İşte Rıza Akpolat'ın mahkemeye sunduğu savunmanın tam metni
Aziz İhsan Aktaş davasının altıncı duruşması görüldü. Bugün yapılan duruşmada Rıza Akpolat savunma verdi.
GAZETE PENCERE - İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Silivri’deki Marmara Cezaevi yerleşkesinde görülen yargılamada dün, beşinci duruşma günü gerçekleştirildi.
Bugün yapılan duruşmada Rıza Akpolat savunma verdi. Akpolat savunmasında sözlerine "Cevabını veremeyeceğim hiçbir iddia, çürütemeyeceğim hiçbir iftira yoktur" sözleri ile başladı.
İŞTE RIZA AKPOLAT'IN SAVUNMASININ TAM METNİ:
Ben, Beşiktaş halkının iradesiyle iki dönem üst üste, her iki seçimde de rekor oylarla seçilerek göreve getirilmiş bir belediye başkanıyım. Fakat gelinen noktada, karşınızda bu iradeyi temsil eden bir siyasetçi olarak değil; bir yılı aşkın süredir özgürlüğünden mahrum bırakılmış bir yurttaş olarak bulunuyorum. Hakkımda, örgüt üyeliği, ihaleye fesat karıştırma, rüşvet ve suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama gibi son derece ağır suçlamalar ileri sürülmektedir.
İfade etmem gerekir ki benim için üzüntü veren husus, esasen Türkiye’nin yakın tarihini iyi etüt etmiş herkesin çok iyi bildiği üzere tümüyle siyasi nitelikte olan bu suçlamaların muhatabı olmak değildir, zira şahsımın cevaplayamayacağı tek bir iddia, hesabını veremeyeceği tek bir kuruş, çürütemeyeceği tek bir iftira yoktur, olamaz. Beni asıl yaralayan ve tarifsiz bir üzüntüye düşüren husus, yıllardır büyük bir özveriyle yürüttüğüm ve başarısı 2024 yılında Beşiktaş halkının sandığa yansıyan büyük teveccühü ile tescillenen belediye başkanlığı görevimin böyle mesnetsiz isnatlarla lekelenmeye çalışılmasıdır. Canımı dişime takarak, ailemden feragat ederek, gecemi gündüzüme katarak hizmet ettiğim Beşiktaş Belediyesinin yaklaşık bir yıldır yalnızca bu iddialarla gündeme getirilmesi, benim için yalnızca bir suçlamadan ibaret değil; en derin bir vicdani yaradır.
Bugün karşınızda duran şahsımın bu sorumluluk bilinci ve görev aşkı ise tesadüflerin değil, yıllara yayılan bir siyasal ve kamusal emeğin sonucudur.
Ben 1982 yılında İstanbul’da doğdum. İlkokul eğitimimi Bahçelievler’de, ortaokul ve lise eğitimimi Bakırköy Ortaokulu ve Bakırköy Lisesi’nde tamamladım. Lisans eğitimimi Sakarya Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümünde bitirdim. Babamın hem SHP hem de Cumhuriyet Halk Partisi bünyesinde yöneticilik yapması ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarında aktif görevler üstlenmesi nedeniyle, çocukluk yıllarımdan itibaren siyasetin ve kamusal sorumluluğun içinde yetiştim. Üniversite yıllarımda ve sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi gençlik kollarında yöneticilik yaptım. Vatani görevimi Erzurum’da tamamladıktan sonra sırasıyla ilçe yöneticiliği, ilçe başkanlığı ve il yöneticiliği ile il başkan vekilliği görevlerinde bulundum. 2019 yılından itibaren ise Beşiktaş Belediye Başkanlığı görevini yürütmekteyim.
Ticari hayatım da çocukluk yıllarımdan itibaren ailemin yanında, çalışarak ve üreterek şekillenmiştir. Babam uzun yıllar ticaretle uğraşmış; inşaat, yapı malzemeleri ve restoran işletmeciliği alanlarında faaliyet göstermiş, İstanbul ve Balıkesir’de çok sayıda projeye imza atmıştır. Ben de bu süreçlerin içinde yer alarak, emeğin, alın terinin ve hesap verebilirliğin ne anlama geldiğini erken yaşlarda öğrenmiş bulunmaktayım. Bu birikim, siyasal ve yönetsel hayatımda da şeffaflık ve sorumluluk anlayışımı belirleyen temel unsur olmuştur.
İşte bu sebeplerle, 13 Ocak 2025 tarihinden itibaren tarafıma yaşatılan haksızlıklara ve hukuksuz uygulamalara karşı ilk kez kapsamlı biçimde bugün huzurunuzda yapacağım savunma benim için büyük önem taşımaktadır. Zira 17 Ocak’ta adliyede vermiş olduğum ifade dışında – 9 Ocak 2025’te hakkımda verilen “yedekleme” tutuklamasını saymazsak- bugüne kadar ek bir ifadem alınmamıştır. Oysa o gün tarafıma yöneltilen suç isnadı ile bugün gelinen aşamada karşı karşıya bırakıldığım suçlamalar arasında ciddi ve dikkat çekici farklar bulunmaktadır. Gerçekten hakkımdaki süreç, başlangıçta son derece sınırlı, daha ilk bakışta ne derece temelsiz olduğu anlaşılan iki basit ve bir o kadar da mesnetsiz iddia üzerinden başlatılan bir operasyonla ilerlemiştir. Ben, yargı kurumuna duyduğum saygı gereği tüm bu süreç boyunca sustum; kamuoyu önünde konuşmamayı, tartışma yaratmamayı, yargısal süreci beklemeyi tercih ettim. Fakat ben sustukça ve yargıya saygılı duruşumu korudukça, bazı kimselerin sırf kendi durumlarını kurtarmaya yönelik beyanları ve iftiralarıyla dosyanın kapsamı giderek genişlemiş; buna karşılık benim ifadem alınmazken, aynı dönem içerisinde hakkımda ileri sürülen tüm iftiralar sanki gerçekmiş gibi bazı sözde basın yayın organlarınca kara propaganda konusu yapılmış, bu suretle şahsım itibarsızlaştırılmaya çalışılmış, adeta bir linç ortamı oluşturulmuştur. Hatta bununla da yetinilmemiş ailem, çalışma arkadaşlarım ve birlikte görev yaptığım meslektaşlarım da dalga dalga yürütülen operasyonlara maruz kalmıştır. Kimileri tutuklanmış, kimileri adli kontrol tedbirleriyle serbest bırakılmış, kimileri ise tutuklama baskısı altında verdikleri ifadelerde açıkça yalan isnatlar dile getirmek zorunda bırakılmıştır.
İşte tam da bu nedenlerle bugünü büyük bir sabırla bekledim. Beni yetiştiren; vatana, millete ve devlete bağlı bir birey olmamı sağlayan aileme, mensubu olmaktan onur duyduğum partime, her seferinde rekor oylarla beni göreve layık gören Beşiktaşlı hemşerilerime ve dualarıyla, mektuplarıyla, paylaşımlarıyla ilk günden itibaren desteklerini esirgemeyen ülkemizin dört bir yanındaki yurttaşlarımıza olan sorumluluğum gereği bugün huzurunuzda hakkımdaki isnatlara yanıt verecek, bir yıldan uzun bir süredir sabırla bugünü bekleyen ben, ilk kez beni gerçekten dinleyeceğine inandığım bir makam önünde “konuşacağım”.
“Konuşacağım” diyorum; çünkü bugüne kadar ifadem alınmamış olmasına rağmen hiçbir basın-yayın kuruluşuna demeç de vermedim, mektup da göndermedim, röportaj tekliflerini de reddettim. Hem ailemden aldığım kültür hem de devleti kuran partimin gelenekleri gereği önce iddianamenin çıkacağı günü sonra da savunmamı tüm dinleyicilerin önünde sunacağım bugünü sabırla beklemeyi tercih ettim. Süreç boyunca sabır taşını çatlatacak uygulamalarla karşılaşmış olmama rağmen; adaletin er ya da geç yerini bulacağına olan inancım, maneviyatım ve bu milletin adalet duygusuna duyduğum sarsılmaz güven sayesinde eğilmeden, bükülmeden ve büyük bir sabırla huzurunuzda savunma yapmayı bekledim.
Takdir edersiniz ki kitle iletişim araçları, televizyon ekranları ve sosyal medya mecraları karşısında, benim gibi bu hassasiyeti taşıyan kişiler için suskun bir duruş sergilemek kolay değildir. Her şeyin siyah ve beyaz olarak sunulduğu, gri alanların yok sayıldığı; tercihlerin adeta takım tutar gibi belirlendiği bu dönemde sustuğum için, “Diğerleri konuşuyor, bu susuyor; demek ki dosyası dolu” diyen televizyon yorumcularından siyasilere kadar birçok kişiyle mücadele etmek zorunda kaldım. İşin ilginç yanı; kamuoyu önünde konuşan arkadaşlarımıza bu kez de “yargının kararlarına saygı duymuyorlar, süreci manipüle ediyorlar, hukuk devletine zarar veriyorlar” diyenler yine aynı kişiler olmuştur. Üstelik bu saldırılar tek bir kesimden gelmemiş, her kesimden hedef alınmış bulunmaktayım.
Oysa benim tek beklentim, en temel hakkımız olan masumiyet karinesinin korunması; başta soruşturmayı yürüten makamlar olmak üzere herkesin bu hassasiyeti taşımasıydı. Seçilmiş bir kamu görevlisi olarak ülkemizin adalet duygusunun korunması yalnızca benim değil, yetkili makamların da sorumluluğuydu.
Öncelikle hakkımda başlayan bu sürecin en başına yani hakkımdaki soruşturmadan haberdar olduğum ve gözaltına alındığım günden başlamak isterim. Bu manada belirtmek isterim ki, altı yıl boyunca sürdürdüğüm belediye başkanlığı görevim süresince yapılan her ihale, gerçekleştirilen her harcama; hem Sayıştay hem de mülkiye müfettişleri tarafından düzenli ve defalarca denetlenmiştir. Bugüne kadar bu denetimlerin hiçbirinde, soruşturma konusu yapılabilecek herhangi bir bulguya rastlanmamıştır.
Buna rağmen;
- Henüz soruşturma aşamasında çağrıldığımda her yere kendi irademle gidebilecek durumda bulunmama ve iki kez rekor oylarla seçilmiş, tüm ihaleleri defalarca denetlenmiş bir belediye başkanı olmama karşın, bir şafak operasyonuyla ailemin ve çocuklarımın huzurunda gözaltına alındım ve daha ilk anda suçlu muamelesi gördüm.
- Dört gün boyunca ifadem alınmaksızın emniyette tutuldum ve hiçbir zorunluluk bulunmadığı hâlde yorgun bir şekilde savcı huzuruna çıkarıldım. Bu şekilde hem savunma hakkımın etkin kullanımı fiilen imkânsız hâle getirildi hem de yorgun bitkin fotoğraflarım dakikası dakikasına basında yer aldı.
- Tutuklama kararının ardından önce adeta bir çocuk oyunu gibi Metris Cezaevi’ne sevk edilmek üzere yola çıkartıldım, ardından Üsküdar Paşakapısı Cezaevi’ne götürüldüm ve aynı gece herhangi bir makul gerekçe gösterilmeksizin Silivri Cezaevi’ne nakledilerek tek kişilik hücreye konuldum.
- Hakkında gizlilik kararı bulunan bir dosyada, soruşturma henüz devam ederken savunma dilekçelerimi oluşturmak için avukatlarım bile son derece az belgeye ulaşabilirken, dosya içeriği basına sızdırılması suretiyle şahsım kamuoyu önünde peşinen suçlu ilan edildi, linç edildi ve itibarsızlaştırıldı.
- Dalga dalga yürütülen ek operasyonlara rağmen tekrar ifadem alınmadı, buna karşılık bu operasyonlarda yer alan ihalelere ilişkin iddiaların ve gizli ya da açık beyanların hiçbir süzgeçten geçirilmeden doğru kabul edilip kamuoyuna servis edilmesi, masumiyet karinemi fiilen ortadan kaldırdı.
- Geçmişte ve bugün, benzer suçlamalarla yargılanan pek çok kişinin bırakın tutuklanmayı, gözaltına dahi alınmadığı, dosyalarının kapatıldığı ya da tutuksuz yargılandıkları bilinirken, benim hakkımda en ağır tedbirlerin uygulanması eşitlik ilkesine açıkça aykırı oldu.
- Aynı dosyada “örgüt lideri” olduğu iddia edilen bir kişinin yüzlerce yıl hapis istemiyle yargılanmasına rağmen serbest bırakılması, buna karşılık benim bir yılı aşkın süredir cezaevinde tutulmam ise, henüz yargılama yapılmadan fiilen ve peşinen cezalandırıldığım gerçeğinin en somut göstergesi hâline geldi.
