan iddianamesini hazırlayarak tarafsızlığını yitirmeyi göze aldı.
Örneğin, hiçbir haklı gerekçe gösterilmeden, önceden bilgi verilmeden, bir gece ansızın, tutuklu bulunduğum Marmara Kapalı Cezaevinden Kocaeli 2 No’lu F tipi Cezaevine nakledildim. Böylelikle 140 kilometrelik mesafeyle avukatımdan ve ailemden uzak bir şehre nakledilerek savunma hakkım kısıtlandı.
Ve nihayet, hilaf-ı hakikat gerekçelerle bir siyasi casusluk iftirası atıldı. Casusluk gibi, milli güvenliğimiz adına son derece ciddiye alınması gereken bir konu sulandırılarak, haftalarca ülke gündemine dahil edildi.
Peki bütün bu usulsüzlükler niçin yapıldı?
Bu sorunun cevabı kamuoyunun vicdanında çok nettir. Bu davanın hukuki olmadığı, tamamen siyasi amaçlar için kurgulandığı konusunda toplumda çok büyük bir fikir birliği oluşmuştur.
Birbirinden bağımsız kurumlar tarafından yapılan çok sayıda kamuoyu araştırması, ülkemizde yaşayan her 5 kişiden 4’ünün yargıya güvenmediğini, dahası her 5 kişiden 4’ünün suçsuz bir şekilde hapse atılma korkusu yaşadığını gösteriyor.
Tek tek sıraladığım ve doğrudan bana karşı yapılmış olan 11 ayrı usul hatası ve adaletsizlik ile, diğer sanıklara yapılmış olan benzeri uygulamalar, bu davanın siyasi amaçlarla ve hukuksuz olarak kurgulandığı duygusunu pekiştirmiştir.
Özetle, Sayın Mahkemenizin vereceği ara kararlar ve nihai hüküm öncesinde, yargının yürütme ile ilişkisine dair bazı tartışmaların kamuoyuna yansıdığını görüyoruz. Her şeye rağmen, Mahkemenizin adalet sağlayacağına dair beklentimizi diri tutmaya gayret ediyoruz.
Hiç şüphesiz, bu noktaya gelinmiş olmasının önemli nedenlerinden biri de, bir yılı aşkın bir süredir müesses medyanın tutumudur.
Bir yılı aşkın bir süredir medya organları, delilsiz ispatsız oldukları gün be gün ortaya çıkan iddiaları 7/24 hakikatmiş gibi yaymış, lekelenmeme haklarımızı hiçe saymış, gizli soruşturma usullerini ihlal edecek pek çok hukuksuzluğa imza atmışlardır.
Tüm bu hukuksuzluk ve keyfilik sürecinde, kendimi savunabilmek adına, sonuç alamayacağımı bile bile aleyhimde kara propaganda yürüten, hakikat ötesi yöntemlerle yalan ve iftira atan 100’den fazla kişi ve kuruma karşı suç duyurularında bulundum. Maddi ve manevi tazminat davaları açtım.
Sayın Başkan,
Ben hayat boyu yaptığım her işi tutkuyla yaptım. Ancak 19 Mart öncesinde ve sonrası itibariyle yaşananların hepimiz canlı tanığıyız. Başıma gelmeyen kalmadı.
Sanki bu ülkede demokrasi yokmuş; hukuk, adalet yokmuş gibi ana muhalefet partisine mensup siyasetçinin kampanyasını dışarıdan yönetmek devletin varlığına ve birliğine aykırıymış gibi akıl ve mantık dışı suçlamalarla karşı karşıya kaldım.
2014’ten beri hemen her yıl aleyhimde negatif kampanyalar yapılmasının, gazete köşelerinde, televizyon ekranlarında ve sosyal medya platformlarında bana aralıksız saldırılmasının ve nihayetinde bu davanın sanığı haline getirilmiş olmamın yegane nedeni, yaptığım işi hakkıyla yapmış olmam ve Sayın Ekrem İmamoğlu’nun 4 seçim kampanyasını yönetmemdir.
Sayın İmamoğlu’nun kampanyalarını profesyonelce ve dışarıdan yönettim. Çünkü bu ülkede demokrasi olduğuna inanıyorum ve bu ülkede demokrasinin geliştirilmesine destek olmak istedim. Yanlış mı yaptım?
Bu kampanyaları yönettim, çünkü, bu ülkede kampanya yönetmenin; muhalefet partisi adaylarına çalışmanın suç olmadığını biliyorum. TCK’nın hiçbir maddesinin siyasi danışmanlığı suç kabul etmediğini biliyorum. Yanlış mı biliyorum?
Yaptığım kampanyaların arka planlarını, stratejisinin, mesajının ve reklam filmleri ile afişlerinin hangi koşullarda nasıl ve hangi nedenle yapıldığını, bu ülkenin siyasetçileri, akademisyenleri ve gelecek kuşakları da öğrensinler diye kitaplar, makaleler yazdım, konferanslar verdim. Yanlış mı yaptım?
2004-2024 yılları içinde kendi ülkemde ve başka ülkelerde yaptığım ve yapmaktan gurur duyduğum seçim kampanyalarını yurtdışındaki en prestijli yarışmalara gönderdim ve bugüne kadar tam 101 prestijli uluslararası ödülü, ülkemize ve demokrasimize kazandırdım. Yanlış mı yaptım?
Ve nihayet, 2019 yılında yapılan 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinin profesyonel tarafını, kampanya süreçlerindeki gün be gün değişimleri, Sayın Binali Yıldırım’ın neden kaybedip, Sayın Ekrem İmamoğlu’nun nasıl kazandığını, siyasi, ekonomik, hukuki ve iletişim taraflarındaki tüm detaylarıyla birlikte “Kahramanın Yolcuğu” adlı 5. kitabımda yazdım ki; yararlanmak isteyen profesyonellere bir yol gösterici doküman olsun diye. Yanlış mı yaptım?
Sayın Başkan,
Kampanya yönetmek suç değildir. Demokrasilerde muhalefet partilerinin adaylarına profesyonel hizmet vermek suç değildir. Ben bir iletişimciyim. 42 yıldır hayatımı iletişim kampanyaları yaparak kazanıyorum. 42 yıldır yaptığım işi hakikatin iletişimi olarak tanımlıyorum.
Her kampanyada tek bir amacım olmuştur; hakikati tüm yalınlığıyla gösterebilmek. İster ticari bir ürün, ister bir parti, ister bir aday…
Benim yaptığım iş iletişim stratejisine karar vermek ve o stratejiden sapılmasına engel olmaktır.
42 yıldır, yaptığım her şeyi alenileştiriyorum. Sektörle ve gelecek kuşaklarla paylaşıyorum.
Winston Churchill, “Bir gün bu dünyada var olan insan yapımı her şeyin, binaların, sarayların, devasa yapıların, imparatorlukların ve devletlerin yıkılıp yok olacağını, ama yazının ve kitapların hep yaşayacağını” söyler. O yüzden yazıyorum.
Bu nedenle, yaptıklarımın ülkem ve devletim için yanlış olmadığına inanıyorum.
Ne yazık ki, devlet adına yetki kullananlar, yaptığım yegâne şeyin Sayın Ekrem İmamoğlu’nun seçim kampanyalarını dışarıdan profesyonelce yönetmek olduğunu bildikleri halde tutuklanmama ve tutukluluğumun devamına onay verdiler.
Ben işimi 42 yıl boyunca üstlendiğim her işte olduğu gibi hakkıyla yaptım ve demokrasimiz adına sonuç alınmasına yardım ettim. Bu yüzden de göze battım ve hedef seçildim.
Bir Japon atasözü “Göze batan çiviyi çekiçlerler.” der. Başıma gelenlerin yegâne nedeni budur. Yoksa beni özgürlüğümden mahrum edenler, kanunları çiğnemediğimi de iyi biliyorlar… Beytülmala elimin değmediğini de iyi biliyorlar.
Hedef seçildiğinizde, hele ki, kanıta dayalı soruşturma yerine, varsayıma dayalı soruşturmanın normal haline getirildiği bir süreçte, maalesef başınıza her şey gelebiliyor.
Meşhur vakadır…
Stalin’in gizli polis müdürü Beria, yardımcısından, gözüne kestirdiği bir Rus vatandaşını tutuklamasını ister. Yardımcısı adamın masum olduğunu, herhangi bir suçunun bulunmadığını söyleyecek olur.
Beria’nın cevabı Stalin rejiminin zihniyetini tarif eder:
“Sen bana adamı getir, ben ona bir suç bulurum.”
Başıma gelen budur.
Sayın Mahkeme Heyeti,
Sayın Heyetiniz, bugüne kadarki adaletsizlik algısını ortadan kaldırmaya muktedirdir.
Mahkemenizin tarafsız ve bağımsız olduğuna ve adil bir karar vereceğine inanmak isterim.
Müsaadenizle bundan sonra tarafıma isnat edilen suçlarla ilgili ithamlara cevap vereceğim.
Vicdanım rahat olarak ifade etmek isterim ki, Sayın Mahkemenize ve tüm kamuoyuna burada söyleyeceğim her şey hakikatin ta kendisidir. Basit, yalın ve çıplak hakikat!
