Ömrünün 75 yılını tiyatroya adadı... Haldun Dormen'in sanat yolculuğu

Tiyatronun duayen ismi Haldun Dormen hayatını kaybetti. “Emeklilik aklımın köşesinden bile geçmez, benim ne yaşlanmaya ne de yorulmaya vaktim var” diyen Dormen sanat hayatında sayısız yıldız yetiştirdi. İşte Dormen'in tiyatroya adanmış hayat hikayesi...

Ömrünün 75 yılını tiyatroya adadı... Haldun Dormen'in sanat yolculuğu

GAZETE PENCERE - Tiyatroya olan aşkı, bir ömür boyunca yetiştirdiği öğrencileriyle sanat hayatına unutulmaz katkılar sınan Haldun Dormen’in en az kendisi kadar renkli bir hayat hikâyesi vardı.

Cumhuriyet dönemi Türk tiyatrosunun modernleşme sürecinde kurucu bir rol üstlenen Haldun Dormen, oyuncu, yönetmen, eğitmen ve kurum kurucu kimlikleriyle yalnızca sahnede var olan bir sanatçı değil, tiyatroyu bir kültür, disiplin ve süreklilik alanı belirleyen bir sanat figürüydü.
haldun-dormen

“Türk tiyatrosunu kurtarmak gibi bir amacım olmadı. Ben doğru tiyatro yapmak istedim…” diyen Dormen, kurduğu sahneler, oluşturduğu repertuvar anlayışı ve yetiştirdiği kuşaklar aracılığıyla, Türkiye’de modern tiyatronun kurumsal zemininin oluşmasında belirleyici bir rol üstlendi.

TİYATRO TUTKUSUNUN DOĞUŞU

Türk tiyatrosunun hafızası, sahnedeki neşesi ve arka plandaki mimarıydı Haldun Dormen. Yalnızca bir yönetmen ya da oyuncu değil; Türkiye’de modern müzikal ve vodvil geleneğini kuran, sahneyi bir okul, tiyatroyu ise bir yaşam biçimine dönüştüren öncü bir sanat insanıydı. Tiyatro tarihimizde iz bırakan sahne dili, disiplin ve dünya görüşü; çocukluğundan itibaren içinde büyüdüğü kültürel çevre ve aldığı uluslararası eğitimle şekillendi.

Haldun Dormen, başarılı bir iş insanının oğlu olarak Mersin’de dünyaya geldi. Henüz bir yaşına gelmeden ailesiyle İstanbul’a yerleşti; yaşamının büyük bölümünü bu şehirde geçirecekti… Ortaokul yıllarını Galatasaray’da okudu ve tiyatro sahnesine de ilk kez bu dönemlerde adım attı. Galatasaray’daki Demirbank oyununda aldığı yirmi beş kuruşluk rol, sahneyle kuracağı ömürlük ilişkinin ilk adımıydı. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Anılar adlı biyografisinde, tiyatro meraklısı müzik öğretmeni Hakkı Bey’in onun için yazdığı ve banka kasasında oturan paralardan birini canlandırdığı bu küçük rolü, sahneye çıktığı o günü “o yılların en tatlı anısı” olarak kaleme aldı. Henüz sekiz yaşındayken geçirdiği bir kaza sonucu sol ayağı sakatlansa da, bu durum tiyatroyla kurduğu bağı hiçbir zaman zayıflatmadı.

haldun-dormen

HAYATINA YÖN VEREN KARŞILAŞMA

Dormen'in o yıllarda, hayatına yön veren bir başka karşılaşma da Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nda izlediği Othello oldu. Usta sanatçı unutamadığı anısını yıllar sonra şöyle aktaracaktı:

“Saat 20.30’da geleneksel ziller çaldı ve kırmızı kadife perde ağır ağır açıldı. Heyecandan ölebilirdim; inanılmaz bir düş âlemindeydim. Sahnede Othello oynuyordu. Hadi Hün, Cahide Sonku, Talat Artemel ve Suavi Tedü sanki yalnız benim için oynuyorlardı. Shakespeare’in adını ilk kez o gece duydum. Othello’nun kıskançlığına, Cahide Sonku’nun güzelliğine, Talat Artemel’in kudretine istenirse dekorda bulutlar geçirebildiğine de ilk kez tanık oldum. O güne dek asıl tutkum sinemaydı… O günden sonra tiyatro da yedinci sanatın yanına katıldı. Günlerce kendime gelemedim. Her önüme gelene anlattım oyunu her ayrıntılarıyla. (…) Othello, yaşamımın dönüm noktası oldu diyebilirim. O oyunu gördükten sonra küçük aklımda Hollywood yıldızı olmaktan vazgeçmiş, Türkiye’de tiyatro oyunculuğunda karar kılmıştım.”