Bu uygulamaların tamamı sonucunda, henüz suçluluğum ortaya konulmamışken, soruşturma tamamlanmamışken ve savunma hakkım etkin biçimde kullandırılmamışken, en temel ilke olan masumiyet karinesi açıkça yok sayılmıştır. Oysa bu toprakların yetiştirdiği en büyük değerlerden biri olan Yunus Emre’nin hayatına dair anlatılan bir kıssa, adaletin ne olması gerektiği konusunda bize asırlardır yol göstermektedir.
Rivayet o’dur ki;
Yunus Emre gençlik yıllarında Karatay Medresesinde kadılık eğitimi alır. Sonra Baş kadı tarafından Nallıhan’a kadı olarak atanır. Mührünü alır, yola koyulur. Yol üstünde geceyi bir handa geçirir. Orada soyulur, mührü dahil birkaç eşyası çalınır. Ertesi gün yola devam eder. Yolda bir ihtiyarla karşılaşır ve aynı istikamete doğru devam ederler. Yunus Emre seyahat ettiği kişinin tüm hayatını değiştirecek Tapduk Emre olduğundan habersizdir ve bir dere kenarında dururlar. Orada abdest alırken, derenin karşısında iki kişinin cansız yattığını, başında da bir kişinin telaşla durduğunu görür. Kadı Yunus hızlıca atılır ama adam oradan kaçar. Geri döndüğünde ihtiyara “katili gördün mü, koştum ama yakalayamadım” der. İhtiyar da ona bir katil görmediğini söyler. Kadı Yunus üstelese de ihtiyar tavrını değiştirmez. Sonra Nallıhan’a varırlar. Yunus görevine, ihtiyar da dergâhına gider. Ertesi gün Yunus her yerde kaçan adamı arar ve çarşıda onu bulur. Adam yine kaçar ve dergâha sığınır. Yunus takip eder, dergâhı basar. Hem beraber yolculuk yaptığı kişinin Tapduk Emre olduğunu anlar, hem de kaçan kişiyi alıkoyar. Mahkeme kurulur. Olayın Yunus dışındaki tek tanığı Tapduk Emre’dir. Yunus üstelese de Tapduk Emre “katili görmediğini” söyler. Yunus sinirlenip “gözlerinle gördün” deyince Tapduk Emre bugüne ders olacak o sözleri söyler; “Ben bir katil görmedim. Adalet kadının gözleri değildir. Ya kadı kör olduysa. Adalet sonuna kadar masumiyeti aramaktır.” Bunun üzerine Yunus sinirlenir ve kendi şahitliği ile karar alır. Kaçan kişinin idamını ister. Bu arada kaçan kişi Minberci ustası Hasan’dır. Olay günü bir başka köydeki caminin minberini tamire giderken yatanları görür, yardım için yanlarına gider; Yunus’u görünce telaşlanıp kaçtığını söyler. Yunus son kararı vermeden önce son bir tahkikat yapmak için olay yerine gider. Derenin kenarında çaldırdım dediği mührünü bulur. Şüphelenir. Soyulduğu hana gider. Hancı’yı takip edip hırsızı bulur. Hem hırsızlığı hem cinayeti itiraf ettirir. Minberci Hasan kurtulur. Tapduk Emre’nin “Adalet sonuna kadar masumiyeti aramaktır” sözü tarihe geçmiştir ve “adalet kutup yıldızı gibidir; siz isteseniz de istemeseniz de doğacaktır” sözü vücut bulmuştur. Hatta bu olaydan sonra gördüğü rüyanın da etkisiyle Yunus kadılıktan istifa edip “Derviş Yunus” olur.
Başta ifade ettiğim gibi, bu toprakların adalet anlayışına dair en çarpıcı örneklerden biri, sürecin başından itibaren masumiyet karinemizin yok sayılmasıdır. Ne yazık ki bu yaklaşım, soruşturmanın ilerleyen aşamalarında da değişmemiş; aksine süreç devam ettikçe aynı tavır daha da büyük bir ısrarla sürdürülmüştür.
Kaçması mümkün olmayan, çağrıldığında her yere kendi iradesiyle gidebilecek bir Belediye Başkanı hakkında, dört gün gözaltı ve tutuklama gibi en ağır tedbirlere başvurulmuşsa, bunun ancak somut, açık ve denetlenebilir delillere dayanması beklenirdi. Hukuk sisteminde olması gereken “delilden suça ve suçluya” gitmek iken, bu dosyada bunun tam tersi bir uygulamayla karşı karşıya kalınmış; önce şahsım ve çalışma arkadaşlarım suçlu ilan edilmiş, ardından bu suçlamayı destekleyecek deliller oluşturulmaya çalışılmıştır. Gizli tanık beyanları esas kabul edilmiş, tutuklanma tehdidi altında itirafçı hâline getirilen kişilerin söyledikleri peşinen doğru sayılmıştır. Oysaki, aşağıda ayrıntılı olarak aktaracağım üzere, bu kişilerin ilk ifadeleri ile sonradan verdikleri beyanlar arasında açık ve ciddi çelişkiler bulunmaktadır. Eşini, babasını, kız kardeşini hatta otizmli çocuğunu veya on gün sonra sorunlu bir doğum yapacak eşini bir daha görememek korkusu yaşatılan kişiler, bu korku ikliminde ismen “itirafçı”, gerçekte ise “iftiracı” hâline getirilmiş ve önlerine konulan her isnadı teyit edip bu iftiranameleri imzalamak zorunda bırakılmıştır. Kendi eşlerini, çocuklarını ve ailelerini korumak için ortaya atılan bu yalanlar, bizlerin özgürlüğünden, ailelerimizden ve çocuklarımızdan koparılmasına gerekçe yapılmıştır. Bu iftiralar üzerinden yürütülen operasyonlarda, hukuka uygun olmayan yöntemlerle evler aranmış, gözaltılar gerçekleştirilmiş, aile bireylerim tutuklanmıştır. 13 Ocak’ta benim yaşadığım sürecin çok daha ağırları daha sonra başkalarına da yaşatılmıştır. Öyle ki, gözaltı işlemi için yapılan baskında, uzun süredir çocuk tedavisi gören ve nihayet hamile kalan kayınbiraderimin eşi, aynı zamanda avukatım olan sevgili Sibel çocuğunu kaybetmiştir. Eşe, çocuğa ve aileye yönelmenin bizim geleneğimizde yeri yokken, hepimize adeta seri katil muamelesi yapılmasının nasıl acı sonuçlar doğurduğu tarif edilebilir olmaktan bile ötedir. Bu hususu bugüne kadar ajitasyon olarak lanse edilmemesi için hiçbir mecrada dile getirmedim, ilk kez huzurunuzda paylaşıyorum.
Bu noktada açıkça sormak zorundayım:
Bu yaşananların hesabını kim verecektir?
Hayatım boyunca yalnızca iyilik yaptığım insanların, baskı, tehdit ya da ihanet duygusuyla imza attıkları bu beyanlar sonucunda ortaya çıkan tabloda suçlu olan, iftiracı hâline getirilen kişiler midir; yoksa tutuklama tehdidini elinde bir sopa gibi kullanarak bu kişileri, bana ve başkalarına iftira atmak durumunda bırakan soruşturma makamı mıdır?
Sayın Başkan, Değerli Üyeler;
Tam bir yıldır maruz kaldığımız hukuksuzlukları düşündüğümde ve televizyon ekranlarında bu kadar yalanın nasıl bu derece fütursuzca söylenebildiğini gördüğümde, tüm bu organize kötülük karşısında nasıl mücadele edeceğimi düşündüm. Tek kişilik hücremde bir tartışma programı izlerken, “40 sayfalık bir itiraf yazdığım” yalanının günlerce, aylarca servis edildiğine tanık oldum. O kadar kendinden emin konuşuluyordu ki, beni ziyarete gelen avukatlarım ve ailem, olası bir tahliye ihtimalinde dahi insanların benim itirafçı olduğuma inanabileceğini söylemek zorunda kaldı. Geldiğimiz nokta, yaşadığımız çürümeyi açıkça göstermektedir.
İşte bu koşullarda, tek kişilik hücremde ülkemin tarihini, geleneklerini düşündüm. Yunus Emre’yi, Tapduk Emre’yi, Hacı Bektaş Veli’yi ve daha nicelerini hatırladım. Nasıl ki 13. ve 14. yüzyıllarda bu topraklarda insanlığa ışık oldularsa, bugün de bana yol gösteren yine bu değerler oldu. Hatırladıkça, yaşadıklarımızın ne kadar tanıdık olduğunu gördüm. Çünkü adalet ve demokrasi mücadelesi, insanlık tarihi kadar eskidir.
Ülkemizin yakın tarihinde yaşanan davalar; sonradan suçsuzluğu ortaya çıkan, özgürlüğü elinden alınan, hastalanan, intihara sürüklenen nice insanın hikâyesi hâlâ hafızalardadır. Daha da geriye gittiğimizde, darbe dönemlerinde işkencelerde kaybedilen, öldürülen insanlar da bu ülkenin bağımsızlığı için bedel ödemiş vatan evlatlarıdır. Aynı idam fermanıyla Anadolu’ya çıkan Mustafa Kemal gibi. Bu tarihsel ve vicdani çerçeve içinde, şimdi huzurunuzda, hakkımda isnat edilen suçlamalara ilişkin delilleri ve çelişkileri tek tek ortaya koyarak savunmamı yapmak istiyorum.
BEŞİKTAŞ BELEDİYESİ İLE İLGİLİ DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR
Tam da bu noktada, Beşiktaş ilçemizin mali ve teknik yapısına ilişkin bazı çarpıcı hususları; kamuoyunda bilinmeyen ya da yanlış bilinen yönleriyle, gerçek Beşiktaş’ı anlatmak istiyorum. Aşağıda aktaracağım veriler dikkatle değerlendirildiğinde, tarafıma yöneltilen suçlamaların teknik ve fiilî olarak neden mümkün olmadığının da açıkça görüleceğini düşünüyorum.
Beşiktaş ilçemiz, yaklaşık 165.000–170.000 arasında yerleşik nüfusa sahip olmakla birlikte, tarihî ve turistik özellikleri nedeniyle gün içerisinde milyonlarca insanın bulunduğu bir merkezdir. Bu özelliklerinden ötürü yerleşik nüfus her yıl azalmakta; buna karşılık günlük nüfusumuz tam tersine artmakta ve bugün itibarıyla 2 milyonun üzerinde seyretmektedir.
İlçe sınırlarımız içerisinde üç tarihi saray, üç üniversite, finans ve banka merkezleri, Türkiye’nin en önemli otel ve restoranları, 35 dış misyon temsilciliği (başkonsolosluk), hem raylı sistemlerin hem de deniz ulaşımının kesişim noktaları ve Beşiktaş Stadyumu dâhil olmak üzere burada tek tek sayamayacağım çok sayıda yoğun kullanım alanı bulunmaktadır. Bu nitelikleri nedeniyle Beşiktaş, 24 saat yaşayan bir ilçedir. Yerleşik nüfus bakımından İstanbul’un en düşük nüfuslu ilçelerinden biri olmamıza rağmen, günlük nüfus açısından Türkiye’nin en kalabalık noktalarından biri hâline gelmiş durumdayız. Geçmiş yıllarda günlük nüfus 500.000–1.000.000 aralığında seyretmekteyken; İstanbul’un artan resmî ve gayriresmî nüfusu, Beşiktaş’ı bir nefes alma, ziyaret ve geçiş merkezi hâline getirmiş; belirttiğim gibi günlük nüfus 2 milyonun üzerine çıkmıştır.
Bu yoğunluk içerisinde, temizlik başta olmak üzere tüm belediye hizmetleri altı yıl boyunca hiçbir kesintiye uğramadan belediyemiz tarafından sağlanmıştır. Ancak yürürlükteki mevzuat ve özellikle son yıllardaki ağır enflasyonist ortam, bu hizmetleri mali açıdan içinden çıkılması güç bir noktaya getirmiştir. Şöyle ki; belediyemizin çalıştırabileceği ve kanunlarla öngörülen personel sayısı 1.000–1.250 kişi ile sınırlıdır. İller Bankası’ndan belediyemize ayrılan bütçe payı da bu yerleşik nüfus esas alınarak belirlenmektedir. Yani bütçeden yalnızca 170.000 kişilik nüfus üzerinden pay almakta; buna karşın her gün 2 milyonun üzerinde insanın başta temizlik olmak üzere tüm belediye hizmetlerini yerine getirmekteyiz. İlçemizdeki yedi mahalle, fiilen 24 saat ayaktadır. Üstelik Beşiktaş, İstanbul’un en eğimli ilçelerinden biridir. Bir temizlik personeli, mesaisinin ve fiziksel gücünün önemli bir bölümünü dik yokuşlarda harcamaktadır. Bu da hizmet maliyetlerini ve iş gücü ihtiyacını doğrudan artırmaktadır. Tüm bu dezavantajlara, ülke genelinde yaşanan ekonomik kriz, geçim sıkıntısı ve enflasyonist ortam da eklenmiştir. Bu koşullar, toplu iş sözleşmelerinin içeriğini haklı olarak ağırlaştırmıştır. İller Bankası’ndan gelen pay, ödediğimiz maaşların yalnızca %15–20’sini karşılayabilmektedir; bu da ancak olağan dışı kesintiler yapılmadığı takdirde mümkündür. Dolayısıyla aradaki farkı emlak vergileriyle kapatmak zorunda kalmakta; hizmet sunan şirketlere ve müteahhitlere yapılan ödemelerde ciddi güçlükler yaşanmaktadır.