Bu nedenle hakkımdaki mesnetsiz iddiaları ciddiye alarak her birine cevap vereceğim, hakikatleri anlatacağım.
İDDİA: SUÇ İŞLEMEK AMACIYLA KURULAN ÖRGÜTE ÜYE OLMAK (TCK Madde 220/2)
Konuşmamın ilk cümlesinde suçsuz, günahsız, delilsiz, ispatsız şekilde özgürlüğümden mahrum bırakıldığımı ve sanık haline getirildiğimi söylemiştim.
“Suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma” suçunun işlenebilmesi için önce ortada bir suç örgütünün olması lazım. Sonra da örgüt üyesi olduğu iddia edilen şahsın, örgüt ile organik bağının olduğunu ortaya koyan somut delillerin bulunması gerekir.
Oysa, gerek emniyette, gerek İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda, gerekse İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimliği’nde bana örgüte üye olma suçuyla ilgili tek bir soru sorulmadı, herhangi bir eylemimden bahsedilmedi.
Tutuklandıktan sonra avukatlarım getirdiğinde gördüm ki, İCB’nin tutuklanmama ilişkin sevk yazısında benim;
“Murat Ongun’a bağlı hareket eden örgüt üyesi şüphelisi” olduğum söylenmiş…
“Suç örgütü lideri Ekrem İmamoğlu, yöneticisi Murat Ongun ve diğer suç örgütü üyeleriyle gizli toplantılara iştirak ettiğim” ve dahası “Akmerkez’de bulunan ofisimde bazı toplantılara ev sahipliği yaptığım” iddia edilmiş…
Hatta “Usulsüz ihale hizmet alımı ve diğer yasadışı işlemlerin düzenlenmesini organize ettiğim”
ileri sürülerek tutuklanmam talep edilmiş.
Dayanak olarak da tam 20 yıldır işyerimin bulunduğu Akmerkez yönetiminden alınan ziyaretçi kayıt defterleri ve güvenlik kamerası görüntüleri gösterilmiş. Üstelik bu görüntüler ve toplantılara ilişkin tarafıma hiç soru sorulmadığı ve savunma yapma imkanı verilmediği halde.
Sulh Ceza Hakimliği’nin verdiği tutuklama kararının gerekçesinde, savcılık müzekkeresinde yazılanlar kopyala-yapıştır yöntemiyle tekrar edilmiş. Ayrıca benim “haksız olarak elde ettiğim kazancı, sahte fatura yöntemiyle akladığım ve örgüte bu suretle haksız kazanç sağladığım” MASAK raporu ve Vergi Denetim Kurulu ön raporu ve tanık beyanlarıyla bu bulguların desteklendiği belirtilmiş…
Başsavcılık makamı, Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği’ne müzekkere yazarken “bu sanık hakkında elimde MASAK raporu var. Vergi Denetim Kurulu ön raporu var, bu şahıs ihalelere fesat karıştırmış. Naylon fatura ile haksız kazanç elde etmiş ve haksız kazancı da aklamış” derse itibar edersiniz değil mi? Hele de operasyon öncesi bu nedenle tüm malvarlığınıza el koyulursa bu inancınız güçlenir. Öyle değil mi?
Oysaki ne o aşamada (23 Mart 2025’te) yazılmış bir MASAK raporu söz konusuydu, ne de Vergi Denetim Kurulu ön raporu. Olsaydı mevcut iddianame içinde veya eklerinde bulunabilirdi. Ben bulamadım. Avukatlarım da bulamadı.
Yani, Başsavcılığın tutuklama müzekkeresinde var olduğunu söylediği raporlar yoktu.
Peki ne vardı? Soruşturmanın daha en başındayken, Orhan Cevahiroğlu adlı sözüm ona tanık ifadesi vardı. Onun dışında tek bir delil, tek bir eylem dahi olmadan, somutlaşmış tek bir vakıa bile ortaya çıkmamışken aleyhimde “kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu” savıyla, açıkça haksız yere tutuklama kararı verildi.
Üstelik Orhan Cevahiroğlu’nun ifadesinde yer alan;
“Murat Ongun, Murat Kapki, Hüseyin Köksal, Necati Özkan isimli şahıslar haftada en az 2 gün Beylikdüzü MADO’da, haftada 2 gün de Hüseyin Köksal’ın tekstil firmasında bir araya gelirler, toplantılar yaparlar, ellerinde çantalarla çıkarlardı.” şeklindeki sözlerin, bizzat İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kolluk evrakında delil olarak eklediği 15 sayfa ve 503 gün ve saati içeren HTS kayıtlarıyla yalan ve iftira olduğu kesin olarak kanıtlanmışken... Bunu kolluk ifademde açık ve net olarak kayda geçirmişken...
503 gün ve saati içeren HTS kayıtları içinde benim sadece 1 kez kaydım varken… 23 Haziran 2019’da seçim sonucu belli olunca, gece 23:30’da seçim zaferi kutlamaya gelen yüz binlerce insanla birlikte seçim otobüsünde olmam nedeniyle kayıt verdiğim, ama Beylikdüzü Mado’da veya Hüseyin Köksal’ın tekstil firmasında hayat boyu asla bulunmadığım kanıtlanmışken…
Daha sonra göreceğiz, Sayın Başsavcılık tümüyle yalan ve iftira olan tanık Orhan Cevahiroğlu’nun bu ifadesini iddianamede tam 17 kez, eklerinde ise tam 32 kez itibar edilebilecek bir delilmiş gibi kullanmaktan uzak durmamış, çürük bir ifadeyi defalarca kullanarak tarafsızlığının olmadığını kesinlikle ortaya koymuştur. 4000 sayfalık iddianame böyle böyle mümkün olabilmiş.
Hayatımda hiç karşılaşmadığım, şeklini şemalini bilmediğim, profil olarak da pek çok şaibeli işe karışmış olduğunu sonradan öğrendiğim Orhan Cevahiroğlu adlı şahsın ifadesinin, alenen iftira olduğu daha soruşturmanın ilk evresinde ortaya çıktığı sabitken… Hayatımda hiç tanımadığım Murat Kapki, Hüseyin Köksal isimli kişilerle, hayatımda asla gitmediğim Beylikdüzü Mado ve Hüseyin Köksal’ın tekstil firmasında bulunduğumu iddia eden yalan ifadeyi 49 kez kullanan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı adaleti tesis etmek için mi ısrarla iddianame ve eklerinde önümüze koymaktadır sizce?
Yine dikkatinize sunmak isterim: Orhan Cevahiroğlu adlı şahsın bu cümleleri, Emre Erciş’in 20 Mart 2025 tarihli postunun da aynısı. Biz o sırada Vatan Emniyet’teyiz.
Kulağımda Beria’nın o sözleri …
“Sen bana adamı getir, ben ona suç bulurum!”
Sayın Heyet,
Değil herhangi bir suç örgütüne üye olmak, hayat boyu en ufak bir sabıka kaydı olmayan, trafik cezası bile almamış, devlete, millete, kanunlara ve kurallara sadık bir vatandaşım ben.
Fakir bir köylü çocuğu olarak başladığım hayatımda zorluklar içinde büyüdüm. 13 yaşımda Askeri Liseyi kazandım. 1981 yılında Kara Harp Okulu’ndan mezun olarak muvazzaf subay oldum.
1983 yılında 12 Eylül darbesini yapan darbeci generaller, ben dahil 1.300’ü genç subay olmak üzere 5.000 civarında askeri personeli yargı kararı olmadan ordudan attı. Amerikalı üst düzey siyasilerin “Our boys did it”, “Bizim çocuklar yaptı” diye sevinç çığlıkları atarak kutladığı darbeci generaller bizim gibi Atatürkçü, yurtsever subayları attılar, kapıları FETÖ’ye açtılar. Sonuç malum…
Yıllar sonra, 2012 yılında hukuk içinde alınan kararla itibarım iade edildi. Orduya kıdemli Albay rütbesiyle göreve davet edildim. Ancak aradan 30 yıla yakın zaman geçmişti. Göz bebeğimiz olarak kabul ettiğim TSK’nın düzenini bozmak yerine Kıdemli Albay rütbesiyle emekli olmayı tercih ettim. Bugün statüm kıdemli emekli albay statüsüdür.
Bana 30 yıllık kıdem tazminatı verildi, yeşil pasaport, beylik tabancası hakkı, orduevleri giriş hakkı tanındı.
Tekrar 1983’e dönelim. Darbeci generallerin haksız, hukuksuz, delilsiz, ispatsız şekilde beni ve binlerce genç subayı ordudan atmaları nedeniyle avukat olmak ve hukuku, demokrasiyi, insan haklarını savunmak istedim.
Bu maksatla girdiğim üniversite sınavında tek tercihim olan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandım ve 4 yıl okudum.
Ancak Hukuk Fakültesi’nde okurken reklam sektöründe çalışmaya başladım ve bu sektörde hayatımı kazanmaya karar verdim. Bu yüzden de ODTÜ İşletme bölümünde pazarlama MBA eğitimi aldım.
Tam 42 yıldır reklam sektöründe kendi adıma, kendi emeğim ve yeteneğimle çalışıyorum. Bu 42 yıllık süre içinde yüzlerce kuruluşun binlerce reklam kampanyasını yönettim. Mesleki hayatım boyunca kamu kurum ve kuruluşlarının da iletişim kampanyalarını yönettim.