Othello ile yaşadığı bu karşılaşma, onun için bir eşikti. Ardından, İngilizce öğrenip Amerika’da tiyatro ve sinema eğitimi almanın hayaliyle Robert Koleji’ne girdi. Lise öğrenimini burada tamamladıktan sonra, tiyatro tutkusunun peşinden Amerika’ya gitti. Yale Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nden parlak bir dereceyle mezun oldu. Daha sonra New York’tan Hollywood’a ve Paris’e uzanan yılları; Dormen’in sahneye yalnızca bir oyun alanı değil, bir yaşam dili olarak bakmasını sağladı.

SAHNEDE İZ BIRAKAN YILLAR

1954 yılında İstanbul’a döndü. Döner dönmez, yolu Muhsin Ertuğrul’un tiyatrosuna düştü. Bu ilk karşılaşmayı anılarında şöyle anlatacaktı:

“Küçük Sahne’ye gidip Muhsin Bey’e geldiğimi bildirmeye karar verdim. Artık bir an önce çalışmaya başlamak istiyordum.”

Büyük bir heyecanla gittiği Küçük Sahne’de, Muhsin Ertuğrul onu beklemediği bir sıcaklıkla karşıladı:

“Nerede kaldın Haldun Paşa? Gözümüz yollarda kaldı,” dedi Muhsin Hoca, yanaklarımdan öperek. “Birden rahatladım. Bu adamın insana huzur veren, mutluluk verebilen garip bir yanı vardı.”

Ardından, o gün orada bulunan Küçük Sahne’nin genç oyuncularıyla tanıştı: Sadri Alışık, Münir Özkul ve Cahit Irgat. Buradaki ilk oyunu ise Cinayet Var Oyun sonrasında hakkında türlü eleştiriler kaleme alındı.

haldun-dormen

“Türlü türlü eleştiriler hakkımda bu oyundan sonra. Kimi, ‘Pırıl pırıl zeka fışkıran gözleri var bu genç oyuncunun,” kimi, “Bu rolden bir şey anlamadık; bakalım ileride neler yapacak?’ kimi ‘Rahat ve tabii oyunu ile Küçük Sahne bir değer kazandı,” gibi şeyler yazdılar.”

Muhsin Ertuğrul’un yanında oyuncu olarak yaklaşık bir buçuk yıl deneyim kazandı, Türkiye sahnesinin havasını öğrendi. Ardından Beyoğlu’nda küçük ama etkisi büyük bir adım atarak 60 kişilik bir salon olan Cep Tiyatrosu’nu kurdu. Madonna’nın Portresi ve Pierre Patheline oyunlarıyla perdeleri açan ve zamanın şartlarında büyük zorluklara kurulan tiyatroya dair şunları yazacaktı:

“… köhne bir apartmanın ikinci katından içeri giren herkesi şaşırtacak kadar güzel bir tiyatro olmuştu Cep Tiyatrosu. Ufacık sahnesi, mavi koltukları sarı kadife perdesi ve sahnenin önüne dizilmiş eski usul gaz lambası taklidi gaz lambalarıyla her gören bayılıyordu bu minicik salona. Ben sonucun bu kadar başarılı olabileceğini hiç tahmin etmemiştim doğrusu… O ufacık salonda oturup uzun uzun sahneye bakmaya doyamıyordum.”

Cep Tiyatrosu, Beyoğlu’nda açıldığı andan itibaren beklenmedik bir etki yarattı. Küçük salonu, büyük bir şaşkınlık ve coşkuyla dolduran seyirci, perdenin defalarca açılıp kapanmasını sağlayacak kadar güçlü bir karşılık verdi. Haldun Dormen, Pierre Pathelin için “Belki de hayatım boyunca sahneye koyduğum en iyi oyundu,” diyecekti.

CEP TİYATROSU

Ortaçağ farsını pandomimle zenginleştirdiği bu yorumda, oyuncular aksesuarları mimle var ediyor; kumaş çakma sahnesi dahi sözsüz bir beden diliyle oynanıyordu. Kumaşçıyı canlandıran Ayhan adlı genç oyuncunun sahne rahatlığı ve komik zekâsı, oyunun en çok alkış alan anlarını yaratıyordu. Ayhan’ın oyundan ayrılmasının ardından rolü Erol Günaydın devraldı; oyun, başarısını aynı coşkuyla sürdürdü.