Bu durumun daha iyi anlaşılabilmesi için Esenyurt ve Küçükçekmece gibi ilçelerle kıyaslama yapılması faydalı olacaktır. Bu ilçelerde yerleşik nüfus 750.000–1.000.000 aralığında olduğu için İller Bankası payı maaşların %70’inden fazlasını karşılamakta; ödeme dengesi görece sağlanabilmektedir. Ayrıca bu ilçelerde yerleşik nüfusa göre personel çalıştırma izni verildiğinden, günlük nüfusla birlikte 1,5–2 milyon kişiye 6.000’in üzerinde personelle hizmet verilebilmektedir. Beşiktaş’ta ise günlük 2 milyonun üzerinde nüfusa yalnızca 2.500–3.000 personelle hizmet vermeye çalışılmaktadır. Çarşı, Ortaköy, Arnavutköy, Kuruçeşme, Bebek, Levent ve Etiler gibi bölgeler 24 saat yaşamaktadır. Bu bölgelerde yalnızca 2–3 saat çöp toplanmaması dahi kamu sağlığını tehdit eden görüntüler ortaya çıkarmaktadır. Kamuoyunda sıkça ifade edildiği gibi, Beşiktaş emlak vergisi açısından “zengin” bir ilçe olarak görülse de bu gelir fiilen yalnızca hizmetlerin aksamaması için oluşan ödeme açıklarını sübvanse etmek amacıyla kullanılmaktadır. Bu gelirlerin neredeyse tamamı personel maaşlarına gitmektedir. Firmalara oluşan borcun teknik nedeni budur; bu bir tercih değil, zorunluluktur.
Beşiktaş’la ilgili ikinci büyük yanılgı ise ilçenin sosyoekonomik yapısına ilişkindir. İlçemiz bir yandan Türkiye’nin en yüksek emlak rayiçlerine sahip mahallelerini barındırırken, diğer yandan orta ve alt gelir grubuna mensup ciddi bir nüfusa da ev sahipliği yapmaktadır. Bu durum somut verilerle kayıt altına alınmıştır. Pandemi döneminde ilçemizde bulunan 117.000 haneden 96.000’inin kapısı bizzat çalınmış; maske ve dezenfektan dağıtımı yapılmış, isteyen komşularımızla anketler gerçekleştirilmiş ve veriler güncellenmiştir. Bu çalışmalar sonucunda, belediye ve kaymakamlık kayıtlarında daha önce 100’ü geçmeyen ihtiyaç sahibi hane sayısı, ilk tespitte 1.128; ikinci tespitte 2.500–3.000; bugün itibarıyla ise yaklaşık 5.000 hane olarak belirlenmiştir. Bu haneler farklı kategorilerde yer almakla birlikte, temel ihtiyaçlarına maddi, sağlık ya da yaş gibi nedenlerle erişemeyen insanlardan oluşmaktadır. Bu nedenle hızlıca Halk Market, Halk Mağaza ve Aşevi gibi birimleri hayata geçirdik. İhtiyaç sahiplerine dağıtılan kartlar aracılığıyla vatandaşlarımızın sağlıklı gıdaya, giysiye ve temizlik malzemelerine ücretsiz erişimini sağladık. Açtığımız sosyal tesislerde komşularımız, semt kartlarıyla deniz kenarında çok düşük bedellerle hizmet alarak kaliteli zaman geçirebildi. 65 yaş üstü komşularımız için belediyemizde yeni bir hizmet kapısı açtık. Evde sağlık, bakım, temizlik, kuaför ve ağız–diş sağlığı hizmetlerinin yanı sıra podoloji ve gerontomimetri çalışmalarını başlattık. Tüm bu ağır mali koşullara rağmen hem personel maaşlarını ödedik, hem ilçemizi temiz tuttuk, hem de sosyal belediyecilik anlayışıyla ekonomik krizden etkilenen her yaştan ve her kesimden komşumuzun yanında olduk. İlçede yaşayanların yanı sıra üniversiteler dolayısıyla Beşiktaş’a gelen öğrencilerimize de hizmet verdik. Esnafımızla iş birliği yaparak “Öğrenci-ye” uygulamasını hayata geçirdik; sisteme kayıtlı öğrenciler, anlaşmalı restoranlarda ücretsiz yemek hizmeti alabildi. Her restoran günlük belirli sayıda kontenjan ayırarak bu dayanışmaya katkı sundu. Bu projelerimiz örnek uygulamalar hâline geldi. Ücretsiz lise ve üniversiteye hazırlık kursları, yabancı dil eğitimleri, halk oyunları, korolar ve burada sayamadığım onlarca hizmeti herhangi bir kısıntıya gitmeden sürdürdük. Bunun yanında park, bahçe, temizlik, altyapı ve asfalt gibi temel belediye hizmetlerini de aksatmadan yerine getirdik.
Tam da bu noktada, özellikle önem verdiğim bir hususu paylaşmak istiyorum. Göreve gelir gelmez mahallelerde kapsamlı bir temizlik seferberliği başlattık. Katılımcı yönetim anlayışımız gereği önce ana mahallelerde halk toplantıları yaptık; ardından belediyemizde her Perşembe mahalle mahalle şikâyet ve önerileri dinledik. Bir süre sonra, bizim de tespit ettiğimiz ciddi bir çöp sorunu ortaya çıktı. Bu durumun nedenine ilişkin derhâl inceleme yapılması talimatını verdim. Yapılan incelemelerde, mevcut temizlik firmasına ait araçların önemli bir kısmının muayenesiz ve arızalı olduğu, bu nedenle sahaya çıkmadığı tespit edilmiştir. Gerekli uyarılar yapılmış, süreler tanınmış; ancak eksiklikler giderilmemiştir. Bunun üzerine cezai yaptırımlar uygulanmış, konu yargıya taşınmıştır.
Görüldüğü üzere ben sizlere, kamuoyunda bilinenin aksine bir Beşiktaş anlatmaktayım. 40 caddesi İstanbul Büyükşehir Belediyesine bağlı olan, imar alanlarının yaklaşık %80’inde söz sahibi olmayan; yerleşik nüfus ile günlük ve yaşayan nüfus arasında 10 kat fark bulunan; tarihî ve turistik özellikleri nedeniyle personel sayısı ve genel bütçeden aldığı pay bakımından yapısal bir adaletsizlik yaşayan bir ilçeden söz etmekteyim. Beşiktaş’a gelip buradan memnun ve mutlu ayrılan her turist ülkesine gittiğinde Beşiktaş güzel demeyecek “Türkiye çok güzel” diyecektir.Bu anlamda özel kanunlarla yönetilmesi, gelirlerinin yükseltilmesi, hizmetlerin aksamaması ülkemizin itibarı için önemlidir. Yani siyasi çekişmelerin bir kenara bırakılıp siyaset üstü değerlendirilmesi gereklidir. Bu konuyu hem Beşiktaş Belediye başkanı olarak hem de bizim gibi buna benzer sorunu yaşayan ilçeler için İstanbul BoğazıBelediyeler Birliği başkanı olarak her platformda dile getirdim. Bu vesileyle de huzurunuzda tarihe not düşmek istedim.
HAKKIMDAKİ İDDİALAR VE SÖZ KONUSU İDDİALARIN TEMEL DAYANAĞI: GİZLİ TANIK VE “İFTİRACI” BEYANLARI
Sayın başkan bu soruşturma şu şekilde başlamıştır. Ankara’dan ‘Rıza Akpolat’ı alın denmiştir ve süreç başlamıştır. Benimle ilişkide olan kişiler, ailem, çalışma arkadaşlarım takibe alınmış, belediyeye iş yapan müteahhitler incelenmeye başlanmıştır. Yaptığımız her harcama, her ihale defalarca denetlendiği için uzunca bir zaman düğmeye basılamamıştır. Sonra savunmamda anlattığım üzere tamamen yasa ve mevzuata uygun yapılan iki işlem gerekçe gösterilerek gözaltına alındım, tutuklandım.
Bundan sonrası tamamıyla iftiracıya dönüştürülen itirafçı beyanlarıyla şekillenmiştir. Önce mal varlığıyla, şirketleriyle ve tabii ki bizim bilmediğimiz bir çok sayıda tehdit edilen Aziz İhsan Aktaş itirafçı olmuştur. 13 Ocak’tan Mayıs başına kadar hiçbir beyanda bulunmazken bir anda konkordato uzatma talebi karşılanmayacağı ve temiz eller operasyonu haberleriyle tavır değiştirmiştir. Hatta Elazığ Belediyesi’nden de göstermelik dosyalar istenmiş, bu konudaki tehdit görünür hale gelmiştir. 12 Ocak gecesine kadar kimsenin tanımadığı, kamudan yüzlerce ihale alan bir iş insanı bir anda suç örgütü liderine dönüşmüştür.
O güne kadar iş yaptığı kurumlarda yaptığı bir aksaklık gündeme gelmemiş, yapılan tüm denetimlerde herhangi bir bulguya rastlanmamışken bir anda her şey tersine dönmüştür. Bununla birlikte itirafçı olmuş 9 nolu koğuştan kardeşlerinin olduğu yere götürülmüştür.
Daha sonra Mustafa Mutlu itirafçı olmuştur. Gözaltına alındığında eşi 8 aylık hamileydi. Eşinin deport edilme kaygısıyla Aziz İhsan Aktaş’la beraber beyanlarda bulunmuşlardır.
Mal varlığı ile tehdit edilmiş. En son annesi ile tehdit edilip çocuklarının Çocuk Esirgeme Kurumu’na bırakılabileceği ihtimalini “koğuşundaki” arkadaşlarına anlatmıştır. Bunların sonucunda kendi hazırladığı birçok dosyayı Emirhan Akçadağ ve Ozan İş’e vermiş, kendisi arka planda durup ifadelerin büyük bölümünü bunlara verdirmiştir.
Taner Çukadar da yine benzer nedenlerle itirafçı olmuştur. Ergenlik çağındaki oğlunun adı geçen çetelerle iletişimde olması, Iğdır Cezaevi’ne nakledilmek gibi tehditler sonucunda itirafçı olmuştur. Ayrıca Taner Çukadar’ın koğuşunda yakalattığı … adet mektuplar incelendiğinde Emirhan Akçadağ’ın, Emel Öz Hekimin ve bazı şoförlerin şahsıma ve eşime olan husumetinin Şubat ayında başladığı çok net görülecektir. Taner Çukadar bu arkadaşlar tarafından manipüle edilmiş, itirafçı olmaya zorlanmıştır.
Yine şoför Mert Çolak’ın karısının 1 hafta sonra sorunku bir doğum yapacak olması ki bunu ilk sorgusunda da söylemiş kayda geçmiştir. O da eşini bir daha görememek duygusuyla itirafçı olmuştur.
Mehmet Ataş’in eşi belediye memurudur. Emirhan Akçadağ tarafından iftiraya zorlanmış, bunu da avukatları ve ailesi aracılığıyla bana iletmiştir. Eşi müdürdür. Şu anda tutuksuz sanıklardan biridir. Eşinin tutuklanmaması duygusuyla iftiracı olmuştur. Kardeşlerine bilet kesilmiş,
Mutlu’nun verdiği ifadeler sonucu Ozan İş gözaltına alınmıştır. Emniyetteki ifadesinde kimsenin aleyhinde beyanda bulunmazken savcılık ifadesinde Alican Abacı, A. Rıza Yılmaz ve Mustafa Mutlu ile ilgili beyanlarda bulunmuştur. Ozan İş’in iki kardeşi de savcıdır. Kardeşlerinin meslekleriyle tehdit edildiği için Ozan bu beyanları vermiş, kardeşlerini korumuştur.
Ozan İş’in beyanları üzerine önce Emirhan Akçadağ sonra Alican Abacı iftiracı olmuştur. Emirhan Akçadağ tek gözü %5 gören, kalp damarlarında yüksek risk bulunan, çocuğu özel bir çocuktur. Aynı zamandaAkçadağ’ın kendisi yakın zamanda alkol ve psikolojik tedavi görmüş birisidir. Kendisinin tüm bu süreçlerini iyi bilmekle beraber hep sahip çıkmışımdır. Kendi rahatsızlığını ve kızının otizm tanılı raporunu tahliye olabilmek için sunduğunu biliyorum. Bu duyguyla itirafçı olmuştur. Özel kalem müdürüm olması sebebiyle merkez tanık konumuna gelmiştir. Adı iddianamede tam 113 kez geçmektedir. Tahliye olduktan sonra birçok kişiyi itirafçı olmaya zorlayıp tehdit etmiştir.