2002-2016 yılları arasında AK Parti hükümetleri döneminde de Ulaştırma Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ekonomi Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Başbakanlık’a ve bağlı kuruluşlarına hizmet verdim.
Bu dönemde Halkbank’tan Kredi Garanti Fonu’na kadar Mersin Akdeniz Oyunları’ndan İzmir EXPO 2020’ye kadar hükümetin stratejik projelerine yurt içi ve yurt dışında hizmet verdim. 23 ülkede Türkiye’nin turistik tanıtımını yaptım. Başladığımızda 7.7 Milyon olan turist sayısı, bıraktığımda 40 Milyondu. Bu sonuca bizim de karınca kararınca katkımız oldu.
Ben hayatımın hiçbir döneminde fanatik olmadım. Profesyonel bir iletişimci olarak ülkeme ve devletime hizmet etmeyi görev ve onur kabul ettim. 1990’ların başından itibaren kurulan her hükümetle çalıştım. En uzun süre görevde kaldığı için, en çok ve en uzun da Ak Parti hükümetleriyle çalıştım. 2014’e kadar…
42 yıldır yüzlerce insanı çalıştırdım. Reklamcılık sektörünün ihtiyaçları doğrultusunda ve sektörün gelişmesine katkıda bulunmak için faydalı olacağına inandığım işleri üstlendim. Sektörümüz için rol model olmayı hedefledim.
Darbeci generallerin kararı ile haksız hukuksuz yere ordudan atılmış olmam sonucunda ülkemde daha ileri bir demokrasiye katkıda bulunmak amacıyla siyasi iletişime eğildim. O nedenle de siyasi iletişimle ilgilendim.
Ülkemde daha ileri bir demokrasi, daha güçlü bir ekonomi ve tarafsız ve bağımsız bir yargı düzeni ile hukukun üstünlüğü için mücadele eden siyasi parti ve adayların kampanyalarını üstlendim.
Mesleğim ve uzmanlığım gereği de siyasi danışmanlık sektörünün global sektör derneklerine üye oldum. 50’yi aşkın ülkede konferanslara katıldım, sunumlar yaptım. Rusya’dan Ukrayna’ya, Kazakistan’dan Kırgızistan’a, Meksika’dan Amerika’ya, Malezya’dan Kanada’ya kadar ülkelerin çeşitli üniversitelerinde ders ve seminerler verdim. Avrupa Siyasi Danışmanlar Derneği başkanlığını ve Dünya Siyasi Danışmanlar Derneği’nin başkan yardımcılığını yaptım.
Türkiye dışında 7 ülkede siyasi partilere ve adaylara siyasi iletişim danışmanlığı yaptım. Yerel ve ulusal seçim kampanyalarını yönettim.
Tek bir misyonla: Dünyanın bu bölgesinde demokrasiler güçlensin, hukukun üstünlüğü yükselsin diye.
Benim yaptığım işin dünyada iki ayrı tanımı var:
Political Consultant – yani Siyasi Danışman
Campaign Manager – yani Kampanya Direktörü
Bu iki pozisyonun ikisi de, profesyonel ve teknik pozisyondur. Siyasi veya idari pozisyon değildir. Erol Olçok ayrı bir vaka…
Tüm bunlardan sonra Sayın Ekrem İmamoğlu ile 2013 sonunda tanıştım ve onun 2014 Beylikdüzü seçim kampanyası dahil, tüm kampanyalarını yönettim.
Sayın Ekrem İmamoğlu benim amirim veya patronum değildir; müşterim bile değildir. Müşterim CHP’dir. Daha önce CHP ile yapmış olduğum tüm sözleşmeleri dosyaya sunmuştum.
Sayın İmamoğlu benim dostum ve yol arkadaşımdır. Daha müreffeh bir Türkiye ve daha güçlü bir demokrasi yolunda yol arkadaşı olmak, kendisiyle çalışmak ve seçim kampanyalarına destek vermek benim için bir onurdur.
Çünkü o seçim kampanyalarının sonuçları, bu ülke vatandaşlarının, bu ülkenin geleceğine inancını pekiştirmiş, devlete bağlılığına ve demokrasi umuduna büyük katkı sağlamıştır. Bu ülkede milli birliği ve beraberliği güçlendirmiştir.
Tüm bunlara rağmen aleyhimde tek bir tanık ifadesi olmadığı, benim başta Sayın Ekrem İmamoğlu olmak üzere İBB yetkilileriyle hiçbir hiyerarşik bağım olmadığı halde, tek bir delil dahi gösterilmeden “çıkar amaçlı suç örgütü üyesi” olduğum iddia edilebilmiştir. Hem de özel vasıflı üye! Ki, ben ortada bir örgütün varlığına hiç şahit olmadım.
Sayın Ekrem İmamoğlu’nun bir suç örgütü organizasyonu kurup yönettiğine dair hiçbir izlenim edinmedim, hiçbir kuşku duymadım. Aksine, bütün engellemelere, baskılara rağmen tamamen hukuk içerisinde, bütünüyle şeffaf ve olağanüstü başarılı, örnek bir Belediye Başkanlığı yürüttüğünü gördüm.
Kesinlikle böyle bir örgütün olmadığının aslında iddia edenler dahil olmak üzere herkes tarafından bilinmesine karşın, velev ki; ortada çıkar amaçlı bir suç örgütü varsa, ben de o örgütün özel vasıflı üyesiysem, Beylikdüzü Belediyesi, İBB ve iştirak şirketlerinin yüzlerce iletişim, etkinlik, açılış-kapanış-kutlama ihalelerine girip almış olmam gerekmez miydi?
Örgüt üyeliği iddiası için ortaya konan gülünç gerekçeler şunlardır:
Ekrem İmamoğlu’nun uzun yıllardır siyasi danışmanlığını yapmak
CHP’nin 4 Kasım 2023 tarihinde düzenlenen kurultayına katılmış olmak
Ekrem İmamoğlu’nun Beylikdüzü Belediye Başkanlığı döneminden beridir irtibat halinde olduğu, çok güvendiği ve aynı zamanda siyasi danışmanlığını yapmak nedeniyle örgütün akıl hocası konumunda olmak
Suç örgütünün illegal faaliyetlerinde çıkan aksaklıklar için çözüm yolu bulmuş, örgüt yöneticileri ve üyeleriyle Akmerkez’de bulunan ofisinde gizli toplantılar yapmış, yasadışı işlerin kimlere verileceğini organize etmiş olmak
Ekrem İmamoğlu’nun liderliğinde ve talimatlarıyla Kültür AŞ ve Medya AŞ yapılanması içerisinde Murat Ongun tarafından organize edilen, Necati Özkan tarafından planlanan suç örgütüne fon sağlamak amacıyla usulsüz ihaleler, doğrudan teminler, muvazaalı ecrimisil tahsilatları, muvazaalı sözleşmeler ile para tahsilatı eylemleri organize etmek
Dosyada hiçbirine ilişkin hiçbir somut eylem ve delil gösterilmemiş bu düzmece yorumların, kurmaca ve hakikat dışı iftiraların hangi birine cevap vereyim…
Bunca yalan ve iftira dolu beyanlara dayalı ispatsız, delilsiz iddianame yazılmaması gerekir.. Bu kadar mesnetsiz suçlamalar yapılmamalıdır.
Kulağımda Beria’nın sözleri…
“Sen bana adamı getir, ben ona suç bulurum.”
Sayın İddia Makamı profesyonel niteliği gereği devamlılık arz eden toplantı ve görüşmeleri bir örgütün varlığı için kanıt olabilirmiş gibi hüküm kuruyor. Kurmakla kalmıyor, örgüt üyeliği için yeterli ve muteber kanıtmış gibi gösteriyor.
Kamu hizmetinin daha iyi yapılması için gerekli olan ortak akıl toplantıları kapsamındaki görüşmeleri örgüt üyeliği çerçevesinde süreklilik arz eden fiillermiş gibi pozisyonluyor.
Toplantıları kamu hizmetinin yapılması için görevler gibi değil, suç emaresi gibi anlatıyor.
Dahası, sanki yasama organıymış gibi TCK’da olmayan yeni bir suç icat ederek, özel vasıflı üye statüsü ilan edebiliyor.
Dahası, iş hayatının ve kamusal görevlerin doğal bir gereği olan cep telefonu konuşmalarının sayıları ve süreleri ile ilgili istatistikleri delil gibi göstererek, örgüt üyeliğinin maddi kanıtı gibi sunuyor.
Bunlar ne örgüt üyeliği, ne suça iştirak, ne suça yardım için kanıt olarak kullanılamaz.
Tekrar söylüyorum;
Her şeyden önce tüm soruşturma dosyası ve ekler dahil binlerce sayfa kapsamında benim herhangi bir hiyerarşik yapıya dahil olduğumu, herhangi bir kişiden emir ya da talimat aldığımı gösteren bir tane bile somut delil yoktur. Kendi özgür irademi bilerek veya isteyerek bir kişi ya da yapının iradesine terk ettiğimi kanıtlar tek bir ifade yoktur.