Cep Tiyatrosu kısa sürede biletleri günler öncesinden tükenen bir mekâna dönüştü. Dormen, bu dönem için “Oyunculuğumdan çok, yönetmenliğimi kesin olarak kabul ettirdiğim yer burasıydı,” diyecekti. Aynı zamanda tiyatronun kapıları gençlik tiyatrolarına, amatör topluluklara, şiir matinelerine, sergilere ve konferanslara açıldı. Orhan Peker ilk sergisini burada açarken, Azra Erhat, Haldun Taner ve Sebahattin Kudret Aksal mekânın sürekli konukları arasındaydı.

Oyunların başarısı yeni prodüksiyonlara gerek bırakmayacak kadar güçlüydü. Pierre Pathelin ve Madam’ın Portresi aylarca sahnede kaldı. Böylece Cep Tiyatrosu, İstanbul’un sanat yaşamında yalnızca bir sahne değil, yeni bir kültürel merkez ve gerçek bir dönüm noktasıydı.

haldun-dormen

HALDUN DORMEN TİYATROSU PERDELERİNİ AÇTI

Cep Tiyatrosu’nun açılışından bir yıl sonra, yeni oyunlarla yeniden açılmak üzere kapılar geçici olarak kapadı. Aynı dönemde Yapı Kredi Bankası’nın Küçük Sahne için düzenlediği ve Adana, Ankara, İzmir, Balıkesir ile Bursa’yı kapsayan turneye katıldı. Cinayet Var, Yaz Bekârı, Dünkü Çocuk ve Mountrist adlı oyunlarla çıktığı bu turne, İstanbul tiyatro çevrelerinin “lüks turne” olarak adlandırdığı, döneminin ender organizasyonlarından biriydi.

Turnenin ardından askerlik görevini yapmak üzere Ankara Piyade Okulu’na gitti. Ankara’da ilk günlerin kolay geçmediğini yazacaktı… Ankara’da geçirdiği bu dönemde, Cep Tiyatrosu’nun devam edememesi onu üzse de, askerlik dönüşü, çocukluğundan beri düşlediği tiyatro hayalini büyütmeye artık hiçbir engel kalmamıştı.

“Ağustos ayında askeri görevimi üsteğmen olarak bitirmiş, her gün yıldız yokuşunun tırmanmaktan kurtulmuştum. Artık yıllarca hayalini kurduğum çocukluğumda Casper kukla tiyatrosu ve Matmazel Kelebek’li Suadiye Revüsü zırvalıkları ile tohumlarını attığım Saranac Lake Tiyatrosu ve Cep Tiyatrosu’yla geliştirdiğim hayalime kavuşmama hiçbir engel kalmamıştı. İstediğimden güzel, ayak alışmış, seyircisi bol bir salona sahip olmuş, kendi istediğim gibi kadro oluşturmuş, adımı yeterince duyurmuştum.”

Artık Dormen Tiyatrosu için perde açma vaktiydi. O günleri, “Beyoğlu’na renk katacak, İstanbul’un sanat yaşamına hareket getirecek bu topluluk atışa hazırdı,” diye anlatıyordu. Genç ve çoğunlukla amatör bir kadroyla, büyük bir inanç ve heyecanla yola çıkan bu girişim, sanat çevrelerinin bir kısmında ise eleştiriyle karşılandı. “Yapamayacaklar” algısı körükleniyordu.

Sezon başında Dormen Tiyatrosu’nun büyük bir heyecanla başladı. Kadro gençti, eksikleri vardı; özellikle güçlü bir kadın başrol oyuncusuna ihtiyaç duyuluyordu. Bu nedenle sahneye konması planlanan Kraliçeler ve Asiller ertelendi, yerine erkek ağırlıklı kadrosuyla O’Neill’in Karaağaçlar Altında adlı dramı sahneye taşındı.

