Ahmet Güneştekin'in 'Sessizlik' sergisi Venedik'te: Düşüncenin devrimci nefesi...
Sanatçı Ahmet Güneştekin’in 'Sessizlik' sergisi Venedik'ta sanatseverlerle buluşuyor. Güneştekin, Venedik'teki sergisi için, "Benim için sessizlik, susturulmuşların değil, düşüncenin devrimci nefesidir" diyor.
PENCERE - Sanatçı Ahmet Güneştekin'in bu yıl ilk sergisi mayıs ayında Mayıs 2026’da Venedik’te, 16. yüzyıldan kalma Palazzo Gradenigo’nin kapılarını sanat dünyasına açıyor.
Güneştekin, 'Sessizlik' sergisini Independent Türkçe'de yazdı.
Güneştekin'in yazısı şöyle:
"9 Mayıs 2026’da Venedik’te açılacak sergimin adı Sessizlik.
Çünkü benim için sessizlik yokluk değil; hafızanın, adaletin ve direnişin en yüksek sesidir.
Kafka’nın şu sözü kulağımda çınlar: “Gerçek bağırmaz, gerçek saldırmaz; gerçek sessizdir.”
Ve tam da bu yüzden, Brecht’in sesi yüzyıllar ötesinden gelir: “Sessizlik korkunun değil, düşüncenin en gürültülü anıdır; bazen bir tek susuş bin bağırıştan daha devrimcidir.”
Benim için sessizlik, susturulmuşların değil, düşüncenin devrimci nefesidir.
Sanatımda bağıranların gürültüsünü değil, ezilenlerin, kaybolanların, susturulanların sessizliğini duyururum. Hakikat, gürültüyle değil; sessizliğin derinliğiyle ortaya çıkar.
Sergimde dört temel eksen birleşiyor her biri kendi sessizliğini taşıyan, kendi adaletini arayan bir damar:
HAFIZA TEPESİ...
Yüz binlerce kaybın ayak izini taşıyan lastik ayakkabılarla yükselen sessiz bir dağ. Her ayakkabı bir bedenin son adımıdır; karanlıkta bırakılmış çığlıkların maddi gölgesi. Ve o ayakkabıların bir kokusu vardır: yoksulluğun, yoksunluğun, yok sayılmış hayatların kokusu. Soma’nın karası, Roboski’nin rüzgârı, Sur’un dar sokakları bu kokunun içindedir. Bu manzara bize yabancı değil; Nazi kamplarındaki yığınlardan, Tuna kıyısındaki demir ayakkabılardan beri tanıdığımız bir sessizlik. Bu tepe, gömülmeye çalışılmış tarihlerin ve geri dönmeyenlerin izlerini taş hafızasında saklar. Ve her ayakkabı, susturulmuş bir hakikatin en kısa, en sert cümlesidir.

ALFABE LAHİTLERİ
Yasaklı kitapların üzerine inen mermer ağırlığıyla susturulmuş dillerin arşivi. Bu bloklarda yalnızca harfler değil, bir kültürün nefesi ve dilin kırılmış omurgası gömülüdür. Ve her satır, tonlarca taşın altında bile baskıya karşı direnmeyi sürdüren bir cümle gibi hâlâ titreşir. Çünkü yasaklanmış kitapların kaderi susmak değil; ağırlığın altından bile haykırmaktır. Burada gömülü olan ses değil; hafızanın kendisidir.

ASIRLIK KAPILAR
Uygarlıkların sessiz eşikleri… Çatlaklarında savaşın dumanı, yüzeylerinde göçlerin nefesi, eşiğinde mahrem, sır, mutluluk ve matem birlikte yaşar. Bir yüzünde kavuşma, diğer yüzünde terk ediliş her kapı kısa ama keskin bir hayat cümlesidir. Konuşmazlar; çünkü tarih boyunca fazlasıyla şey duymuşlardır. Bu yüzden her kapı, yarım kalmış bir hikâyenin sessiz manifestosudur.

Kurukafalar ölümün değil, yüzleşmenin çizgileridir. Baretler ve maskeler çağın çöküşünün; savaşın, iklim krizinin ve adaletsizliğin tortusunu taşır. Sessizlik burada bir suskunluk değil,
Maria Callas’ın en yüksek notasının yankısı gibi bir çığlıktır. Arendt’in dediği gibi: Hakikat çoğu zaman kalabalığın gürültüsünde değil, yalnızlığın sessizliğinde belirir.

Ama bu sessizliğin bedenleştiği malzemeler de rastlantı değildir. Bronz heykellerimin dökümleri,
Bursa ve Yalova’nın sınırına kök salmış,
Türk ve İtalyan girişimcilerin birlikte kurduğu bir atölyede ateşle yeniden doğdu. Bugün Efes Bronz adıyla yaşayan bu atölye, Roma lejyonlarının geçtiği yolların, Osmanlı zanaatkârlarının
ateş ocaklarının izini taşıyan topraklarda nefes alır.
Benim bronzlarım da bu ateşin içinden, yüzyılların zanaat hafızasını taşıyan ellerden yükselir. İşlerimin büyük bir kısmı yıllardır burada hayat bulur. ateşle yoğrulan her form, bu coğrafyanın bedeninde dökülmüştür.
Mermer heykellerim ise başka bir hafızanın devamıdır. Floransa’da, Michelangelo’nun, Donatello’nun,
Rönesans’ın dev heykeltıraşlarının elinden çıkmış taşların uyandığı ocaklardan seçilir. Toskana’nın deniz kokan rüzgârıyla yoğrulmuş Carrara mermerleri… Roma İmparatorluğu’nun forumlarını, Medici’nin saraylarını, Rönesans’ın ruhunu taşıyan o beyaz damarlar…
Heykellerimin mermer yolculuğu, Floransa’nın hemen dışındaki, Carrara’nın tarihsel tanıklıklarla dolu eski atölyelerinde başlar. Burada asırlar boyunca çekiç sesleri yalnızca taş yontmamış, bir kıtanın estetik kaderini biçimlemiştir. Benim heykellerim de bu tarihin devamı olarak, antik dağların içindeki o derin beyazlıktan yükselir. Bu yüzden eserlerimin malzemesi yalnızca bronz ve mermer değildir; coğrafyanın hafızası, tarihin kırığı, emeğin sıcaklığı, taşın ve ateşin bin yıllık vicdanıdır.
Arkeoloji nasıl ki suskun buluntularla binlerce yıllık hakikati dile getiriyorsa, benim işlerim de böyledir: suskun ama dirençli, sessiz ama gürleyen. Sessiz sinemanın ustası Chaplin’in yaptığı gibi, sessizliği ulusların ve sınırların ötesine geçen bir dile dönüştürürüm.
Çünkü sessizlik yalnızca susmak değildir. Başlangıçtır. Direniştir. Hafızadır. Adalettir. Sessizlikte söylenen söz dağdır; cevapsız kalmayı göze alır. Sessizlikte doğan söz tohumdur; orman olur.
Yaklaşın.
Dinlemekle kalmayın.
Duyun."
Kaynak:Haber Merkezi