Benim suç işleme kasıt ve iradesiyle hareket ettiğime delalet edecek somut bir delil veya tanık yoktur. Bulunamaz, çünkü, tüm bunlar hayatın olağan akışına ve realitesine terstir.
İfade ettiğim gibi; ben 42 yıldır sadece bu ülkenin en önemli reklam şirketlerinden birini yönetmiş bir iş adamı değilim. Aynı zamanda uluslararası düzeyde tanınmış, saygı duyulan, başarısı 101 uluslararası ödülle kanıtlanmış bir iletişimciyim.
Böylesine yanlış, anlamsız ve küçültücü bir pozisyona girer miyim?
Avrupa Siyasi Danışmanlar Derneği (EAPC) ve Uluslararası Siyasi Danışmanlar Derneği (IAPC) yöneticilik görevlerinde bulundum. Geçtiğimiz yıl 5 kıtadan meslektaşlarım tarafından Demokrasi Ödülü ve Demokrasi Madalyasıyla onurlandırıldım. Halen Uluslararası Siyasi Danışmanlar Değrneği’nde Başkan Yardımcısıyım ve derneğin yaşam boyu onur üyesiyim.
Hayatım boyunca sektör dernekleri dışında hiçbir örgüte, harekete veya partiye üye olmamışken 66 yaşında, neden var olduğu iddia edilen sözde bir suç örgütüne üye olayım?
Hakikatlere gelirsek…
Elbette ki 2014 yılından beri Sayın İmamoğlu’nun siyasi danışmanlığını yapıyorum. Seçim kampanyalarını yönetiyorum. Seçimden sonra Belediye’nin rutin iletişim işlerini bile ben yapmıyorum; Belediye kadroları yapıyor. Bunun neresi suç? 4 Seçim kampanyası, süreklilik arz eden örgütsel eylem mi kabul ediliyor?
Elbette ki 2023 CHP Kurultayına katıldım. Aslında 1990’lı yılların başından itibaren hemen her CHP kurultayına katıldım. Sayın Baykal’ın, Sayın Umut Oran’ın, Sayın Kılıçdaroğlu’nun ve Sayın Özgür Özel’in yanında… Bunun neresi suç? Başka partilerin kurultaylarına da mesleki ilgim nedeniyle katıldım.
Sayın İmamoğlu ile Beylikdüzü Belediye Başkanlığından beridir dostluğum var. Ben kendisine güvenirim, kendisi de bana. Bunun neresi suç? Böylesi bir dostluktan nasıl çıkar amaçlı örgüte akıl hocalığı çıkarabiliyorsunuz?
Suç örgütünün hangi illegal faaliyetinde çıkan, hangi aksaklık varmış da ben çözmüşüm? Bu konuda tek bir delil, tek bir tanık neden dosyaya ekleyemediniz? Çünkü bu hakikate aykırı bir kurmaca... Savcılık makamı somut eylem ve delil olmaksızın mücerret iddiada bulunamaz.
İddianameye göre, Buğra Gökçe, Murat Abbas, Murat Ongun ve Fatih Keleş müstakil olarak veya birlikte ziyarete gelmişler. Bunun neresi suç? Neresi gizli? Akmerkez’de bulunan ofisimde gizli toplantı yaptığım iddiasıyla asıl maksadın İlbaklarla olan ve tüm hayatımda bir kez yaptığımız 24 Aralık 2024 tarihindeki toplantı kastediliyor gerçekte…
Bu konuda tutuklu bulunduğum Kocaeli 2 No’lu F tipi cezaevinden (5 Eylül 2025 tarihinde) İCB’na 10 sayfalık bir dilekçe ve ekinde 28 delil içeren bir başvuru yapmıştım. O dilekçede ofisimin fotoğraflarını ekledim.
İlgili dilekçede toplantının neden yapıldığını delilleriyle açıkladım ve gizlilik iddialarını çürüttüm.
Murat İlbak’ın avukatı Mehmet Dedeoğlu’nun 28.05.2025 tarihli dosyadaki dilekçesinde; “Ekrem İmamoğlu döneminde İBB iştiraki Kültür AŞ’den alınan tek ihalenin 2021 tarihli olduğu, başka bir ihale ya da hizmet alımının söz konusu olmadığı, diğer ihalelere muvazaalı olarak yan teklif verilmesi suretiyle ihale kazanılması gibi durumlar olmadığı” belirtilmekte ve bu nedenlerle “TOPLANTININ GİZLİ TOPLANTI OLARAK NİTELENDİRİLEBİLMESİ VEYA GERİYE DÖNÜK OLARAK 2021 TARİHLİ KAMU İHALESİ İLE İLİŞKİLENDİRİLEBİLMESİ HUKUKEN VEYA FİİLEN MÜMKÜN DEĞİLDİR. BU BAĞLAMDA DA MÜVEKKİLE İSNAT EDİLEN SUÇ ‘İŞLENEMEZ SUÇ’ NİTELİĞİNDEDİR” denmektedir.
Nitekim Sayın Savcılık bu hakikati doğru ve haklı bulmuş olacak ki; İlbaklar sadece tahliye edilmedi, iddianameden de çıkarılarak, sanık olmaları dahi gündemde kalmadı.
Kültür AŞ ve Medya AŞ bünyesinde yapıldığı iddia edilen usulsüz ihaleler, doğrudan teminler, muvazaalı sözleşmeler, muvazaalı ecrimisil tahsilatlarının benim tarafımdan planlandığı iddiasıyla ilgili olarak da dosyada tek bir delil, tek bir emare, tek bir tanık ya da sanık ifadesi olmadığı gibi, İBB’nin bu iştirakleri ile ilgili hiçbir ilgim, ilişkim veya temasım da söz konusu olmamıştır.
Dahası, Medya AŞ’nin yerini, adresini bilmem, Kültür AŞ’ye ise hayatımda sadece bir kere tebrik ziyaretine gitmişliğim vardır.
Sayın Mahkeme Heyetinin dikkatine önemle sunmak isterim ki; ne Beylikdüzü Belediyesinin ne İBB’nin ne iştirak şirketlerinin ihalelerine herhangi bir şirketimin katılmışlığı veya teklif vermişliği vakidir. 42 yıllık şirket, devlet kurumlarından alınmış iş bitirme belgelerimiz, tecrübeli ve yetenekli kadrolarımız olduğu halde…
Öyle olduğu içindir ki; BDDK raporunda bu durum “Öykü Reklam (Necati Özkan) grubu ile İBB grubu arasında hesap hareketlerine rastlanılmamıştır.” denmektedir.
Keza, MASAK raporunda da ne benden veya şirketlerimden İBB veya iştiraklerine, ne de onlardan bana veya şirketlerime tek bir kuruşluk hesap hareketi bulunabilmiştir. Keza ne Ekrem İmamoğlu veya bu davada yargılanmakta olan kimseden bana veya şirketlerime ne de tersi tek kuruş aktarıldığını gösteren herhangi bir delil vardır.
Eğer ortada çıkar amaçlı bir suç örgütü varsa ve eğer ben de bu suç örgütüne üye olup özgür irademi örgüt talimatlarına terk etmiş isem; bunu gösteren sıralı eylemler ve bunların kanıtlarının dosyada bulunması gerekmez miydi? Eylem 4’teki yalan ve düzmece para akışları iddiasına birazdan cevap vereceğim.
Ama tüm dosya içeriği, benim aleyhime isnat edilen örgüt üyeliği suçlamasını kanıtsız, ispatsız, delilsiz hale getiriyor. Hele ki, Hüseyin Gün’e bağlı “özel vasfa haiz örgüt üyesi” olma konumu tümden afaki, gayri hukuki, gayri ahlaki ve gayri hakiki bir iddiaya dönüşüyor.
Zira, Ekrem İmamoğlu ile hayattaki tek irtibatı 7-8 dakikalık bir tebrik ziyareti ve fotoğraf çektirmekten ibaret olan bir şahsın sözüm ona örgüt yöneticisi olabilmesi hakikate ve hayatın olağan akışına ne kadar aykırı ise, benim böyle bir şahsa bağlı “özel vasfa haiz örgüt üyesi” olabilmem de o kadar hakikate ve hayatın olağan akışına aykırıdır.
Hüseyin Gün kim ki bana talimat versin! Hangi donanımla? Hangi yetkiyle? Hangi zaman?
Bu haliyle bana yöneltilmiş olan örgüt üyeliği suçlaması sadece şahsi ceza sorumluluğu ilkesine aykırı değildir, aynı zamanda kanunilik ilkesi ile de bağdaşmamaktadır.
İDDİA: RÜŞVET VERME (TCK Madde 252/1) / EYLEM 4
Sayın Başkan,
Sayın Mahkeme Heyeti,
Tarafıma 23 Mart 2019’da isnat edilen ikinci suç, İCB’nin tutuklama müzekkeresinde (TCK m.252/1) iken, yani rüşvet verme suçu iken, iddianamede bir kez daha değiştirilerek TCK m.252/2-5 kapsamına alınmış ve rüşvetin teminine aracılık etme suçuna dönüştürüldü.
Eylem 4 kapsamında isnat edilen bu suç da kollukta, İCB’nda veya 5. Sulh Ceza Hakimliği’nde tarafıma sorulmadı.