Oyunun kadrosunda Yılmaz Gruda, Erol Keskin, Fikret Hakan, Necdet Ayberk, Yıldız Alpar gibi isimler yer alırken, tek boş kalan rol için bir ilan verildi. Bu ilanla tiyatronun kapısından içeri giren genç bir isim vardı: İzzet Günay. Aynı zamanda Dormen Tiyatrosu’nun ilk stajyeri oldu.

haldun-dormen

TİYATRONUN EN PARLAK DÖNEMİ: 1957–1972

Dormen’in tiyatrosunda stajyerlik yalnızca sahneye çıkmak değil, deyim yerindeyse tiyatronun alfabesini öğrenmek demekti. Sahne amirliğinde başlayan bu eğitim, rejisörlüğe giden yolun da en önemli okuluydu. Bu “okuldan” zamanla Yılmaz Köksal, Metin Serezli, Altan Erbulak, Hadi Çaman, Aydemir Akbaş, Gülse Birsel, Yüksel Gözdağan, Göksel Kortay gibi pek çok önemli isim yetişti. Dormen Tiyatrosu böylece yalnızca oyunlar sahneleyen bir yer değil, Türk tiyatrosunun en verimli okullarından biri haline gelecekti.

Tiyatro, en parlak dönemini 1957–1972 yılları arasında yaşadı. Bu yıllar boyunca sahneye taşıdığı oyunlarla yalnızca bir repertuvar değil, yeni bir tiyatro dili kurdu. Papaz Kaçtı, Hedda Gabler, Fare Kapanı, Müfettiş, Puntila Ağa, Uşağı Matti, Yer Demir Gök Bakır, Şahane Züğürtler, Bit Yeniğive Hisseli Harikalar Kumpanyası tiyatronun yaşamı boyunca en çok ses getiren yapımları arasında yer aldı.

İLK MÜZİKAL: SOKAK KIZI İRMA

1961’de ise Türkiye’de sahnelenen ilk müzikal olarak kabul edilen Sokak Kızı İrma, Dormen Tiyatrosu’nda sahnelendi. Sokak Kızı İrma’yı sahneye hazırlamak her bakımdan zorlu bir girişimdi. Müzik bulunamıyor, tiyatro çevrelerinde “Ne gerek var?” sorusu fısıltıyla dolaşıyordu. Türkiye’de ilk kez bir müzikal sahnelenecekti ve herkes bunun başarısızlıkla sonuçlanacağına inandırmıştı kendini. Şarkı söylemeyi, dans etmeyi bilen oyuncu yoktu; hangi orkestranın çalacağı, kimin yöneteceği bile belirsizdi.

Dormen, o günleri “Bir yönetmen olduğumu kabul etmiyorlardı; ama müzikal bambaşka bir işti,” cümlesiyle özetliyordu kitabında. Devlet Tiyatrosu’nun bile cesaret edemediği bu alana girmesi, bir çılgınlık olarak görüldü. Hatta yazar Refik Erduran “Bu kez Haldun gerçekten çıldırdı, İrma fiyaskosundan sonra hiçbirimiz onu kurtaramayacağız” diye haber bile göndermişti. Ama küçük bir ekip ona inandı. Başarılı olursa İrma bir dönüm noktası olacaktı… Provalar ilerledikçe İrma, geceleri uykularına dahi sızar oldu.

” Geceleri geç yatmama ve bütün gün çok yorulmama rağmen, her sabah yedide İrma’dan bir melodiyle uyanıyordum. Tüm çabalarıma rağmen tekrar uyumama olanak kalmıyordu.”

Herkesin kuşkuyla baktığı bu girişim, kısa süre sonra Türk tiyatro tarihinin en cesur ve en belirleyici adımlarından biri olacaktı. Uzun ve sancılı bir hazırlık sürecinin ardından Sokak Kızı İrma, Türkiye’nin ilk müzikali olarak sahnedeydi. Gülriz Sururi’nin başrolde parladığı yapım, daha ilk gecesinden itibaren büyük yankı uyandırdı. Dormen, o anı “Alkış, tebrik ve başarı sevincinden oluşan garip bir duvar örülmüştü etrafımda,” diye anlatacaktı. İrma, İstanbul Festivali’nin açılış gösterisi olarak Dram Tiyatrosu’nda sahnelendi; Atlas Sineması’ndaki gala gecesi ise uzun kuyruklarıyla Dormen’in hafızasına kazındı.