Alican Abacı’nın babası, teyzesi ve eniştesi bir başka dosyadan tutuklanıp, en son eşi gözaltına alınmıştır. 2 küçük kızı bulunmaktadır. Eşi ifadeye çağrıldığı anda Alican da adliyeye getirilmiş, aynı anda farklı yerlerde ifadeleri alınarak psikolojik baskı kurulup iradesi sakatlanmıştır.
Harun Tuzcu yaşlı annesine tek başına bakıyor. Tutuklanınca annesinin mağdur olmaması için iftiracı olmuştur.
Uğur Uçak’ın ciddi sağlık sorunları bulunmaktadır. Çeşitli zamanlarda korona geçirmiştir.
Yani sayın başkan bu dosyada iftiracı olan herkes bir gerekçeye sığınmıştır. Tamamının ortak özelliği ilk ifadelerinde kimsenin aleyhinde beyanda bulunmamışlardır. Hayatımda sadece iyilik yaptığım bu insanların her biri kendi durumlarını kurtarmak için beni ve burada tutuklu bulunan çalışma arkadaşlarımı, çocuklarından, ailelerinden ayırmışlardır. Kendi kızlarına kavuşmak için beni kızlarımdan ayırmışlardır.
Onların artık anlayamayacağı şey; bu hayatta insanın çocuklarına bırakacağı en önemli miras, onurlu bir yaşam ve temiz bir mirastır. Onlar bu beyanlarıyla tarihe kötü bir not olarak geçtiler. Suçsuz Sibel’in kaybettiği evladı, her gözlerini kapattıklarında, kendi yavrularını her kucağına aldıklarında akıllarına gelecektir.
Ben bu süreç içerisinde tabii aynı tehditlerle karşılaştım. Eğer konuşmazsan ailemin, yakın çevremin alınacağı bana defalarca söylendi. Kurultayla ilgili konuşmam istendi. Ben sorumlu bir siyasetçi, seçilmiş bir kamu yöneticisi ama en önemlisi insan olmaya çalışan bir birey olarak; 86 milyonun çocukları olduğunu, “yapılmayan, olmayan bir şeyin var olduğunu” söylemedim. Büyük bir sabırla adaletin tecelli edeceği günü bekledim.
Hz. Ali’ye sormuşlar;
“Filanca kişi seninle ilgili kötü konuşuyor, iftira atıyor” demişler.
O da “Mümkün değil” demiş.
“Nasıl bu kadar eminsin?” denince;
“Ben ona iyilik yapmadım ki” demiş.
Şu ellerin taşı hiç bana değmez,
İlle dostun bir tek gülü yaralar beni
Diyen Pir Sultan Abdal.
“Dar günde dost düşmanın belli olur” diyen ulu ozan.
“Hani benim ile lokma yiyenler, hırkamın altından kanıp geçenler” diyen ozan.
Hz. Ali’ye, Pir Sultan Abdal’a ve ulu ozanlara bunu söyleten hangi duyguyssa bende o duygudayım.
Eğilmeden, bükülmeden kendi durumumuzu kurtarmak için kimseye iftira atmadan yolumuza devam edeceğiz.
Çünkü bu dosyada itirafçı olanların hepsi siyasi bir operasyonun kurbanı olmuş, itirafçı yapılmış birer maşadır. Onlar kapının kolu, kulbu, vidasıdır.(kullanışlı aparat)
Bizim derdimiz ise PİR SULTAN ABDAL’ın dediği gibi.
OL KAPININ KENDİSİYLEDİR…
Not: Hepsi ilk ifadelerinde aleyhte bulunmamış, itirafçı olduktan sonra tahliye edilmişler.
Bugün karşınızda olmamın sebebi,
• Somut bir delil
• Bir belge
• Bir imza
• Bir kayıt
• Bir para hareketi
• Bir telefon kaydı DEĞİL
Bir yılı aşkın süredir beni özgürlüğünden mahrum bırakan şey; sözde iftiracıların soyut beyanları ve kimliği gizli tutulan tanıkların, hiçbir maddi delille desteklenmeyen anlatımlarıdır.
Soruşturma süreci bu iftiracı ve gizli tanıkların soyut, genelleştirilmiş ve doğruluğu denetlenemeyen anlatımlarına; ne zaman, nerede, nasıl gerçekleştiği belli olmayan ifadelerine dayandırılmıştır. Somut bir olay belge ya da fiil yoktur.
Ben ve benim gibi birçok Belediye Başkanı arkadaşımın durumu aynıdır. Bu beyanlara ilk bakıldığında çok şey anlatıyormuş izlenimi doğsa da dikkatle incelendiğinde aslında hiçbir şey söylemedikleri açıkça görülmektedir.
• Ne tutunulabilecek tek bir somut nokta
• Ne belirli bir olay
• Ne bir tarih
• Ne bir yer
• Şu işlem, şu karar, şu fiil denilebilecek açık ve denetlenebilir bir davranış yoktur.
Bu durum bir eksiklik değil, zorunluluktur. Zira ben bu fiilleri işlemedim. En küçük bir detay verilse, en ufak bir somutluk sağlansa, araştırıldığı anda bu anlatılanların kocaman bir iftira balonu olduğu ve gerçeğe temas eder etmez patladığı ortaya çıkacaktır. Bu nedenle söylenenler gerçeği anlatmak için değil, araştırmaktan kaçmak için özellikle belirsiz tutulmuş, genelleştirilmiş ve muğlaklaştırılmıştır.
Bu beyanların hiçbirinde;
• Somut bir belge
• Bir imza
• Yazılı talimat
• Para hareketi ya da benimle doğrudan ilişkilendirilebilecek tek bir nesnel veri yoktur. Anlatımların tamamı;
“Biliniyordu, isteği doğrultusunda, bilgisi dahilinde, organize edildi” Gibi iddialı ama içi boş ifadelerle doldurulmuştur. Peki talimat verdiğim iddia ediliyorsa;
• Talimatın içeriği nedir?
• Hangi kelimelerle, hangi ifadelerle, kime, ne söylemişim?
• Bu talimat sözlü mü, yazılı mı, mesajla mı, iletilmiş?
• Eğer sözlü ise, bu sözü, kime, nerede ve tam olarak hangi zamanda söylemişim? Bir tanığı var mıdır? Bir görüntü kaydı, ses kaydı sunulmuş mudur?
• Eğer yazılı ise; bu yazı nerededir? Imzası, kaydı, izi var mıdır?
• Yetki devrini gizlemek için nasıl bir yöntem kullandığım iddia edilmektedir?
• Belediyedeki açık ve kayıtlı hiyerarşik yapı içinde bu yetki devrini hangi mekanizma ile perdelemişim?
• Hangi görevlinin, hangi sıfatla, hangi aşamada bu sürece dahil olduğu somut olarak ortaya konulmuştur?
• Bu kadar çok insanın çalıştığı, her işlemin kayıt altına alındığı bir belediye yapısında, böylesi bir sürecin nasıl gizlendiği iddia edilebilir, bunun somut delili nedir?
Bu iddia edilen fiiller;
• Hangi yazıyla, hangi belgeyle, hangi onayla, hangi para hareketiyle desteklenmiştir?
• Hangi banka kaydı, hangi kasa hareketi, hangi ödeme talimatı bu anlatılanları doğrulamaktadır.
• Belediyenin ya da üçüncü kişilerin kayıtlarında, bu iddialarla örtüşen tek bir somut iz gösterebilmiş midir?
Bu sorularının hiçbirinin dosyada açık ve net bir cevabı yok. Güya ortada işlediğim onlarca suç vardır ama bu suçların nerede, ne zaman, nasıl ve hangi somut davranışla işlendiği söylenememektedir.
Peki, madem ortada somut bir suç yoktu, madem bu fiilleri işlemedim. Madem anlatılanlar en küçük bir ayrıntı verildiğinde çökecek kadar temelsizdi.
BU YALANLARA NEDEN İHTİYAÇ DUYULDU?
İşte bunun cevabı beyanların içeriğinde değil; NE ZAMAN, NASIL, HANGİ AŞAMADA ortaya çıktığındadır.
Öncelikle, başlangıçta benimle ilgili isnatlar sınırlı ve belliyken süreç ilerledikçe maddi delillerle derinleşen bir soruşturma yerine, konuşan her kişiyle genişleyen bir yalan anlatısı ortaya çıkmıştır. Sırf şahsımı suçlamak için, zamanını, yerini, şeklini asla somutlaştıramadıkları; duyumlara, varsayımlara ve yorumlara dayanan sözler söylemişlerdir. İddianamenin sadece 44. ve 55. eylemleri arasında bu kişilerin beyanlarında 27 kez bilmiyorum, 20 kez hatırlamıyorum, 9 kez duydum, 9 kez de söylediler şeklinde afaki mesnetsiz ifadeler kullanılmıştır. Bu iftiracıların hepsi savcılıktaki ilk ifadelerinde aleyhimde bir beyanda bulunmamış, sonra birdenbire adeta vahiy gelmiş ilçesine birbiri ardından ifadeler vermişlerdir. Asıl ilginç olan şey ise her ifade bir başkasının ifadesini daha da genişletmiş ama asla olayları açıklığa kavuşturmamışlardır. Çünkü bu beyanlar gerçeği anlatmak için değil tutuklanmaktan ya da tutukluya tahliye olmak için kurgulanmıştır. Nitekim bu iftiraların ardından hemen hemen hepsi tahliye edilmiş, adli kontrol tedbirleri kaldırılmış, bazıları da çeşitli zamanlarda ifadeler vererek bir nevi tutuklanmamaları garanti edilmiştir. Hatta bu kişiler hakkında iddianameye baktığımda birçoğu hakkında güya birlikte işlediğimiz iddia edilen suçlardan cezalandırma istenmediğini dahi gördüm. Bu tablo söylenenlerin gerçek olduğu için değil işe yaradığı için söylendiği, söyleyeni akladığı için değil hedef alınanı suçladığı için ödüllendirildiği gerçeğini gözler önüne sermektedir.
Sayın başkan;
İşin daha da vahimi şudur; savunmanın ileri bölümlerinde detaylı değineceğim ama şimdi yeri geldiği için biraz bahsetmek istediğim bir diğer konu da; uyduruk bir not kağıdından çıkan birtakım inşaat firmaları isimleri, işletme isimleri ve bunlardan alındığı söylenen paralar iddiasıdır. Öncelikle bu not kağıdı ve buradaki inşaat firmaları, işletmeler artık başka bir soruşturmanın konusu. Ancak bu dosyada bu suç işlenmiş gibi gösterilip bu dosyanın konusu olup sonra aynı dosyanın tefrik edilip onlarca firmanın içerisinde benimle husumeti bulunan 2-3 firmanın soyut beyanıyla İkinci kez tutuklandım. Burada ilginç olan şey;
• Bu not kağıdı ve listeler 8 aydır olduğu halde neden soruşturulmamıştır?
• Ya da soruşturulduğu ama savcılığın istediği yönde beyan verilmediği için mi dosyaya konulmadı?
• Konuyla teknik olarak hiç ilgisi olmayan ve yetkilerinde olmayan 2 belediye çalışanının ortaya attığı bu iddialar sonucu tutukluluk durumları değişmiş midir?
• Ben hücremde oturup bir not kağıdı yazsam buna itibar edilecek mi?
•Dosyada gizlilik kararı olmasına rağmen aleyhte beyan verenlerin ifadeleri basına sızdırıldı. Peki lehte beyan veren onlarca firmanın ifadesi neden yayınlanmıyor?
• İddianame yayınlandı ve mahkeme tarihi açıklandı. Mahkemeden 18 gün önce alınan bu ikinci tutuklama kararı bu dosyanın ne kadar boş olduğunu teyit edip yedeklemek için midir?
• Yoksa bu dosyada zorla, baskıyla, tehditle iftiraya zorlanan iftiracılar ifadelerini değiştirmesin diye sopa olarak üzerlerinde tutmak için midir?
Bence her ikisi de. Ancak huzurunuzda bu sorunun cevabını bir örnekle somutlaştırmak istiyorum. 6 Ocak tarihinde CHP İstanbul İl Kongresi davasında mahkeme huzuruna çıktım. Oradaki suçlama yine somut bir delil olmaksızın itirafçı Veli Gümüş'ün ifadelerine ve Emirhan Akçadağ’ın ifadesine dayanıyordu. Emirhan Akçadağ ile Veli Gümüş Paşakapısı Cezaevi'nde aynı koğuşta ayken sözde Veli Gümüş, Emirhan Akçadağ’a Chp İstanbul İl Kongresinde benim menfaat temini yoluyla kendilerinden bir adaya oy vermeye yönlendirdiğimi, bununla ilgili ses kayıtlarının olduğunu söylemiş. Hesabına para gönderdiğimi ve görüşmelerin Ankara'da sürdüğünü vesaire anlatmış. Efendim uzatmayayım, itirafçı Veli Gümüş çıkarıldığı mahkemede hakim huzurunda dedi ki:
• Emirhan Akçadağ ile böyle bir şey konuşmadığını
• Kurultayda Ankara'ya hiç gitmediğini
• Rıza Akpolat’ı ismen bildiğini ama hiç yan yana gelmediğini
• Dolayısıyla bir para alışverişinin, menfaat temininin mümkün olmadığını
• Söz konusu ses kaydını mahkeme yasa dışı yollarla elde etmiş olmasına rağmen salonda dinletti ve orada benim adım hiç geçmiyor.