İCB’nin tutuklama müzekkeresinde rüşvet verme (TCK 252/1) suçuna yer verilmiş olsa da, bu suçu nasıl işlediğim, hangi amaçla ve kime rüşvet verdiğim gibi konuları kapsayan herhangi bir soru sorulmadı.
Zira, sorgulama süreci ilerledikçe benim İBB’den, iştiraklerinden veya Beylikdüzü Belediyesi’nden ihale almadığım anlaşıldığı gibi, bu kurumlarla parasal işlemlerimin olmadığı da ortaya çıktı.
Tutuklanmamın üzerinden 4 hafta geçtikten sonra soruşturmaya dahil edilen Adem Kameroğlu verdiği ilk ifadeden sonra hürriyetinden yoksun kalma, işini, şirketini, varlıklarını ve ailesinin güvenliğini kaybetme riski altında olduğu gerçeğiyle karşılaşınca etkin pişmanlıktan yararlanmaya karar veriyor. O aşamadan itibaren yalan ve iftiraya başvuruyor.
Tutuklu olduğum Kocaeli 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde Haziran ayında Yeni Şafak gazetesi haberinden Adem Kameroğlu’nun operasyona dahil edildiğini ve etkin pişmanlıktan yararlandığını okudum. Benimle ilgili iftiralar içeren beyanlar verdiğini öğrendiğimde, avukatlarıma konuyla ilgili hakikatleri anlattım ve 8 Temmuz 2025 tarihinde İCB’na ilk dilekçemi gönderdim.
Ardından 21 Ağustos 2025 tarihinde bir araya getirilmesini sağlayabildiğim 62 delili de ekleyerek ikinci ve ayrıntılı dilekçemi İCB’na gönderdim.
O tarihe kadar benden konuyla ilgili herhangi bir ifade alınmamıştı.
Dosya içeriğinde mevcut bulunan 21 Ağustos 2025 tarihli dilekçemde izah ettiğim gibi, ben ve şirketim, ekonomi dünyasının diğer alanlarında olduğundan daha yoğun biçimde inşaat sektöründe faaliyet gösteren onlarca şirketin onlarca konut projesinin tanıtımını yapmıştık.
Tanıtımını yapmış olduğum projelerin bir kısmında, aynı zamanda yatırımcı oldum. İndirimli fiyatla, peşin ve topraktan girme prensibiyle gayrimenkul yatırımları yaptım. Projeler tamamlanır tamamlanmaz da tümünü sattım. Elde ettiğim geliri her seferinde maliyeye bildirdim ve vergilerimi eksiksiz ödedim.
İlgili dilekçemde tüm bunların delillerini sundum. Aynı zamanda 2005 - 2015 yılları arasında Kameroğlu İnşaat başta olmak üzere İstanbul 3. Bölgede tanıtım kampanyalarını üstlendiğim 20’den fazla gayrimenkul projesi ile ilgili belgeleri de ibraz ettim.
İddianamede isnat edilenin tersine, Kameroğlu İnşaat 2005 yılından beri çalıştığım eski bir müşterimdir. 2017 yılında yeni projesi olan MetroHome projesi için benimle temasa geçtiler. 1700 konut ve 125 dükkândan oluşan bu büyük projenin reklam kampanyası için teklif vermemizi talep ettiler.
Bizzat Adem Kameroğlu’nun kendisine yüzlerce milyon dolarlık satış hedefi olan bu devasa projenin zamanında bitirilebilmesi, banka kredisine ihtiyaç duymadan kendi finansmanını yaratabilmesi için agresif bir kampanyaya ve üç yıllık bir bütçeye ihtiyaç olduğunu içeren strateji sunumunu satış ofisinde yaptım.
Adem Kameroğlu, bir yandan benim sunduğum stratejiyi kendi içlerinde tartışacaklarını ifade etti. Diğer yandan da satış ofisinde hazırlanmış olan örnek daireleri bana gezdirerek, beni de bu projeye yatırım yapmaya davet etti. Zaten büyük bütçeli bir kampanya yapacaktık, neden bir kısmını yatırım için kullanmayayım diye düşündüm. Bana resmi tekliflerini, resmi fiyat listelerini 18.04.2017’de gönderdikleri ön bilgilendirme formu ile yaptılar. Üzerinde pazarlık yaptık ve nihayet, proje inşaatının henüz başladığı o tarihte gayet makul görünen fiyat listesi üzerinden %22,5 peşin ödeme indirimi teklif edince ben de kabul ettim. Tam bir kazan/kazan olacaktı.
Kanada’da yaşayan aile dostlarımız Ayşe Hitchins ve eşi de uzun yıllardır bizden küçük bütçeli bir ev bulmamızı istiyorlardı. Onları da ikna ettim ve aynı indirimden yararlanmalarını sağladım.
Adem Kameroğlu’nun talebiyle, henüz inşaatların başlangıcında mali açıdan uygun olduğu için de nakit ve elden 2 milyon liralık ödemeyi yine bizzat kendisine yaptım.
Ancak satışı yapıp parayı aldıktan sonra Adem Kameroğlu’nun tavırları değişti. Kampanya kararını erteledikçe erteledi. Sonunda da bizimle çalışamayacağını söyledi, çünkü, biz başka ajansların teklifinden 3 kat fazla bir bütçe önermişiz; dediğine göre.
Tabii bütün sözleşme süreçleri,
Gayrimenkul satış vaadi,
Peşin ödeme belgesi olan ön ödemeli satış sözleşmesi,
Yapı Ruhsatı,
Mimari proje,
Mahal projesi,
Teknik şartname,
Müzakere ve inceleme tutanağı gibi tüm evraklar, ödemeyi yaptığım 20.04.2017 tarihinde düzenlendi; imzalandı ve tarafıma teslim edildi.
Ben, Adem Kameroğlu’nun sözünde durmamış olması ve benim iyi niyetimden yararlanarak bana satış yapmış olmasının yarattığı güvensizlik duygusuyla nakit ödediğim rakamın banka makbuzuna dönüştürülmesini istedim. Bunu yapmasını istememin nedeni şirket hesabına resmi olarak para yatmazsa, olası bir uyuşmazlıkta paranın ödenmediğini iddia etmesinin önüne geçmekti.
Defalarca söz verdi, erteledi. Bu durum aramızda ciddi husumete dönüştü.
Nihayet 14 - 15 ay sonra, 29.06.2018 tarihinde kendi bankasında buluşmaya ve bizzat kendisinin nakit getireceği tutarı şirketinin hesabına yatırmaya karar verdik. Ancak yine sözünü tutmadı, banka şubesine bizzat kendisi gelmediği gibi nakit tutarı da göndermedi.
O sabah kendisini iki defa aradım, mazeretler sıraladı ve bir şirket elemanının bankada beni beklediğini, işlemi onunla yapacağımızı bildirdi. O gün “Ha bu da bana ders olsun” dedim kendime. “Bir daha kimseye güvenme!”
Eylem 4 ile ilgili hakikat budur! Haziran ayında gazetede Adem Kameroğlu ile ilgili haberi okuduktan hemen sonra Temmuz ve Ağustos ayında verdiğim dilekçelerde tüm hakikati anlattım ve onlarca belgeyle de anlattıklarımı kanıtladım.
Lakin Adem Kameroğlu verdiği her yeni ifadede yeni yalanlar söylemek, bir önceki ifadesinde verdiği ayrıntıları sürekli değiştirmek zorunda kaldı. Yalan söylemek kolaydır, ama, sürdürmek imkansızdır.
Örneğin; verdiği etkin pişmanlık ifadesinde “Ben 15.04.2025 günü ifademi vermiştim ama gerçekleri söylemedim. İşin ciddiyetini de bilmiyordum” diyebiliyor.
Örneğin; yine etkinlik pişmanlık ifadesinde “Ben o döneme kadar Necati Özkan’ı tanımıyordum, ismen biliyordum” diyebiliyor. İşine gelmediği için 12 yıllık tanışıklığımızı, 3 yılı aşkın bir süre boyunca Pelikan Hill malikane ve residence projelerinin baştan sona satış kampanyalarını yaptığımızı saklama gereği duyuyor.
24.09.2025 tarihinde Başsavcılıkta verdiği nihai ifadesinde ise “Kameroğlu inşaatı uzun süre büyük ağabeyim Hüsamettin Kameroğlu yürüttü. Necati Özkan’ın firması ile Kameroğlu İnşaat arasında imzalanmış olan medya hizmet sözleşmesi var ise benim nezaretimde değil ağabeyim tarafından süreç yürütülmüştür”, diyebiliyor.
Ancak benim 2 malikane satışı için kendisini Akbacakoğlu ailesiyle tanıştırdığımı unutma ihtiyacı duyuyor.
Örneğin; etkin pişmanlık ifadesinde “MetroHome’un iskanını alabilmek için Tuncay Yılmaz 4 daire karşılığında iskân alabileceğimi söyledi ve bana Necati Özkan isimli şahsı yönlendirdi” derken o tarihte benim Tuncay Yılmaz ile tanışmadığımı bilmeden iftira ediyor.