Ve müzikalin hemen ardından yıllar önce Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nda izlediği Othello ile tiyatroya bağlanmasına vesile olan Cahide Sonku, bu kez Dormen Tiyatrosu sahnesine Taşra Kızı ile dönecekti.

dsa

TÜRK TİYATROSUNDA BİR EŞİK AŞILDI

Yaklaşık yirmi yıl boyunca Dormen Tiyatrosu, Türk tiyatrosunun en verimli dönemlerinden birine öncülük etti; dünya tiyatrosunun önemli metinlerini sahneye taşıdı, müzikalleri Türk seyircisiyle buluşturdu. Türk sahnesinin modernleşmesinde ve çeşitlenmesinde belirleyici bir rol oynadı. Seyirciyi yeni bir sahne diliyle tanıştırdı ve tiyatronun eğlenceyle kurduğu bağı güçlendirdi. Aynı zamanda genç yeteneklerin keşfedilip yetiştiği bir okul işlevi gördü. Yenilikçi repertuvarı sayesinde tiyatroyu daha geniş kitlelerle buluşturarak kültür hayatında kalıcı bir etki yarattı.

Haldun Dormen, Anılar’ında kapanış gecesini Beyoğlu’nun kaldırımlarından tiyatroya doğru yürürken hissettiği bütün hatıralarla anlatır; yıllar boyunca adımlarıyla aşınan o sokakların, artık kendisinden bir parçayı uğurladığını yazar. Dormen Tiyatrosu, 1977’de perdesini kapatırken, Beyoğlu’nun hafızasından da bir dönem sessizce çekilmiş olur.

Tiyatro 1984’te Feriköy’de yeniden açıldıysa da, mekânsal koşullar ve kadronun dağılması nedeniyle eski parlak günlerine dönemedi ve kısa süre sonra yeniden kapandı. Buna rağmen bıraktığı etki, Türk tiyatro tarihinde kalıcı bir iz olarak varlığını sürdürdü.

BİR USTANIN YOLCULUĞU: YAPARSIN ŞEKERİM

Dormen 1960’ların ortasında sinemaya da adım attı. Bozuk Düzen (1966) ve Güzel Bir Gün İçin (1967) filmleriyle Altın Portakal’da ödüller kazandı; ancak gişedeki karşılığı bulamayınca yeniden sahneye döndü. “Kalbim hep tiyatroda attı,” diyecekti yıllar sonra. Televizyonda Unutulanlar, Dadı, Popstar gibi yapımlarla farklı kuşakların hafızasına yerleşti; İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda verdiği derslerle bilgisini genç kuşaklara taşıdı.

Tiyatroyu bir ahlâk ve disiplin meselesi olarak gören Dormen, sahnede pek çok yeniliğin önünü açtı; suflörün kaldırılmasından dekor ve kostüm anlayışının çağdaşlaşmasına uzanan bu yaklaşım, Türk tiyatrosunda kalıcı yenilikler oldu. Kültür politikalarına dair eleştirel duruşunu ise her zaman açıkça dile getirdi. Onursal doktora unvanı, Devlet Sanatçısı payesi ve sayısız ödülle taçlanan kariyerini; Sürç-ü Lisan Ettikse, Antrakt ve İkinci Perde kitaplarıyla kalıcı kıldı.

Ve bu büyük yolculuk, Yaparsın Şekerim belgeseliyle sinema perdesine taşındı. Belgesel, Dormen’in tiyatro serüveni, yakın çevresinin tanıklıkları eşliğinde; sahnede ve sınıflarda bıraktığı izlerin, kuşaktan kuşağa aktarılan bir belleğe dönüşümünü anlatıyordu. Netflix’te yayınlanan, Selçuk Metin’in yönettiği yapım, yalnızca bir ustayı değil, bir geleneği, bir sahne ahlâkını ve hiç vazgeçmeyen bir inadı selamlıyordu.

HALDUN DORMEN’İN KALICI MİRASI

Ve bugün, sahneden çekilen yalnızca bir tiyatro adamı değil; bir üslup, bir ahlâk ve bir tiyatro inancı… Haldun Dormen’in ardında bıraktığı miras, sahnede kalan bir alkıştan çok daha fazlası: inat, üretim ve umut… Elden bırakmamayı öğreten bir yaşam dersi… Haldun Dormen’e, Pierre Pathelin’in kapanış gecesi için kaleme aldığı şiiriyle veda ediyoruz:

Dur perdeci, dur, dur
Bitirmedik oyunu
Şu küçük şarkımızla
Bağlayalım sonunu

Sonunu bağlayalım, sonunu
Şimdi perde inecek
Çünkü oyun bitecek
Haydi evlerinize
Haydi, haydi, haydi
Saadet dileriz hepinize…

Kaynak:Haber Merkezi, ArtDogİstanbul

Öne Çıkanlar