Sayın başkan en vahimi şudur;
Kendisinin ifadesinde Rıza Akpolat ile ilgili tek bir cümle etmediğini, savcılığın söylemediklerini tutanağa geçirerek kendisine imzalattırdığını beyan etmiştir. Bu suçlamaları ortaya atan kişiyi de savcılığa şikayet ettiğini söylemiştir. 6 Ocak’taki bu gelişme üzerine 9 Ocak'ta alelacele kimse beyanını değiştirmesin diye bu tutuklama yapılmıştır. Herhalde bu durum içinde bulunduğumuz durumu izah etmeye yetmiştir. İşte bu nedenle bugün karşınızda bulunmamın sebebi işlenmiş bir suç değil, sürecin ilerleyebilmesi için ihtiyaç duyulan iftiralardır. Bu iftiralar gerçeği ortaya çıkarmak için değil, bilakis üstünü örtmek için üretilmiştir. Oysa gerek AİHM gerek Yargıtay'ın kararlarında yalnızca sözde itirafçı beyanlarına dayanılarak bir insanın suçlu ilan edilemeyeceği defalarca vurgulanmıştır. Buna rağmen ben yalnızca bu iftiralar nedeniyle yüzlerce yıl hapis tehdidiyle yargılanıyor ve bir yılı aşkın süredir özgürlüğünden mahrum bırakılıyorum. Asıl ağır olan da budur.
HAKKIMDAKİ İHALEYE FESAT KARIŞTIRMA İDDİALARI TAMAMIYLA ASILSIZDIR, GERÇEK DIŞIDIR.
İhaleye fesat suçlaması da yine iftiralar neticesinde ortaya çıkmıştır. Öncelikle ihaleye fesat iddiası ilk soruşturmanın konusu olmamakla birlikte yine ortaya çıkarılmış bir delilin sonucu değil, tamamen soyut beyan ve iftiraların mahsulüdür. İhaleler dışarıdan bakıldığında karmaşık görünen teknik detaylar içeren ve kamuoyunda kolayca şüphe uyandırabilecek süreçlerdir. O yüzden iftiracıların kurduğu anlatıların en yoğunlaştığı alanın ihaleler olması tesadüf değildir ancak bu dosya dikkatle incelendiğinde;
• Somut bir ihale dosyasına
• Belirli bir tarihe
• Açık bir işleme
• Bana affedilecek fiili bir müdahaleye
dayanmadığı ortaya çıkacaktır. Sayın makamınızın da malumu olacağı üzere kamu idarelerinde ihale süreçleri, kişisel iradeyle ya da tek bir makamın talimatıyla yürütülen süreçler değildir. Bu süreçler teknik personel, ihale komisyonu ve ihale yetkilisi gibi birden fazla idari birimin sorumluluğunda mevzuatın öngördüğü sıkı usuller çerçevesinde yürütülür. Bu çerçevede bir belediye başkanının görevi ise bu sürecin teknik aşamalarında fiilen yer almak değil bu süreçlerin mevzuata uygun ve etkin bir şekilde ifası için yetki ve sorumlulukları, ilgili başkan yardımcılarına ve birim amirlerine devretmektir. Ben de görev sürem boyunca ihale işlemlerine ilişkin tüm bu yoğunluk içinde liyakatine göre müdür ve başkan yardımcılarıma imza ve yetki devri yapıp daha verimli ve karar alma sürecini hızlandırıcı adımlar attım. Tüm ihaleler yetkilendirdiğimiz arkadaşlar tarafınca komisyon tarafından yasalara uygun şekilde piyasa ortalamasında yapılmış her bir ihale hem sayıştay hem mülkiye müfettişlerince defalarca incelenmiş bu konuda soruşturmaya konu olacak bir bulguya rastlanmamıştır. Çünkü söz konusu işlemleri gerçekleştiren bir kısmı sanık olarak huzurda bulunan çalışma arkadaşlarım son derece namuslu, onurlu ve saygıdeğer insanlardır. Bu insanlar bürokraside yetişmiş, konusunun uzmanı ve işinin ehli kimselerdir. Gerek insani yönlerine gerekse çalışma ahlaklarına kefilim. Sadece beni suçlamak ve karalamak için kurulan kurgunun kurbanı olmuşlardır. Öncelikle çalışma arkadaşlarımın tahliyelerini talep ediyorum. Tüm bu idare yargılanma ve fiili durum ortadayken iddianamedeki kurgu şudur: Güya ben doğrudan sorumluluktan kaçmak için görünürde yetki devri yapmışım, süreci belediye başkan yardımcılarım üzerinden yönetişim ve bazı kişiler aracılığıyla ihale süreçlerindeki usulsüzlükleri perdelemişim. Peki bu kadar ağır bir suçlama hangi somut veriyle desteklenmektedir?
DOSYADA:
• tarafımdan verilmiş yazılı ve sözlü bir talimat
• belediye personeline yapılmış bir yönlendirmeyi gösteren iletişim kaydı
• toplantı tutanağı
• not
• mesaj
• e-posta
• ihale sürecine etki eden bir para ya da menfaat ilişkisi
• ihale evrakına yansımış bir müdahale ve değişiklik
bulunmamaktadır.
Sayıştay ve merkezi idare tarafından üstelik muhalefete mensup bir belediye olarak sürekli denetlenen bir kamu kuruluşunda hangi mekanizma kullanılarak bu fiiller gizlenmiştir ki hiçbir denetlemede ortaya çıkmamıştır?
İhale sürecinin hangi aşamasında, hangi belgeye müdahale edilmiştir?
Bu süreci ortaya koyan tek bir kayıt, tek bir iz, tek bir maddi veri dosyada var mıdır?
Bu soruların hiçbirinin cevabı dosyada yoktur. Yetki devrinin kamu yönetimlerinde hem hukuki hem de fiili bir zorunluluk olduğu bilinmesine rağmen suç unsuru haline getirilmiş, soyut anlatımlarla sorumluluktan kaçma ve usulsüzlüğe kılıf şeklinde kurgulanmıştır. Bu yaklaşım peşin hükümlü ve art niyetli bir yaklaşımdır delilden olguya giden bir hukuki tutum ortada yoktur. Eylem 1’den sonuç kısmına kadar sadece benim değil kimsenin ismi geçmezken, somut bir fiil isnadında bulunulmazken, sadece şüpheli Rıza Akpolat’ın üzerinden ihale süreçlerini koordine ettiği şeklindeki kalıp cümle kopyala yapıştır şeklinde yapıştırılmıştır. Örneğin Eylem 1’e ilişkin anlatımda başlangıç kısmından sonuç kısmına kadar benim ismim bir kez dahi geçmemiş, sonuç kısmına gelindiğinde birdenbire şüpheli Rıza Akpolat'ın Ali Rıza Yılmaz ve Mustafa Mutlu üzerinden ihale süreçlerini koordine ettiği ileri sürülmüştür. Bu eyleme ilişkin anlatım kısmında şahsımın ihale sürecine müdahil olduğum, talimat verdiğim, yönlendirmede bulunduğundan söz edilememiş, haliyle iddiayı şahsıma bağlayan hiçbir delil gösterilememiştir. Bu durum ihaleye fesat karıştırma suçlamasına konu diğer eylemler için de geçerlidir. Savcılık şahsıma somut bir eylem isnadı yönelterek delillendirmemekte, her seferinde yalnızca bir varsayım üzerinden suçlamada bulunmaktadır. Sonuç olarak hakkımda ileri sürülen ihaleye fesat karıştırma iddiaları ne somut bir fiile ne de doğrulanabilir bir delile dayanmaktadır. Bu isnatlar yalnızca Belediye Başkanı sıfatımdan hareketle ve birkaç kişinin beyanı üzerinden kurulan maddi gerçeklikle temas ettiği anda çöken kurgulardan ibarettir. Hiçbir eylemde somut bir fiil bulunamamıştır. Bu iddiaların hepsi kurgulanmış gerçek dışı kurgulardan ibarettir. Kaldı ki çalışma arkadaşlarım bilgili, donanımlı, medeni cesaret sahibi insanlardır ihalelerle ilgili olarak herhangi bir müdahalede bulunmaya yeltenseydim buna karşı çıkar, konusu suç oluşturan emri yerine getirmezlerdi. Tıpkı Tapduk Emre dergâhına eğri odun taşımayan Yunus gibi.
HAKKIMDAKİ RÜŞVET VE DOLANDIRICILIK İDDİALARI TAMAMEN MESNETSİZDİR
Hakkımda yürütülen soruşturmanın çıkış noktası ve ilk suçlama grubu rüşvet ve dolandırıcılık iddialarıdır. Burada açık, izlenebilir ve hayatın doğal akışı içerisinde gerçekleşmiş işlemler bağlamından kopartılarak, parçalanarak ve tersine yorumlanarak suç unsuru haline getirilmektedir. Bir mülkün satışı, bir aracın el değiştirmesi, bunlara yönelik fiyatların belirlenmesi, şahsıma ait ekonomik tasarrufların sanki başlı başına suç unsuruymuş gibi ele alınmıştır. Öncelikle tutuklanmama konu olan BELTAŞ hastane hisselerinin satışı ile ilgili bilgi vermek istiyorum. Bu dosyada sürecin en başında söylenenlerle sonradan anlatılanlar arasında ciddi fark vardır. BELTAŞ Yönetim Kurulu Başkanı ilk ifadesinde açıkça şunu söylemiştir:
Yönetim Kurulu Başkanı olduktan sonra belediyenin iştiraki olan BELTAŞ’ın Belediyeye olan borçları nedeniyle taşınmazların satışı gündeme gelmiş ve bu çerçevede bir değerleme yapılmıştır. Bu borçların ödenmesi gereğini Sayıştay denetçileri de raporlamışlardır. Sayıştay uyarısı sonrası değerleme aşamasında bir yönetim kurulu kararı olmadığını, sonrasında yönetim kurulu olarak bu kararı verdiklerini söyledi. Belediyenin borç durumunu ve bunun nedenlerini Beşiktaş ilçemizin bilinmeyen gerçekleri başlığında anlattım dolayısıyla bu satış işlemi de bir tercih değil bir zorunluluktu. Bu satışta bize yöneltilen suçlamalara tek tek cevap vereceğim. Öncelikle satışın usulsüz ve ihale yapılmadan gerçekleştiği iddiaları çarpıtmadır. Çünkü söz konusu taşınmaz kamu ihalesine tabi bir belediye taşınmazı değildir.
Bir şirketin kendi mal varlığına ilişkin bir tasarruftur. İhale yapılması zorunlu değildir. Buna rağmen BELTAŞ Yönetimi şeffaflık ilkesini göz etmiş satış sürecini ihale yoluyla yürütmüştür. Ortada gizli kapaklı bir işlem olmadığı gibi her adımı kayıtlı, geriye dönük evrak üzerinden incelenebilir durumdadır.
İkinci bir suçlama: Yönetim kurulunun noter tasdikinden geçmediği suçlamasıdır. Bu da ihale gibi zorunlu olmayan bir durumdur. Yönetim kurulu kararının noterden tasdik edilme zorunluluğu yoktur. Hukukta zorunlu olmayan bu unsurlar, bugün suçun temel dayanağı gibi sunulmaktadır. Diğer bir suçlama kamu zararı olduğudur. Bu suçlamaya cevap vermeden önce taşınmazın gerçek durumunu bilmek gerekir. Söz konusu hastane 5 katlı gibi görünen ama bir katının kaçak, bir katının ise Milli Emlak'a ait olduğu 3 katlı bir yapıdır. İçinde bir kiracı vardır. Sözleşmesi 2031 yılına kadar devam etmekte olup tüm kullanım hakkı kendisindedir. Yani burayı alan kişi 7 yıl bir tasarrufta bulunamayacaktır. İmar planında tanzim satış yeri olarak geçmektedir. Sayın başkan tüm bu unsurlar hiç değerlendirilmeden yapılan bir değerleme gerçeği perdeleyecektir. Savunma sürecinde yaptırılan değerleme raporları da açıkça göstermektedir ki bu satış sonucunda kamuya herhangi bir zarar verilmemiştir. Zira Aziz İhsan Aktaş, hastane bana zorla bedelin üstünde satıldı derken savcılık kamu zararı vardır demektedir. Bu satış işleminde ne kamu zararı vardır ne de herhangi bir zorlama vardır. Alıcının en baştan belli olduğu yönündeki iddia gerçeği yansıtmamaktadır. Zira satış kararı etik olarak içinde sözleşmesi bulunan kiracıya bildirilmiştir. Aziz İhsan Aktaş'a bir zorlama, yönlendirme ya da telkin söz konusu değildir.