Örneğin; etkin pişmanlık ifadesinde “Bu dairelerin devri için şirket hesabımıza toplamda 2 milyon lira para göstermelik olarak yatırıldı. Bu para daha sonra tarafımızca Necati Özkan’a iade edilmiştir” derken, benim dilekçelerim sonrasında savcılık ifadesinde, aradan 7 yıl geçmiş olması nedeniyle bir anlam karmaşası olduğunu, “daireler karşılığı 2 milyon liranın şirket hesabından çekilerek aynı gün aynı saatte çalışanım olan Aydın Şahin tarafından Necati Özkan’a ait daire bedeli olarak geri yatırıldığını” ifade ediyor ve benim en baştan beri söylediğim hakikate nihayet gelebiliyor.
Örneğin; etkin pişmanlık ifadesinde “İnşaatım da bitmek üzereydi ve iskan başvurusu aşamasındaydı, o yüzden 4 daire verdim” derken alenen bir başka yalan söylüyor. Zira inşaat 2017’de değil tam 4 yıl sonra Ekim 2021’de tamamlandı. İskân ruhsatı ise Mayıs 2023’te alındı.
Örneğin; Cumhuriyet Başsavcılığı’nda verdiği ifadede “Necati Özkan ile 20.04.2017’de bahse konu 4 adet dairenin satımına ilişkin taşınmaz satış vaadi imzaladık. Buna ilişkin belgeleri bugün avukatlarım aracılığıyla emniyet birimlerine teslim ettik.” dedikten sonra “Necati Özkan’ın ifadesinin ekinde sunmuş olduğu ve savcılığınızca şu an huzurda bana göstermiş olduğunuz toplamda 4 adet daireye ilişkin ödeme taahhütnamelerindeki imzalar tarafıma ait değildir.” diyor.
Dahası “Şu anda Necati Özkan’ın sunmuş olduğu ve sanki tarafıma 2017 yılında ödeme yapılmış gibi gösterilen, ŞİRKET KAŞESİ BASILARAK ÜZERİNE ATILMIŞ OLAN İMZA TARAFIMA AİT OLMADIĞI GİBİ TAMAMEN BAMBAŞKA VE GERÇEĞE AYKIRI ŞEKİLDE İMZALANMIŞ OLAN BELGELERDİR” diyerek ekliyor:
“NECATİ ÖZKAN TARAFINDAN SUNULMUŞ OLAN VE BANA GÖSTERİLEN BELGELERİN BİR KISMI GERÇEĞİ YANSITMAMAKTADIR, İMZALAR BANA AİT DEĞİLDİR. ŞİRKETİMDE HİÇBİR ZAMAN BİR BAŞKASINA İMZA YETKİSİ VEYA GENEL SATIŞ VEKALETNAMESİ DAHİ VERMEDİĞİM İÇİN ŞİRKETİM ADINA BAŞKA BİR YETKİLİNİN İMZA ATMASI DAHİ SÖZ KONUSU DEĞİLDİR.”
Oysaki 20.04.2017 tarihli ön ödeme sözleşmesi dahil gayrimenkul satışı ile ilgili tüm evrakların altında tek bir imza vardır. İmzalar Kameroğlu inşaatın o tarihteki genel müdürü Veysel Erçevik’e aittir.
İnsan hangi korkuyla bu kadar kısa sürede ortaya çıkacak bir yalana başvurur ki?
Adem Kameroğlu’na ait imza, bu satın alma işleminden tam 4,5 yıl sonra, pandemi yüzünden evimi de satıp yeni bir ev satın almaya karar verdiğimde nakit paraya ihtiyaç duyduğum için kendi şirketlerime devretmeye karar verdiğimde, 2021 yılı ortasındaki satış vaadi sözleşmesinin devri sözleşmesinde vardır.
Zira o tarihte Kameroğlu İnşaat genel müdürü Veysel Erçevik görevinden ayrılmıştı.
Sayın Başkan,
Belgeler yalan söylemez. Dosyaya sunduğum tüm belgeler Eylem 4 ile ilgili hakikati ortaya koyuyor.
Adem Kameroğlu, inşaat projesini 2,5 yıl geciktirmekle kalmayıp ayıplı mal teslim ederek beni ve binlerce insanı mağdur etti ve aldattı, muteber olmayan bir iş insanı olduğunu gösterdi.
Bu dava kapsamında üst üste verdiği ve her seferinde kendini yalanlayan ifadelerle de malını, mülkünü, şirketini ve ailesini koruyabilmek için utanmadan iftiralara başvurdu.
Hal böyle iken, Sayın Cumhuriyet Başsavcılığı bu şahsın gerçek dışı ifadesini esas alarak yanlı davranmış, benim sunduğum tüm dilekçe ve delilleri yok saymıştır.
O imza sana ait değilse kime aittir diye sormayı bile gereksiz görmüştür.
Hakikat basittir. Hakikat yalındır.
Yine aklımda o Rus’un uğursuz sözü:
“Sen bana adamı getir, ben ona suç bulurum!”
İDDİA: KİŞİSEL VERİLERİN KAYDEDİLMESİ (TCK Madde 135/1) VE HUKUKA AYKIRI OLARAK VERME VEYA ELE GEÇİRME (TCK Madde 136/1) – EYLEM 13
Sayın Başkan,
Sayın Mahkeme Heyeti,
İddianamenin 192. Sayfası ile 261. Sayfaları arasında tam 69 sayfa boyunca tarif edilen EYLEM-13 kapsamında “Kişisel verileri başkasına verme, yayma veya ele geçirme” suçuna iştirak ile de suçlanıyorum.
Peki hangi yolla?
“İstanbul Senin” adlı, İBB’nin geliştirdiği ve Kasım 2021’de lanse ettiği süper app ile…
Aynen örgüt üyeliği isnadında olduğu gibi, bu isnat ile ilgili olarak da soruşturmanın hiçbir aşamasında tarafıma soru sorulmamış olduğunu kayıtlara geçirmek isterim.
Sayın Başsavcılık iddianamenin 258. Sayfasında “Ekrem İmamoğlu’nun talimatıyla özel vasfa haiz örgüt üyeleri Necati Özkan, Melih Geçek ve örgüt yöneticisi Hüseyin Gün birlikte çalışma yürütmüştür.” şeklinde hiçbir kanıta, emareye, ifadeye ve hakikate dayanmayan bir değerlendirme yapıyor ve ardından şöyle bir hüküm kuruyor:
“Ekrem İmamoğlu’nun talimatıyla; Murat Ongun tarafından planlanan, teknik detayları örgüt yöneticisi Hüseyin Gün tarafından hazırlanan ve örgüt üyesi İsmet Koyun tarafından hayata geçirilen, örgüt içindeki tüm koordinasyonun şüpheliler Necati Özkan ve Melih Geçek’in yaptığı “İstanbul Senin” uygulaması ile kişisel verilerin işlenip örgütsel amaç için toplumu manipüle etmeye çalıştıkları ve elde ettikleri kişisel verileri yurtdışına sızdırdıkları anlaşılmıştır.”
Aman Yarabbim...
Hem değerlendirme cümlesi hem de hüküm hakikate o kadar aykırı ki… Aynı cümle içinde birbirini hiç tanımayan, hayatta bir araya gelmemiş, temas etmemiş insanları o denli mesnetsiz şekilde birlikte anıyor ki… İnsan, bir iddianame nasıl bu kadar temelsiz ve bu kadar çürük hazırlanabilir şaşıyor!
Bu eylem kapsamında:
2019 yılında Ekrem İmamoğlu’nun 31 Mart seçimlerini yönetirken, dışarıdan hizmet veren bir iletişim profesyoneli olarak benim yaptığım yegane şey “İstanbul Senin” adlı bir reklam filmi çekmekten ibarettir.
Şubat 2019’da yayınlanmış olan 1 dakikalık bu video klibin ana fikri demokratik katılım vaadiydi. Sonradan mobil aplikasyon ismine ilham kaynağı olarak İBB yönetimince tercih edilen bu reklam filmini çekmek kanunen ve ahlaken suç ya da yanlış değildir. Olsa olsa işini layıkıyla yapmaktır.
Aklımda yine Beria’nın sözleri:
“Sen bana adamı getir, ben ona suç bulurum”
Çok büyük çoğunluğunu hayatta tanımadığım insanlarla birlikte işlemekle itham edildiğim, İstanbul Senin reklam filminden 2-3 yıl sonra hazırlandığı anlaşılan “İstanbul Senin” uygulamasının ne yazılımını ne çalışma metodunu ne de güvenlik yapısını bilirim ya da anlarım.
Ne tür verilere sahiptir, veriyi nereden toplar, nerede saklar anlamam. Teknoloji alanındaki kapasitem, bu konuları anlamaktan oldukça uzaktır.
Dahası, diğer yüzlerce İBB hizmeti veya projesinde olduğu gibi “İstanbul Senin” projesi veya içindeki uygulamalarla ilgili alınmış karar ve uygulamaların hiçbir aşamasında bulunmadım.
İdari ya da teknolojik alanlarda hiçbir yetkim, yönlendirmem ya da talebim söz konusu değildir, olmaz, olamaz. İşim değil, alanım değil.
Kamu yönetiminin nasıl işlediğini bilenler bu gibi işlerin hariçten gazel okunarak yapılamayacağını iyi bilirler.
Zaten soruşturma evrakında, iddianame ve eklerinde, benim bu konularla ilgili herhangi bir inisiyatifimin olduğunu gösteren belge, delil veya ifade de yoktur.
