Hale Işık: Çocukluğumdan beri insanlığın büyük hikâyesine ilgi duyuyorum
Hale Işık’ın “Başlangıç” sergisi, sanatçının resim, heykel ve Japon mürekkebiyle üretilen işlerini bir araya getiriyor. Sergi, 31 Mayıs’a kadar Cendere Sanat Müzesi’nde görülebilir. Sanatçıyla serginin çıkış hikayesini ve üretim sürecini konuştuk.
GAZETE PENCERE - Hale Işık’ın “Başlangıç” adlı kişisel sergisi, sanatçının tuval, heykel ve Japon mürekkebiyle üretilmiş kâğıt işlerinden oluşan işlerini bir araya getiriyor. 31 Mayıs’a kadar Ayazağa’da İBB Miras’ın restore ettiği, İstanbul’un endüstriyel miraslarından Cendere Su Pompa İstasyonu’nda hayat bulan Cendere Sanat Müzesi’nde ziyaret edilebilir. Işık'la sergisinin çıkış noktasını, üretim aşamasını ve eserleri ile vermek istediği mesajları konuştuk.
“Başlangıç” sergisi insanın varoluşunu zamanın ilk anlarından bugüne taşıyan bir anlatı kuruyor. Bu seriyi üretmeye sizi iten kişisel ya da düşünsel başlangıç noktası neydi?
‘’Başlangıç’’ ismiyle şekillenen bu sergi, 2017 yılından bugüne ürettiğim işlerden oluşuyor.
Bazen içinden geçtiğimiz yıllar çok sıra dışı bir seyir izliyor. Özellikle 2020 ve sonrası, hayatımızın son altı yılı dünyayı neredeyse bambaşka bir yer haline getirdi ve insan doğası, algısı, muazzam bir değişime uğradı. İnsanlığın zihnindeki değişim kesinlikle hayatın dokusunu etkiliyor. Bu bir tür geçiş dönemi gibi aslında. Hem olumlu hem olumsuz yönde bir değişim ve birbirine yaklaşan ve uzaklaşan kanatlar ve görüşler var. Sanki hayatın tüm dengesi yeniden şekilleniyor ve bu süreç insan faktörünü, insan bilincini, aydınlık bir bilinç hali içinde olmayı neredeyse hayati bir mesele haline getiriyor.
Bizler, kendi hakikatimizi şekillendirebilen varlıklarız. Bu gücümüz var ve seçimlerimiz, yaşam biçimimiz, düşüncelerimiz, ürettiklerimiz ve kişiliğimiz aslında müthiş emekle şekillenen bir yapıyı oluşturuyor. İnsan olmanın sorumluluğunu taşıyoruz. İçinden geçtiğimiz durumun farkında olmak, savrulmadan, kendimiz olarak, kendi bilincimizin saf doğasına yerleşik olarak dünyayı deneyimlemek, yaşamı yönlendirmeye çalışan büyük akımlara belli bir algı açıklığıyla bakmak neredeyse varlığımızı korumak için bir zorunluluk haline geldi.
Ben de çocukluğumdan beri insanlığın büyük hikâyesine ilgi duyuyorum.
Görünen dünyanın ötesini hissetmek, bilincimizin ve hayatla ilişkimizin derin doğası üzerine çalışmak en yakın hissettiğim mesele sanıyorum. Bu nedenle son yıllarda atölyede üretirken başlangıçtaki halimiz, insanın kendisini şekillendirebilme gücü, içinden geçtiğimiz sınavlar ve tüm bu büyük değişimler bir şekilde saf doğamızın kaynaklarına bakmayı ve insan olmanın hiç bitmeyen meselelerine yakınlık duymayı getirdi doğal olarak. Kişisel meraklarım ve okuduklarım, üretirken ve atölyede geçen zamana eşlik ediyor.

Sergide yağlı boya, seramik heykel ve Japon mürekkebi gibi farklı üretim tekniklerini bir arada görüyoruz. Bu malzeme çeşitliliği serginin anlatısını nasıl besliyor ve sizin ifade dilinizde nasıl bir rol oynuyor?
Aslında dünyanın ve dillerin çeşitliliği gibi…
Bir anlatı kurarken, hem iç dünyanızın hem hayatın meseleleriyle ilgilenirken bu farklı disiplinlerdeki üretme biçimleri bence kendinizi ifade edebilmenize ve çok sesli bir dünya kurabilmenize çok yardımcı oluyor.
Hem resim hem heykel yepyeni düşünme ve üretme pratikleri yaratıyor ve kesinlikle insana nefes aldırıyor bu disiplinler arası alanda geçişler yapmak.
Yağlı boya çok uzun zamandır iç içe olduğum bir dildi, Japon mürekkebi de son zamanlarda çok severek kullandığım bir malzeme oldu. Hem çok akışkan hem çok derin bir dil kurabiliyorsunuz bu kadim malzemeyle. Şaşırtıcı derecede insan ruhuna yakın.