İhaleye katılıp katılmamak kendi iradesidir. İhaleye katılmış olması üzerinden benim yönlendirme yaptığım sonucuna varmak maddi bir olguya değil varsayıma dayanmaktadır. Kaldı ki ihaleye katılmış olması dosyada yer alan verilerle açıklanabilir. Söz konusu firma belediyenin en yüksek borcu bulunan firmalardan biridir. Bu nedenle bir mahsuplaşma ihtimaliyle ihaleye girilmiş olması son derece mümkündür. Bu borç alacak ilişkilerinin yoğun olduğu kamu uygulamalarında sıkça karşılaşılan bir durumdur. Ödeme planına bakıldığında satış bedelinin yarısı mevcut borçlara karşı mahsup edilmiştir. Yani ortada gizli saklı bir ödeme düzeni değil açıkça görülebilen kayıtlara geçmiş bir mahsuplaşma vardır. Örneğin SGK'nın belediyelerin borçlarına karşılık eğitim, sağlık ya da dini tesis alanlarını kendi mülkiyetine aldığı uygulamalar vardır. Yani kamunun bir alacağını bir başka kamusal değer üzerinden alması ne yeni ne de sıra dışı bir yöntemdir. Bu durum özel şahısların kamudan olan alacaklarını nazara alarak taşınmaz satımına ilgi göstermesini açıklıyor. Dolayısıyla somut olayda gerçekleştirilen satış ve buna bağlı mahsuplaşma işlemi hukuka ya da mevzuata aykırı değildir.
Yine bu satış ile ilgili yönetim kurulu üyelerinin karar tarihinde fiziken aynı binada bulunup bulunmadıklarına dair bazı teknik verilere bakarak, söz konusu satış usulsüz ilan edilmektedir. Bu değerlendirme sinyal bilgileri gibi tek başına delil niteliği taşımayan bir kişinin kesin olarak nerede bulunduğunu dahi göstermeyen veriler üzerinden yapılmaktadır. Kaldı ki bu tür veriler delil olarak kabul edilse bile ortada bir usulsüzlük olduğunu göstermez. TTK’da Yönetim kurulu kararlarının fiziken toplanmadan da alınabileceği kabul edilmektedir. Çok açık şekilde kanunda belirtilmesine rağmen yönetim kurulu üyelerinin aynı binada bulunmadığı iddiası üzerinden satış kararının hukuka aykırı gösterilmesi gerçeği aydınlatmak yerine süreci zorla suç çerçevesine sokma çabasından başka bir anlam taşımamaktadır. Sayın savcı beni tutukluluğa ilk kez sevk ettiğinde kamu zararını gösteren bir değerleme raporunu göstermiştir. Her nedense dosyada bu değerleme raporu değil başka bir rapor bulunmaktadır. Madem o rapor sağlıklı ve muteber değildi, o zaman ben hangi gerekçeyle tutuklandım? Ayrıca sayın savcı beni tutuklamaya sevk etmeden bir ay öncesine kadar şu anda iftiracıya dönüştürdüğü 2 yöneticiyi adliyeye çağırdığını, dosyaları yönetim kurulu defterini istediğini sonra kendilerine hakaretler ederek gönderdiğini arkadaşlarım o gün bana anlatmıştı. Kendilerinin o gün bana ilettikleri beyanlarını aynen iletiyorum:
• Siz devletin malını kime peşkeş çekiyorsunuz?
• Karar defterinin eliyle kontrol ederek ‘’siz bu kararı sonradan almışsınız, kırışmamış ve sıcak’’
diyerek aslında hem nefret suçu işlemiş hem de ne denli bir ön yargı ve peşin hükümle süreci başlattığını ortaya koymuştur.
Bir sorgu esnasında içindeki nefreti gizleyemeyen sayın savcı unutmamalıdır ki saydığı bu toplulukların kanlarıyla kurulan bu Cumhuriyetin sayesinde savcılık yapabiliyor. Karşısında halkın oylarıyla seçilmiş, çağrıldığı anda koşa koşa gelecek, yargılanmaktan korkmayan insanlar var. Sayın savcı, emekçi şoför kardeşlerimize bile bu ülkenin devletin malını çalmanıza müsaade etmem demiş. O zaman HODRİ MEYDAN!! Dosyada Aydın Belediyesi, Elazığ Belediyesi var. Onlarca AKP'li belediye ve bakanlıklar var. Yandaşa dağıtılan ihaleler var. AKP'li belediyelere ait mülklerin nasıl satıldığını incelesin. Bir araç plakasından ya da tekne isminden beni suçlamaya çalışan sayın savcı günlerce konuşulan Isparta Belediyesi’ne hediye edilen aracı neden sormuyor? Bu araç neyin karşılığında hediye edilmiş?
Hakkımdaki bir diğer rüşvet iddiası ise, şirketime ait 2 aracın edinilmesi ve sonra elden çıkarılmasıdır. Öncelikle benim başkan seçildiğim günden itibaren kullandığım araçlarım kendi araçlarımdır. Belediyenin kiralama yoluyla aldığı hiçbir araca binmedim. Burada olağan hayat akışı içerisinde gerçekleşen bir alım satım işlemi, somut hiçbir rüşvet ilişkisi kurulmadan başlı başına suçun kanıtı gibi sunulmaktadır. Üstelik bu yorum araçların kasko bedelleri ile daha sonraki satış bedelleri üzerinden yapılmaktadır. Oysa herkesin bildiği gibi, serbest piyasada bir malın değeri sabit değildir. Zaman, koşullar ve piyasa dinamikleriyle değişir. Bu değişkenlik menfaat aktarımı gibi yorumlanmıştır. Eylem 44 başlığı altındaki iddiaya göre, 2019-2020 yılları arasında şahsıma ait araçların güya bana rüşvet olarak verildiği ileri sürülmektedir. Bunun da ötesinde bu araçlar nedeniyle anlaşmazlık çıktığı, tehditler yaşandığı ve bu sözde mesele kapatılsın diye üçüncü bir kişi milyonlarca lira rüşvet verdiği iddia edilmektedir. Bu anlatım tam bir dizi senaryosudur. Bu çirkin iddianın kaynağı somut ve objektif veriler değil, etkin pişmanlıktan yararlanarak tahliye olan kişiler ya da hiç tutuklanmayan kişilerin soyut iddialardır. İddianamenin de bizzat itiraf ettiği üzere şahsıma ait araçlar için araç satış bedeli açıklamasıyla ödemeler yapılmıştır. Bu ödemeler banka kayıtlarıyla sabittir. Ödeme miktarları da iddia konusu araçların anılan tarihteki piyasa rayiçleri ile aynen örtüşmektedir. Yani söz konusu araçların bedelleri doğrudan şirketim tarafından ödenmiştir. Bu durum araçların bana bila bedel verildiğini ya da rüşvet niteliği taşıdığı iddiasını tamamen ortadan kaldırmaktadır. Ortada belgeleriyle, tarihleriyle, banka kayıtlarıyla sabit bir ticari işlem vardır. Fahri Aksoy'un belediyede iş alabilmek için bana araç verdiğinin gerçek olmadığını anlattım. İkinci iddia Aziz İhsan Aktaş'ın söylediği araçlar üzerinden para meselesi çıktığı, tehditler yaşandığı ve bu sözde sorunu çözmek için 7.5 milyon lira rüşvet verildiği ileri sürülmektedir. Burada tek somut veri ise belirli bir tarihte 2 kişinin aynı bölgede baz sinyali vermiş olmasıdır. 2 kişinin aynı bazdan sinyal vermesi, aynı mekanda yan yana olduklarını ya da aralarında bir para alışverişi yaşandığını göstermez. Eylem 45 kapsamında şahsıma ait 2 aracın güya bedelinin çok üzerinde bir fiyata satıldığı iddia edilmektedir. Bu iddianın dayanağı ise kasko bedelleri ve satış bedelleri arasında var olduğu iddia edilen farktır. Serbest piyasada satılan araçların neredeyse tamamının kasko değerinin üzerinde işlem gördüğü herkesçe bilinen bir gerçekken yalnızca bu fark üzerinden rüşvet isnadı kurmak hangi hayat tecrübesine dayanmaktadır? Bir rüşvet iddiası otomobil kasko bedelleri üzerinden mi kurulmaktadır? Ayrıca hastane örneğindeki görmezden gelme, gerçeği perdeleme, burada da geçerlidir. Kasko bedeli ruhsattaki temel bilgiler üzerinden standart bir hesaplamayla belirlenen sigorta riskine yönelik teknik bir değerdir. Aracın bireysel özellikleri bu hesaplamaya dahil edilmez. Burada söz konusu araç ciddi donanıma ve motor gücüne sahiptir. Bu bakımdan hesaplamaya dahil edilmemiştir. Standart bir araç olarak hesaplama yapılmıştır. Sonra alan şirketin ucuza satması, mahsuplaşması hatta zarar ettiğini söylemesi gibi kararları, beyanları yani muhasebesel işlemleri ticari uygulamaları geriye dönük olarak bana suç olarak isnat edilmiştir. Son olarak güya bir rüşvet bedeli, şirket adına kayıtlı araçlar üzerinden resmi satış işlemleriyle, banka transferleriyle ve üstelik ciddi vergi yükü doğuracak şekilde ödenmiştir.
Rüşvet veren biri neden rüşveti şirket adına kayıtlı araçlarla, faturalı, bankadan geçen ve vergi doğuran işlemlerle versin?
Rüşvet ne zamandan beri bu kadar iz bırakmayı seven bir ödeme biçimi olmuştur?
Bu işlemi neden elden nakit almıyoruz da her aşaması kayıtlı alış satış üzerinden yapıyoruz?
Bu kişiler bu rüşveti neyin karşılığı olarak vermişler?
Ortada bir rüşvet varsa karşılığı da vardır.
Peki bu kişilerin verdiği rüşvet neyi elde etmek içindir?
Hangi somut iş ve eylem için verilmiştir?
İddianamede deniyor ki Fahri Aksoy tarafından Beşiktaş Belediyesi’nden ihale alabilmek için ya da ihale süreçlerine katılmak için 2019 yerel seçimler öncesi ve sonrası iddiaya konu arabaların verildiği, Aziz İhsan Aktaş'ın da güya benim nazarımda makul görünmek ve belediyede iş alabilmek için bu arabalara ilişkin para meselesinin kapatılmasına yönelik ödemeler yapmış. Böyle bir rüşvet anlaşması olur mu? Gelecekte olup olmayacağı bile belli olmayan ihale süreçlerinde güya etkili olmak adına rüşvet vermek ya da benim nazarımda makul görünmek için rüşvet vermek diye bir şeyden bahsedilebilir mi? Hani nerede rüşvet anlaşması için benim taahhüt ettiğim iş? Böyle saçma sapan bir iddiaya nasıl itibar edilir? Buradaki tüm varsayımlar işlemin niteliğinden değil bu araçları satan kişinin ben olmamdan kaynaklıdır. Aynı satış başka bir kişi tarafından yapılsaydı sıradan bir ticari işlem olarak görülecek bir süreç yalnızca beni suçlayan bilmek için olduğundan farklı yorumlanmıştır. Bu nedenle söz konusu araç satış bedellerinin rüşvet parası olduğu iddiası somut delillere dayanmak şöyle dursun somut gerçeklerle açıkça çelişmektedir. Bu çerçevede bu iddianın da ne derece gerçek dışı olduğu açıktır.
HAKKIMDAKİ SUÇTAN KAYNAKLANAN MAL VARLIĞI DEĞERİNİ AKLAMA İDDİALARI BÜTÜNÜYLE TEMELSİZDİR.