Eylem - 13 kapsamında adı geçen İBB Hanem uygulamasını ilk kez tutuklu olduğum Kandıra 2 Nolu F Tipi Cezaevinde yine Yeni Şafak gazete haberinde öğrendim. Gerçekte, İBB Hanem diye bir uygulamanın olmadığını, İBB içerisinde web sitesi ve yazılım yapan birimin daire başkanının bile “Bu uygulama hayata geçmedi” dediğini de burada yapılan savunmalar esnasında sizlerle birlikte öğrendim.
İddianamede söylenen veri sızıntısı olmuş mudur olmamış mıdır bilmem, bilemem.
Başsavcılık, iddianamenin 237. sayfasında bulunan ve İsmet Koyun tarafından gönderilmiş olan bir e-mailin CC’sine beni eklemiş olmasını tek kanıt olarak eklemiş. Ki ilgili e-mail benim İstanbul Senin projesinin yazılımıyla ilgimin olmadığını, iletişimi ile ilgili story-öykü tarafı için yardım talep edildiğini kanıtlıyor.
O konuda bir iş yapmışlığım da yok! Bu işi yapan benim ajansım değildir, başka bir ajanstır.
İCB’nin bu eylemle ilgili sorumluluğum olduğunu kanıtlayan hiçbir illiyet bağı olmadan beni dahil ediyor olmasının amacı olsa olsa, benimle ilgili birden fazla eylemi iddianameye ekleyebilme çabası olsa gerektir.
Zira 68 sayfa boyunca ifadesine başvurulmuş kişiler şöyle söylüyor:
Naim Erol Özgüner 239. sayfada: “Melih Geçek’ten duymam sebebiyle programın ilk sürecindeki reklam işlerini Necati Özkan yürütüyordu”
241. sayfada İsmet Koyun: “Biz ilk uygulamayı kurduktan sonrasında programı tanıtma aşamasında hatırladığım kadarıyla 2022 yılı gibi Necati Özkan ile tanıştık. Necati Özkan ile 2-3 kere programın tanıtımı ile ilgili çalışmaları konuştuk.”
Bunlar dışında tek bir ifade yok.
Özetle, konumum, bilgim, tecrübem ve yetkim nedeniyle olduğu kadar teknoloji ve veri konularına uzaklığım nedeniyle de Eylem 13 bağlamında tarafıma isnat edilen suç kökten mesnetsizdir.
Kaldı ki Hüseyin Gün isimli şahsın, “İstanbul Senin” projesi ile ilgili hiçbir aşamada yetkisi, dahli, ilgisi, bilgisi de olmadığı için Eylem 13 nedeniyle tarafımla irtibatının olduğu iddia edilemez.
Sayın Mahkemenizin dikkatine, bu davaya paraşütle indirilen ve üstelik de örgüt yöneticisi yapılarak hiyerarşik olarak benim amirim konumuna getirilen Hüseyin Gün isimli şahısla tüm ilişkimin 4 görüşme ve birkaç Whatsapp mesajından ibaret olduğunu hatırlatırım.
Dahası, söz konusu şahısla 3 Eylül 2019 tarihinden sonra ne bir temasım ne bir görüşmem ne de bir işbirliğim olmadığı tüm dosya içeriğinde nettir.
Buna rağmen bu şahısla yukarıda tarif etmiş olduğum ilişkiden yani tek bir temastan İCB iki ayrı dava açmış, olmayan koyundan çok sayıda post çıkarmak istemiştir.
Malumunuz, 24 Ekim 2025 günü İCB ortaya bomba gibi bir iddia attı: Askeri ve Siyasi Casusluk.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı yaptığı basın açıklamasında aynen şunları dedi:
“Ekrem İmamoğlu suç örgütünün asıl amacının maddi menfaat elde ederek örgüt lideri Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığı için fon oluşturmak olduğu, Ekrem İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütü yöneticilerinden şüpheli Hüseyin Gün’ün şüpheli Necati Özkan ile örgütün bu amacı doğrultusunda 2019 Yerel Seçim Kampanyasında iş birliği yapmak ve özellikle seçmenlere ait gizli bilgilerin sızdırılması suretiyle bu amaç doğrultusunda eylemde bulundukları, seçim bölgelerine ilişkin analiz yaparak seçmen profili çıkardıkları ve strateji belirledikleri, bu çalışmayı gerçekleştirirken de seçmenlere ait bilgilerin yabancı istihbarat servisleri ile paylaşıldığı ve eylemin casusluk faaliyeti kapsamında olabileceği…”
Bana casus dendi.
Bana vatan haini dendi. Bu kadarı olur mu?
13 yaşında baba ocağından ayrılmış, ailesine sadakatten önce devlete ve millete sadakati öğrenmiş, anasına sevgiden çok ülkesine sevgiyle büyümüş, Atatürk aşkıyla yetiştirilmiş benim gibi bir insana mı casus diyorsunuz?
Makyavelizmin bu kadarı olmaz!
Herkes bir kendine gelsin.
Her yol mübah değildir.
Darbeci generaller bile bu kadarını yapmadı!
Bu işler bu kadar kolay mı?
Ne hakla bunlar yapılabiliyor?
Bir devlet ve o devletin en önemli erki olan yargı sistemi bu hale düşürülebilir mi?
Ben devletten geliyorum. 10 yılımı devlette geçirdim. Varımı yoğumu bu kadim devlete, bu aziz millete borçluyum. Bunu nasıl yaparsınız?
Hüseyin Gün’ün hiçbir ifadesinde benden veri aldığına ilişkin tek bir cümle yokken… Casusluk ile ilgili tek bir kabulü veya isnadı yokken… Hakikati nasıl bu kadar bükebiliyorsunuz?
Yargının görevi hakikati ortaya çıkarmaktır. Temel işlevi maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ve suç ile sorumluluğu tespit etmektir. Cumhuriyet savcısının tarafsızlığı da bu sürecin temel unsurlarındandır. Ne var ki, soruşturma sürecine bakıldığında, bu ilkenin uygulamasına ilişkin ciddi soru işaretleri oluştuğu aşikardır.
Hakikat basittir. Anlaşılırdır. Yalındır. Tutarlıdır.
Hakikat çoğu kez apaçık ortadadır.
Hakikat tutarlıdır!
MİT Başkanı Sayın İbrahim Kalın’ın son kitabı Heidegger’in Kulübesine Yolculuk’ta mükemmel bir örnek var hakikate ilişkin tutarlılık ile ilgili:
“Diyelim ki akşam evinizdesiniz. Telefonunuz çalıyor. Bakıyorsunuz sevdiğiniz bir arkadaşınız. Açıyorsunuz. Arkadaşınız soluk soluğa neşeyle size sesleniyor:
“Şu anda Madagaskar adasındayım, araba kullanıyorum. Arka koltukta bir fil, bir zürafa ve bir balina oturuyor. Kendi aralarında Türkçe konuşuyorlar, ama benim Türk olduğumu bilmiyorlar. Çok matrak şeyler anlatıyorlar. Yarım saate İstanbul’da oluruz. Sana geliyoruz, çayı koy!’”
Burada ilk cümle hariç tüm ifadenin yalan, yanlış, saçma ve hilafı hakikat olduğunu bilmem için Madagaskar Adasına gidip olayı gözümle görmem gerekmez. Bu denli açık seçik bir hakikati benim deneyimlerim bana zaten söyler.” Böyle diyor İbrahim Kalın.
Bu iddianameyi okuyan herkes de aynı şeyi söyleyecektir. “Bu iddiaların yalan, yanlış, saçma ve hilafı hakikat olduğunu bilmem için olayı gözümle görmem gerekmez. Bu denli açık seçik bir hakikati benim deneyimlerim bana zaten söyler.”
Bu denli saçma iddia ve uydurma ifadeler, konumu gereği İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ofisinde görevli her hukuk insanının sahip olduğu bilgi, tecrübe ve mantık kuralıyla ters olduğunu anlayabileceği bir durumdadır. Böylesi bir saçmalık için doğruluk kontrolü yapmaya gerek yoktur.
Parçalardaki tutarlılık, bütünün de tutarlı olması sonucunu doğurmaz ama, bütünün yanlışlığının delilidir.
Gerek Casusluk Davası içindeki tüm içerik, gerekse Eylem 13 içindeki isnat, hakikate aykırı, tutarsız, doğruluk kontrolü gerektirmeyecek kadar hayatın olağan akışına aykırıdır.
Ah, Beria ah…
Sen bana adamı getir, ben ona bir suç bulurum…
Hayır efendim, bulamazsınız!
Ben Anayasa Hukuku derslerini rahmetli hocam Prof. Dr. Ergun Özbudun’dan aldım. 12 Eylül sonrasıydı… 1983 seçimleri yapılmış… Yeniden sivil hayata dönmüşüz… Ama askeri rejimin vesayeti hala hissediliyor… Özbudun Hoca sık sık tahtaya Augustinus’un bir sözünü yazardı kafalarımıza nakşetmek için: “İçinden adaleti çıkarırsan, devlet çeteden başka nedir ki?”
O yıllarda bir müşterim oldu. Iraklı bir türkmen. Atilla Fikri… BAAS Rejimi.