Seramiğin de toprak kökenli olması, çok yüksek derecelerde ısılardan geçerek son haline ulaşması ve yine insana yakınlığı bana çok iyi geldi üretirken. Malzemenin sizi şaşırtması ve olasılıklarıyla, derinliğiyle büyülemesi müthiş bir şey.
Eserlerinizde Adem ve Havva gibi kültürel arketiplerden bilinç katmanlarına uzanan güçlü sembolik katmanlar dikkat çekiyor. Bu imgeleri günümüz insanının deneyimiyle nasıl ilişkilendiriyorsunuz?
Aslında insanın kendini keşfetme ve şekillendirme yolculuğu tüm zamanların ortak meselesi. Şu an insanlık sonsuz olanaklar içinde kendi varlığını hissedemez noktaya geldi neredeyse. Kim olduğunu hatırlayamaz noktaya getirildi.
Arketipler, onları düşünürken insanı günlük hayattan çıkarıp daha aşkın bir alana taşıyor. Düşünceyi de zamanın dışına bir yere, tüm zamanların, tüm insanların ortak alanına taşıyor. Sembollerle düşünmek bence insanın en büyük icatlarından biri. Dilin ve yaratıcılığın kökeninde de sembollerle düşünme eğilimi var. Böylece hikâyenin açılımı genişleyip çok daha yüksek ifadelere ulaşabiliyor. Adem ve Havva da bir tür kök varlık, bilincin ilk ve saf hali gibi benim için. Belki yaşamın çekirdeğini içinde taşıyan bozulmamış insan doğasını da çağrıştırıyor.
Kadim zamanlarda insan olmak, doğayla ilişki kurmak, onu dinlemek ve yaşamınızla ona cevap vermek, hatta hayatın kendisi, neredeyse insan ruhunda yerleşik bir inanç hali gibi kutsaldı.
Biz adım adım öğrendik kendimizi. Büyük bir emekle inşa edilen ve yüzbinlerce yıl süren bir yolculuktan geliyoruz. Güney Afrika’da, Cape Town yakınlarındaki Blombos Mağarası’nda bulunan ve neredeyse 100.000 yıllık bir döneme tarihlenen arkeolojik buluntular, küçük bir çubuk biçimindeki taş parçası üzerindeki aşı boyasıyla ve çapraz çiziklerle yapılan bir desenin bu dünyada bir insan tarafından yapılmış bilinen en eski çizim olduğuna inanılıyor. İşaret bırakmak, çizmek, boyamak, anlatmak bizim en eski icadımız. Aslında yaratıcılığın ve kendimizi ifade etme eğilimimizin kökeni insan olmanın kökeniyle aynı alana denk düşüyor. Dili ve konuşmayı, sesleri keşfedişimiz ve adım adım bu dünyayı şekillendirmemiz bizi bilincimizi keşfetmeye, yaratıcılığı keşfetmeye götürdü ve bu macera her insanla ve her yaşamla yeniden başlıyor ve hala sürüyor.

“Başlangıç”, hem kişisel hem kolektif hafızaya temas eden bir sergi. Sizce sanat, insanın kendi köklerini ve içsel gücünü yeniden hatırlamasında nasıl bir işlev üstleniyor?
Sanat bence düşünce için müthiş bir olanak. Uçsuz bucaksız olasılıklar içeriyor ve siz kendinizi tanıyıp ruhen zenginleştikçe sanatla ilişkiniz de gelişip zenginleşiyor. Bu sanatın izleyicisi için de böyle. Yaşamı anlamak ve onunla ilişkimizi yükseltmek için de, anlam üretmek için ve güçlenmek için de çok değerli bir kaynak. Düşüncenin ve dilin yüksek ve saf hali gibi. Hem güçlenip hem de masumiyeti ve doğanızı korumayı gerektiren hassas bir denge içeriyor.
İstanbul’un endüstriyel miras mekânlarından biri olan Cendere Sanat Müzesi’nde sergi açmak, eserlerinizin algılanışı ve izleyiciyle kurduğu ilişki açısından sizin için nasıl bir anlam taşıyor?
Cendere Sanat Müzesi’nde sergi yapmak benim için çok kıymetli bir deneyim oldu.
Çok sade bir yaşamım var. Akademi’den mezun olduktan sonra atölyede kendimle baş başa kalıp üretmek ve bu yıpratıcı sistemin içinde olmadan hayatımı sürdürmek gibi bir seçimle, zaman zaman büyük sınavlardan geçsem de güzergâhımı korumaya her zaman gayret ettim.
Bu süreçte dünyadaki büyük değişim sizi gerçekten zeminsiz bırakabiliyor ve kendinizi ifade etmek için sağlıklı bir alanda bir sergi yapmayı çok zorlaştırabiliyor. Sergiyi gerçekleştirme olasılığı doğduğunda en çok kendimi ifade edebileceğim böyle bir alanın bu kadar huzurlu ve güzel bir biçimde açılması mutluluk verdi. Kendime ve işlere dışarıdan bakabilmek, hayatın içinde bir ifade alanı bulmak iyi hissettirdi.

Bina çok güzel bir mimariye sahip ve İstanbul’un saklı bir hazinesi gibi. Çok güzel şekilde restore edilmiş ve insana iyi gelen bir atmosferi var. Sergideki işlerle çok güzel bir ilişki kurdu ve gerçekten serginin içeriğini çok iyi taşıdı. Bunun yanı sıra İBB Kültür ve İBB Miras ailesinin değerli insanlarıyla tanışmak, sergiyi gerçekleştirmek, birlikte düşünmek çok kıymetli ve güzel bir deneyim oldu benim için. Kültür sanat alanı içinde bu kadar iyi şekilde var olan, her adımlarında içtenlikle ve özenle hareket eden ve işlerini gerçekten çok iyi yapan insanlar tanımak hem kendi adıma hem ülke için çok mutluluk verici.
Kaynak:Nilay Can