Bu iddialar da gerçeğe değil; korkutulmuş, sindirilmiş kişilerin tahliye olma umuduyla etkin pişmanlıktan yararlanabilmek için söylediklerini, bir iftiracının, ne zaman hangi amaçla tutulduğu dahi bilinmeyen uydurma not defterlerine ve sonucu en baştan belli olacak şekilde kurgulanmış MASAK raporlarına dayandırılmıştır. Ben ve ailem kaynağı belirsiz bir nottan ibaret anlatılar gerekçe gösterilerek gözaltına alındık ama çok daha ağırı gizlilik kararı olmasına rağmen bu notlar soruşturma makamı tarafından kamuoyuyla paylaşıldı. Bundan dolayı itibarsızlaştırıldık, adeta linç edildik. Söz konusu notlarda, güya çeşitli inşaat firmaları, işletmeler ve bunlardan alınan paralarla yapılan harcamalardan bahsedilmektedir. Milyon dolarlık yüzüklerden yatlara, villalardan araçlara kadar sayısız yalan kamuoyuna algı yaratmak için paylaşılmıştır. Yaklaşık bir yılı aşkın süredir tutuklu olmama rağmen bana bu konuyla ilgili hiçbir şey sorulmadığı, ifadem alınmadığı gibi ailem, yakınlarım, arkadaşlarım iftiracıların beyanları ve not kağıdında yazılanlar peşinen doğru kabul edilip tutuklanmışlardır. Defalarca evlerde aramalar yapılmış ama ne bahsedilen eurolar, ne milyon dolarlık yüzükler ne de başka bir şey ele geçirilmiştir. Magazinel konularla millet meşgul edilmiş, kamuoyu gündemi manipüle edilmiştir. Öncelikle herkesin kendine şu soruyu sorması gereklidir. Bu ağır suçlamalara konu olan böylesine kapsamlı, sistematik ve yıllara yayıldığı iddia edilen bir yapı gerçekten var olsaydı bunun hiçbir izine resmi kayıtlarda, denetim raporlarında, mali incelemelerde rastlanmaması mümkün müydü? Beşiktaş Belediyesi uzun yıllardır Sayıştay ve İçişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu tarafından düzenli ve sıkı biçimde denetlenmektedir. Bu denetimlerin hiçbirinde bugün bana isnat edilen iddialara ilişkin tek bir hukuka aykırılık tespit edilmemiştir. Ne bir havuza ne iddia edilen bir sisteme ne de bu anlatımları doğrulayacak en küçük bir emareye rastlanmıştır. O halde; bu kadar kapsamlı ve tekrarlanan denetimler boşuna mı yapılmıştır? Yıllar boyunca kamu adına görev yapan denetim mekanizmalarının hukuka aykırı hiçbir husus tespit edemediği gerçeğine rağmen neden bugün soyut, belirsiz ve çıkar karşılığı verilen beyanlara itibar edilmektedir?
İkinci olarak savunmanın başında Beşiktaş'ın bilinmeyen gerçekleri kısmında da belirttiğim üzere imar ve ruhsat konusundaki yetkisizlik bu not kağıdındaki iddiaları teknik olarak da çürütmektedir. Zira buradaki inşaatlar ya da işletmeler Beşiktaş Belediyesi'nin yetkisinin olmadığı ya da tek başına yetkisinin olmadığı yerler olup Bakanlığın, İBB'nin onayı olmadan yürümeyen projelerdir.
Buraya tekrar değinebiliriz.
-İstanbul Boğazı Belediyeler Birliği
-Ruhsat (Emniyet, İtfaiye, Boğaziçi imar, kurul)
Üçüncü olarak tekrar ifade etmeliyim ki artık bu dosyada bize bundan dolayı suç isnat edilse de başka bir soruşturmanın konusu olması nedeniyle yedekleme tutuklaması sırasında yaptığım açıklamayı tekrarlamak zorundayım. Bu sözde not kağıdından çıkan firma ve işletmelerden büyük çoğunluğu hakkımda aleyhte beyanda, iftirada bulunmamış olacak ki bu kişilerin ifadelerine iddianamede yer verilmemiştir. Onlarca firmanın içinde 2 firmanın aleyhimde beyan verdiğini öğrendim. Bunun nedenini ortaya koyduğunda bunun nasıl iftira olduğunu herkes anlayacaktır (Serdar Bilgili ile husumet sebebini anlat). Üstelik bu beyanların tamamı, hakkımdaki dava öncesinde yürüyen soruşturmanın ilk aşamalarında değil, yaklaşık 10 ay sonra birdenbire peydah olmuştur. Soruşturmanın başında susan tutuklama sürecinde dahi tek kelime etmeyen bu kişilerin ancak itirafçı beyanlarından sonra ve kritik bir zamanlamayla mağdur oldukları suçlamasıyla ortaya çıkmaları aslında tüm gerçekliği ortaya koymaktadır.
Dördüncü olarak iddianamede suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçuna yer verilmiş olmasına rağmen bu suça konu olduğu iddia edilen mal varlığının edinilmesine yönelik irtikap veya rüşvet suçları aynı iddianamede yer almamaktadır. Yani ortada sözde aklandığı iddia edilen bir mal varlığı vardır ancak bu mal varlığının hangi somut suçla ne zaman ve nasıl elde edildiğine ilişkin bir isnat yoktur. İşte tam da bu sebeple 9 Ocak 2026 tarihinde yani duruşmadan yalnızca 18 gün önce bu sözde beyanlar gerekçe gösterilerek 2. kez tutuklanmış bulunuyorum. Burada iki tane soru sormak zorundayım.
- Acaba aklama suçunun kendi başına ayakta duramadığı, iddianamenin bu yönüyle çöktüğü fark edildiği için mi duruşmaya sayılı günler kala alelacele yeni bir dosya uydurulup bu dosyada şahsımı tutuklama yoluna gidilmiştir?
- Ya da aynı zamanda aleyhimde beyanda bulunmaya zorlanan etkin pişmanlıktan yararlanan sözde itirafçı İFTİRACILARIN mahkemede hakikati dile getirmelerinden korkulduğu için onların tepesinde bir sopa olarak mı bu tutuklama tehdidi kullanılmaktadır?
Burada ne etkin pişmanlık kapsamında ifade verenlerin beyanlarının ne maddi gerçeklikle ne de Beşiktaş’ın idari ve hukuki yapısıyla örtüştüğü söylenebilir.
Rüşvet havuzu listesine gelince:
Ben ve yakınlarım, benimle en ufak bir ilgisi bulunmayan, üzerinde imzam olmayan, talimatım bulunmayan, ne zaman, hangi saikle tutulduğu bilinmeyen bir kağıt parçası yüzünden nasıl olur da suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama gibi ağır bir suçtan itham edilebiliriz? Bugün oturup hücremde bir liste yazsam yarın bu liste bir başkasının tutuklanması için yeterli olacak mıdır? Eğer bir kağıda yazılan isimler, tarihler, rakamlar, bu kadar kolay GERÇEK kabul edilebiliyorsa artık delilden değil varsayımdan söz ediyoruz demektir. Daha da vahimi aynı yaklaşımın MASAK tarafından devam ettirilmesidir. Zira MASAK, teknik ve tarafsız bir mali inceleme sunması gerekirken şahsımı en baştan suçlu kabul etmiş sonra da her veriyi bu kabule uydurarak yorumlamıştır. Tamamen olağan sosyal ilişkilere dair son derece normal olgular dahi, ortada herhangi bir somut mali suç delili bulunmaksızın doğrudan aklama şüphesine dayanarak yapılmıştır. Aile ilişkileri adeta suça konu edilmiş; eş, kardeş, bacanak, kayınbirader gibi akrabalık bağları tek başına aklama suçuna karine kabul edilmiştir. Türkiye'de taşınmaz ve taşıt edinimlerinde tek başına olağan dışı sayılmayacak hatta uygulamada son derece sık rastlanan durumlar, yalnızca benimle ilişkilendirildiği için aleyhime yorumlanmıştır. MASAK raporu, somut ve objektif mali tespitler ortaya koymak yerine, varsayımlara, şüphelere ve ön kabullere dayanmış; olağan mali ve sosyal ilişkileri dahi suç emaresi gibi sunan bir nitelik kazanmıştır. Öyle ki sevgili eşimin, babasını kaybetmesi, eski eşiyle boşanması ve benimle evlilik tarihinin birbirine çok yakın olması, babasından kalan miras, kendi birikimleriyle edindiği mülkler ve taşıtlar dahi benimle ilişkilendirilmiştir. Yine kayınbiraderimin, arkadaşlarımın, vergi rekortmeni bacanağımın edindiği mülklerinde benimle en ufak ilgisi yoktur. Yine iddia edildiği gibi belediye gücünü kullanarak oluşturduğum sözde bir havuzdan milyonlarca dolar harcayarak evler, arabalar, villalar, yatlar, hatta yüzükler aldığım iddiası yalnızca gerçeğe aykırı değil, aynı zamanda son derece ağırdır. Bu malların alıcılarının ve satıcılarının ne benimle ne belediyeyle herhangi bir ihale, menfaat ya da alacak verecek ilişkisi olmadığını da dosyada açıkça göreceksiniz.
Dosyada gelinen noktada şöyle trajikomik bir tablo ortaya çıkmıştır. Eğer benim arkadaşım ya da ailemden biriyseniz; 2019 yılından sonra kendinize bir mülk ya da taşıt almışsanız ve bunu bilen kişi söz konusu soruşturmada savcının huzuruna çıktığında tahliye olabilmek için size iftira atmaya karar vermişse tutuklanıyorsunuz. Bu ifadeler gerçek dışı olabilir ama benim ve ailemin yaşadığı şey tam olarak budur. Lütfen kızmayın, izahı olmayan şeyin mizahı olur. Benim, ailemin, çalışma arkadaşlarımın yaşadığı şeyler ne akılla ne mantıkla ne hukukla açıklanabilir. Tekrar ve özellikle vurgulayarak ifade ediyorum;
- Mal beyanımda açıkladığım, benim ve eşimin adına kayıtlı varlıklar dışında hiçbir malım yoktur.
- Başkalarının üzerine yaptırdığım herhangi bir mülk ya da taşıt bulunmamaktadır.
- Makam aracım dahil kullandığım tüm araçlar bana aittir.
- Belediyenin ihale yoluyla kiraladığı makam aracına dahi binmedim.
- Bahsi geçen turizm acentesine yapılan ödemelerin tamamı bana ait değildir.
Emirhan Akçadağ belediyeden önce bir dönem THY’de çalıştığını, uzun yıllardır birlikte çalıştıkları bir yapı olduğunu söyledi. Biletlerde kolaylık, ödemelerde esnek davrandıklarını ifade etmiştir. Durmuş Yıldırım isimli kişi ile birlikte çalıştıklarını ve bu işten komisyon aldıklarını söylemişti. Ben de bu nedenle hem resmi seyahatlerin hem de ailemle yaptığım özel seyahatlerin uçak bileti ve otel rezervasyonlarını oradan temin ettirdim. Benden ödeme istendikçe ödemeleri elden yapar onun bu ödemeyi hangi yöntemle (yani kredi kartıyla mı yoksa başka bir araçla mı) gerçekleştirdiğini bilmezdim. THY uçuşlarıyla gidilen, kimlik ibraz edilerek konaklanan, herkesin gözü önünde ve denetime açık şekilde yapılan, sosyal medyada dahi paylaşılan bu seyahatler üzerinden suç üretmek hayatın doğal akışına açıkça aykırıdır. Bu seyahatlerin tamamı kendim, birlikte seyahat ettiğim aile üyelerim ve arkadaşlarım tarafından karşılanmıştır. Hiçbir belediye çalışanına kendi kredi kartınızla ya da hesabınızdan ödeme yapın şeklinde bir talimat vermem söz konusu dahi olmamıştır. Öte yandan yardım ettiğimiz, burs verdiğimiz, destek olduğumuz aileler de vardır. Bu yardımların da hiçbiri belediye bütçesinden yapılmamış, tamamı eş dost imecesiyle gönüllü katkılarla yapılmıştır. Bu yardımları çoğu zaman Taner Çukadar yerine ulaştırmıştır. Ameliyatını yaptırdığımız, tedavisini üstlendiğimiz onlarca çocuk, anne vardır. Dilenirse bu iftiracıların huzurunda tarihe not düşmek adına burada tanıklık yapabilirler. Daha ne diyeyim Sayın Başkan, bu konuya ilişkin son söz olarak diyorum ki: Halkın vergileriyle oluşturduğumuz belediye bütçesinden 6 yıl boyunca şahsıma harcadığım tek bir kuruş ispatlanırsa mahkeme sürecini beklemeden görevimden istifa etmeye hazırım.
HAKKIMDAKİ ÖRGÜT ÜYELİĞİ İDDİALARININ CİDDİYE ALINABİLİR HİÇBİR TARAFI YOKTUR.
Hakkımdaki bu iddia ile artık hukukun ve mantığın sınırları değil zorlanmak; adeta bilerek ve istenerek yok sayılmaktadır. Hukuk adeta bir araç gibi beni ve siyasi varlığımı yok etmek için kullanılıyor. Bu ağır bir suçlamanın çok ama çok ötesindedir. Bu seçilmiş irade ile hesaplaşmanın ve bir kamu makamının itibarsızlaştırılmasının en açık ilanıdır. Bu iddia, bu makamı, bu görevi ve bu göreve iradesini koymuş yüz binlerce insanı yok sayan bir yaklaşımdır.
Hayatım boyunca;
NE GİZLİ İLİŞKİLER KURDUM, NE KARANLIK YAPILARLA YOL YÜRÜDÜM.
Benim siyasette durduğum yer de belediyecilik anlayışım da açıktır. ŞEFFAFLIK, DENETLENEBİLİRLİK, HESAP VERİLEBİLİRLİK.