Burası Stalin Rusyası değil Türkiye. Burada Baas türü kapalı bir rejim yok, her şeye rağmen koruyup yaşatmaya çalıştığımız bir demokrasi var. Hakikat, ne yapar eder, ortaya çıkar. Tüm gücüyle. Tüm yalınlığıyla.
Sayın Heyet,
Bu iddianame asrın fiyaskosudur! Neden?
İyi bir iddianame sistematik, disiplinli ve tümüyle delillere dayalı argümanlar sunmalıdır.
Adalet, hakikati karıştırarak, içinden çıkılmaz hale getirerek, torba davalarda illiyet bağı olmadan kişileri ve eylemleri birleştirerek sağlanamaz.
Devlette, adalette, hukukta “yapıyorum, çünkü yapabiliyorum” diyemezsiniz. Devlet görevi yapan hiç kimse hukuken tanımlanmış görevinin sınırlarını aşamaz.
İmam Gazali’nin dediği gibi “Haddini aşan, zıddına döner.” Amacının tersine hizmet eder.
Devlet suçsuz vatandaşına eziyet etmez, etmemelidir.
Eylem 13 ile ilgili tarafıma yöneltilmiş tüm iddiaları reddediyorum. Madem ben Hüseyin Gün’e bağlı örgüt üyesiyim, neden Hüseyin Gün’ün ilişkilendirildiği tek suçlamayla ilgili aramızda ilişki yok, buna dair delil yok...
Sayın Mahkemeniz, iddianame ve eklerine dikkatle baktığında Hüseyin Gün isimli şahsın Eylem 13 kapsamında bana hangi talimatı, ne zaman, hangi vasıtayla talimat verdiğine, benim de hangi talimatı ne şekilde yerine getirdiğime ilişkin tek bir kanıt, tek bir ifade bulunmadığını görecektir. Böyle fantastik bir isnat olur mu? Hüseyin Gün bana ne zaman talimat vermiş de, ben yapmışım?
Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, milletimiz adına karar vermekte olan Sayın Mahkemenizden, bir siyasi operasyonun değil, hukukun gerektirdiği şekilde ve adil olarak yargılanmayı hak ediyorum ve bunu talep ediyorum.
Huzurdaki dava, sanki Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ilga edilmiş gibi hazırlanmış bir davadır. Türkiye Cumhuriyeti için bir kırılmadır. Bir devlet ve demokrasi krizidir bu dava. Yargı sistemimiz için dramatik bir çöküştür. Bu dava, siyasi tarihimiz için bir alacakaranlık dönemi başlatmıştır. Hakikati bükmesiyle, delili değil şüpheyi esas almasıyla bu dava yargı tarihimiz için bir utanç kaynağı olacaktır.
Montesquieu, Kanunların Ruhu adlı eserinde; “İstibdat yönetimlerinin prensibi korkudur; daima ve artan korku” diyor ve devam ediyor: “Sınırsız yetkilerle donatılmış yöneticilerin muazzam gücü, bu gücü devrettiği kişilere geçtiğinde çok daha gaddarlaşır. Kanun kural tanımaz hale gelir. Yargı gücü yürütmeyle birleşince devlet gücü zorbalığa dönüşür.”
Bu dava usulü tanımayan, soruşturma yöntemiyle, tarafsızlığını yitirmiş iddianame dili ve tavrıyla, demokrasimiz, devletimiz, milli birliğimiz ve cumhuriyetimiz için dönüm noktasıdır.
O yüzden Sayın Heyetinizin sorumluluğu çok büyüktür, çok tarihidir, çok millidir.
Bu davanın ve üzerine siyaset gölgesi düşmüş tüm davaların sadece ve sadece hukuk çerçevesi içerisinde sürdürülmesi yalnızca adaletin değil, demokratik rejimin, kamu düzeninin, toplumsal birlik ve huzurun da temel şartı haline gelmiştir.
Bir asırdır yaşatmakla haklı olarak övündüğümüz cumhuriyetimiz, egemenliğin kayıtsız şartsız millette olması ilkesi üzerinde yükselmiştir. Kamu kurumları, milletin egemenliğini hiçbir baskı altında kalmadan, eşit ve özgür şartlarda kullanmasını sağlamakla yükümlüdürler. Vatandaşlar iktidara muhalif olmak sebebiyle farklı muamelelere maruz kalıyorsa cumhuriyetimiz ve demokrasimiz tehdit altında demektir.
Sorumluluk hepimizin; Her birimiz ülkemizin içine düşürüldüğü bu çukurdan çıkabilmesi için elimizden geleni yapmalıyız. Ben Hakikat Mektuplarını bunun için yazıyor ve ülkeyi yöneten kadrolara gönderiyorum.
Soruşturma ve yargılama süreçlerinin siyasi saiklerle şekillenmesine dur demezsek, hukukun üstünlüğünü sağlamazsak, ülkemize, milletimize yazık olur.
Seçtiği belediye başkanlarının, geçmişte ülkemizde ve bugün tüm demokratik dünyada olduğu gibi, neden tutuksuz yargılanmadığını sorgulayan milyonlarca vatandaşımıza ikna edici, hukuki, vicdani gerekçeler sunmak zorundayız.
Bu, Mahkeme Heyeti olarak sizin olduğu kadar, bu ülkeyi yönetmekte olan tüm yöneticilerin, tüm sorumlu vatandaşların dert etmesi gereken hayati bir meseledir.
Bu ülkede yargı iktidarın değil, vatandaşın muhafızı olmak zorundadır.
Bu ülkede hukukiliğin yerini keyfiliğin aldığına inanmış ve hayatını buna göre düzenleyen bir toplum olamayız, olmamalıyız.
Hukuksuzluk ve korku dolu bir rejim yaratırsak, bu milletin en iyi yetişmiş, en yetenekli, en girişimci kesimlerini kaybederiz.
Cumhuriyet ve demokrasi sayesinde ömrümüzü, herkese eşit davranan kurumlar, herkese eşit uygulanan kurallar ülkesi olmamız gerektiğine inanarak yaşadık. Evlatlarımızı, torunlarımızı bu inançla yetiştirdik, bu inançla yetiştireceğiz.
Milletçe bundan geri adım atarsak, eşitlik ve adalet umudumuzu toptan kaybedersek geriye sahip olduğumuz çok az şey kalır.
Bu dava, toplumun her kesiminin, her ferdinin gözünü diktiği, çok özel, tarihi bir davadır. Heyetinizin omuzlarındaki sorumluluk çok ama çok büyüktür.
Çünkü bu davanın seyri ve neticesi ülkemizde demokrasinin, hukuk devletinin, temel hak ve hürriyetlerin, hatta ekonominin seyrini belirleyecektir.
Bu dava siyasi saiklerle şekillenmeye devam ederse keyfilik ve hukuksuzluklara son verilmezse bu ülkede yaşayan herkesin adalet umutlarına darbe vurulur.
Büyük İslam alimlerinin birleştiği gibi, “Adalet bir lütuf değil, varlığın yasasıdır,” her insanın doğuştan hakkıdır.
Hukukun üstünlüğüne olan inanç bu ölçüde sarsılırsa, kimse geleceğinden emin olamaz.
Milletçe bu davada sadece hukukun ve vicdanın hakim olduğuna gönülden inanmazsak bizi bir arada tutan harç bozulur, bizi birbirimize bağlayan gönül köprüleri yıkılır.
Hiç kimsenin, hiçbir gücün tesiri altında kalmadan, hukukun evrensel ilkeleri, kanunlar ve özgür vicdanıyla karar verebilen bir yargı, cumhuriyetimizin ana omurgasıdır. Omurga eğilirse sistem ayakta kalamaz, başlar dik duramaz.
Sayın Mahkeme Başkanı,
Saygıdeğer Üyeler,
Son bir kez daha tekrar ediyorum:
Seçim kampanyası yönetmek suç değildir. Seçim kazanmak suç değildir.
Tüm açıklamalarım, dosyaya sunmuş olduğum dilekçeler ve eklerindeki delillerin dikkate alınarak öncelikle bihakkın tahliyeme karar verilmesini talep ediyorum.
Yalan yere aleyhimde iftiralar atan, Hüseyin Gün ve Adem Kameroğlu hakkında iftiracılıktan cezai hükümler uygulanmasını talep ediyorum.
Bir yılı aşkın bir süredir özgürlüğümden mahrum edilmiş olmaktan kaynaklanan zararlar, bozulan sağlığım, zedelenen itibarımın resmen iadesini talep ediyorum.
Aleyhime tesis edilmiş tüm tedbir kararlarının, yurtdışı çıkış yasağının kaldırılarak beraat kararı verilmesini, ancak; delil yetersizliğinden değil masumiyet nedeniyle ve bihakkın verilmesini talep ediyorum.
Sayın Heyetinizin tarihin doğru tarafında yer almasını ve bu topraklarda üstünlerin hukukunun değil, hukukun üstünlüğünün geçerli olduğunu dünyaya göstermesini diliyorum. “Silivri’de hakimler var” duygusu yaratacak bir karara imza atmanızı diliyorum. Türkiye’nin devlet krizini sonlandıracak, demokrasimizi ve milli birliğimizi tamir edecek bir karara imza atmanızı diliyorum. Saygılarımla."
Kaynak:Haber Merkezi