Eğer bugün somut tek bir maddi olgu ortaya koymadan, yalnızca varsayımlar, soyut anlatımlar ve korku altında üretilmiş beyanlarla bir belediye başkanı suç örgütü üyesi ilan edilebiliyorsa;
YARIN BU ÜLKEDE SANDIKTAN ÇIKAN HİÇBİR İRADENİN GÜVENCESİ KALMAMIŞ DEMEKTİR.
Savunmamın en başında söyledim, aylar sonra ilk kez konuşuyorum. Bugün burada yaptığım savunmayla yalnız kendim için değil, bu ülkenin hukuk hafızası için tarihe not düşüyorum. İşte tam da bu nedenle bugün bu iddianın nasıl ölü doğduğunu ve neden asla var olamayacağını herkesin anlayacağı şekilde bizzat iddianamenin kendi kabulleri üzerinden ortaya koyacağım.
Sayın başkan; insan aklının en temel kabullerinden biri şudur:
Varlık ispatlanır, yokluk değil.
• ortada hiyerarşi yoktur
• süreklilik yoktur
• talimat yoktur
• birlikte işlenmiş tek bir suç yoktur
• hatta öyle ki iddianamede örgüt şemasında dahi Rıza Akpolat ismi yoktur.
İddianamede kendi içinde çelişkiye düşülerek örgüt şemasında şahsıma yer verilmemesine karşın şahsım hakkında örgüt üyeliği var denilmektedir. Bu nedenlerle örgüt üyesi olmayan bir kişiden üye olmadığını ispatlaması, savunma yapmak zorunda bırakılması ne hukuken ne de mantık gereği beklenemez. Olmayan bir şeyin olmadığı nasıl ispatlanır? Tüm bunlara karşın iddianamede güya Aziz İhsan Aktaş'ın; Beşiktaş Belediyesi’nin ihale sistemini ele geçirdiği, benim de bilerek ve isteyerek buna imkan sağladığım ileri sürülmektedir. Yine Aziz İhsan Aktaş’ın etkin pişmanlık beyanlarında:
• Hak edişlerini alabilmek için güya benim tarafımdan araç almaya, taşınmaz devralmaya ya da belirli ekonomik işlemleri yapmaya zorlandığını
• Yani kendisine baskı uygulandığını ve kendisinden menfaat temin edildiğini ileri sürmektedir.
• Hangi suç örgütündeki örgüt üyesi olduğu iddia edilen kişi örgüt liderini zorlar?
• Hangi hiyerarşik yapıda emir aşağıdan yukarıya doğru işler?
• Hangi suç örgütünde lider, üyelerinin baskısıyla araç almaya taşınmaz devralmaya mecbur bırakılır?
Suç örgütü dediğimiz yapı, gücünü hiyerarşiden alır, baskı uygulayan mantık gereği liderdir, üye değildir. Bu temel ilkeyi tersine çevirirseniz örgüt üyeliğinden bahsetmek mümkün olmaz. Ben aynı anda iki zıt konuma yerleştiriliyorum, hem örgütün amaçlarını gerçekleştiren bir üye hem de aynı örgütün liderinden rüşvet alan, ondan menfaat sağlayan bir kişi olarak tasvir ediliyorum. Bu nasıl bir örgüttür? Liderin üyeye rüşvet verdiği, üyenin liderle menfaat pazarlığı yaptığı bir örgütten söz edilebilir mi? Bunun olması mantık gereği mümkün değildir. Bu hukuki bir değerlendirme değil kendi kendini çürüten bir anlatıdır.
İddianameye göre Aziz İhsan Aktaş'ın en etkili olduğu belediye Beşiktaş tır. Benim de bu yapının içinde olduğum iddia edilmektedir. Peki bir suç örgütünden bahsedeceksek hele ki lider üye ilişkisi kurulacaksa insanların sürekli temas halinde olması beklenir. Benimle örgüt lideri arasında tek bir HTS kaydı yok. Telefon görüşmesi yok, telefonu bile kayıtlı değil. Tek bir mesaj, doğrudan bir temas kaydı yoktur. İddianamede suç örgütü dediğiniz yapıdaki aile üyeleri, ortakları, arkadaşlarından herhangi biriyle tanışıklığımız, tek bir iletişimimiz yoktur. Dahası onlarca iftiracı beyanında dahi tek bir kişi bile benimle Aziz İhsan Aktaş arasında düzenli bir görüşme olduğunu söyleyememiştir. Belediyenin ihalesini aldığı için ismen bildiğim hiçbir iletişimimin olmadığı biriyle neden böyle bir örgüt olduğumuzun iddiası ortaya atıldı?
• tutuklanmaya gerekçe
• her eyleme adımı ekleyip yüzlerce yıl da yargılama yapıp algı yaratmak, beni ve çalışma arkadaşlarımı lekelemek
Sonra bu tabloya daha da genişten bakalım. Örgütün altın çağlarını yaşadığı iddia edilen dönemlerde ve sonrasında bu kişi ve firmalar hep AKP'li ve MHP'li belediyelerle ve bakanlıklarla çalışmıştır. Ne hikmetse, rüşvet, irtikap ve sair tüm suç isnatları CHP'li belediyelere yöneltilmektedir. Bunun tek istisnası CHP'den AKP'ye geçen Aydın Belediyesi! Neden hiçbir soruşturma yapılmamıştır? Ya da bir tekne isminden ya da arabanın plakasından beni suçlamaya çalışanlar, Isparta Belediyesi'ne, oradaki araca, oradaki plakaya neden bakmazlar? Neyin karşılığında hediye edilmiştir? Tüm bu durumlar hayatın doğal akışına aykırı değil, insan aklıyla dalga geçmektir. Son olarak çok açık ve net ifade ediyorum:
Hayatım boyunca karanlık, gizli yapılarla birlikte olmadım. Çocukluğumdan itibaren üye olduğum tek bir örgüt vardır o da CHP'dir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün savaş meydanlarında kurduğu partimin üyesi olmaktan da yöneticisi olmaktan da gurur duyuyorum. Nefes aldığım sürece de bu emaneti geleceğe taşımak için çalışacağım. İsnat edilen suç örgütü üyeliği iddiası, yalnızca tutuklamaya gerekçe oluşturmak ve şerefiyle, onuruyla ülkesine hizmet eden şahsımı yüzlerce yılla burada yargılamak için uydurulmuş boş lakırdıdan ya tutarsa diye atılan çamurdan, ciddiye alınması dahi imkansız hayal ürünü bir iddiadan ibarettir.
VIII. SONUÇ
Bugün huzurunuzda, aylar boyunca hakkımda üretilen tüm kurmaca iddialara tek tek cevap verdim. Varsayımlarla, iftiralarla ve siyasi saiklerle örülmüş bu dosyanın nasıl inşa edildiğini ve neden çökmeye mahkûm olduğunu, delilleriyle ve iddianamenin kendi çelişkileriyle ortaya koydum. İfade etmeliyim ki hem ben hem de bugün huzurunuzda yargılanan tüm yol arkadaşlarım olarak biz, uydurma suçlamalarla, iftiralarla, soyut kavramlarla, “miş”lerle, “muş”larla; bizi ve partimizi yolsuzlukla, terörle, casuslukla yan yana getirme çabalarının farkındayız. Yapılan toplum mühendisliğinin farkındayız. “Cambaza bak” oyunlarının farkındayız. Ülkenin gerçek sorunları konuşulmasın diye, her gün kapsamı genişletilen operasyonlarla kimlere gözdağı verildiğinin de farkındayız. Partimize yönelik bu saldırıların, yalnızca bu soruşturmalarla sınırlı olmadığını; tamamı seçim kurulları denetiminde yapılmış kongrelerimizin dahi iptal edilmeye çalışılmasıyla bütünlüklü bir siyasi müdahaleye dönüştüğünü görüyoruz. Ne yapılmak istendiği çok iyi biliyoruz.
Farkındayız ve korkmuyoruz. Çünkü savunmamın başında da ifade ettiğim gibi, bu topraklara ve bu toprakların adalet duygusuna sonuna kadar inanıyoruz. Tapduk Emre’nin gözaltına alınacağı haberi geldiğinde, sessizce gidip nezarete yatması gibi; biz de kendimizden emin, eğilmeden, bükülmeden adalet bekliyoruz. Devletimiz bize “yat” diyorsa yatarız. Ancak şunu da unutmamak gerekir: Devletin dini adalettir. Hepimizin en temel hakkı olan masumiyet karinesi, devlete emanettir; onun koruması altındadır. O çizgi aşıldığında, “Gayretullaha dokunur”. Kadı Yunus’un doğruluktan koca Yunus’ olmaya giden yolu bize şunu öğretir: Hakk’a giden yol, adalet yoludur.
Adalet terazidir; iki kefelidir. 13 Ocak’tan bu yana uğradığımız haksızlıkları ve hukuksuzlukları savunmam boyunca anlattım. Gözaltına alınış biçimimiz, çocuklarımıza ve ailelerimize yaşatılan travmalar, malvarlıklarına el konulması, kamuoyuna belge sızdırılarak itibarsızlaştırma, zorla iftiraya zorlanan itirafçılar, tutuklu yargılamalar, uygulanmayan AİHM kararları… Buna karşın AKP’li ve MHP’li belediyelere gidilmemesi, AKP’ye transfer olan CHP’li belediyelere dokunulmaması... Tüm bunlar adaletin terazisini bozmuştur. Elbette bu uygulamaların başkalarına yapılmasını istemiyoruz. Biz kimseye haksızlık yapılsın istemiyoruz. Biz yalnızca herkes için adalet istiyoruz.
Bu işlemlerin ise sadece bize yapılması çok şey anlatmaktadır. Karar vericilerin ve uygulayıcıların iktidara yakın kurumlara ve belediyelere yönelmemesi, terazinin bir kefesinin dolu olduğunu göstermektedir. Bizim sorumuz çok nettir: Adaletin diğer kefesi nerededir? Çifte hukukla, düşman hukuku uygulamalarıyla ortadan kaldırılan o kefeyi arıyoruz. O kefeyi yerine koymak ve “herkes için adalet” ilkesini tesis etmek, hangi görüşte olursa olsun herkesin ortak sorumluluğudur. Çünkü adalet duygumuzu kaybettiğimizde, önce insanlığımızı; sonra iyi olan ne varsa hepsini kaybederiz.
Ben bu sorumluluk bilinciyle, huzurunuza gelene kadar seçilmiş bir kamu görevlisi olarak sürece zarar vermeden, tüm saldırıları göğüsleyerek sabırla bekledim. Şimdi de bir siyasetçi olarak şunu açıkça ifade ediyorum: Bu süreçte yaşanan hukuksuzlukların temel sebebi, partimizin son kurultayda kendini yenilemesi, halkın değişim talebine karşılık vermesi, yapılan ilk seçimde birinci olması ve halka umut haline gelmesidir. Bu telaşla, partimize ve bizlere karşı aceleyle ve hoyratça bir saldırı başlatılmıştır. Şahsıma yönelik bu operasyonun temel sebebi, partideki etkili konumumdur. Belediye başkanı olmadan önce parti örgütü içindeki görevlerim, örgütlü bir siyasetçi olmam; beni hem iktidar hem de kongreyi kaybedenler açısından hedef haline getirmiştir. Yolsuzluk dışındaki tüm “itiraf” söylentilerinin kaynağı da aynı çevrelerdir. “40 sayfa itiraf yazdı”, “kurultayla ilgili konuştu” diye yalan üretenlerin motivasyonu birdir.
Bir siyasetçi olarak toplumun değişim talebine karşılık verdiğim için huzurluyum. Ekonomik kriz altında ezilen halkımızın sorunlarını çözecek irade partimizdedir. İçeride olmamız, sonucu değiştirmeyecektir. Biz aklanıp çıkana kadar, içeride de olsak üretmeye devam edeceğiz. Son yurtsever kalana kadar mücadele sürecektir.
Nasıl ki Yunus Emre’nin 13. yüzyılda yaktığı ışık bugün hâlâ yolumuzu aydınlatıyorsa, bu ülkeyi kuranların yaktığı ışık da o son yurtseverin elinde tüm ülkeyi aydınlatacaktır.
Son olarak, tüm bu anlattıklarım ışığında açıkça ifade ediyorum:
Bu dava siyasidir. Üzerime atılan hiçbir suçlamayı kabul etmiyorum, öncelikle haksız tutukluğumun sona erdirilmesini sonrasında da tüm suçlamalar dolayısıyla beraatimi talep ediyorum.
Beni vatana, millete, devlete bağlı bir birey olarak yetiştiren partime; aileme, komşularıma ve yurttaşlarıma son sözüm şudur: Ben Beşiktaş’ın Seçilmiş Belediye Başkanı Rıza Akpolat, ben sizin başınızı öne eğecek hiçbir şey yapmadım. Hukuka ve adalete güveninizi asla kaybetmeyin. Bilin ki güzel ve özgür günleri hep birlikte inşa edeceğiz.
Kaynak:Haber Merkezi