Siz de seyahati sanat gibi yaşayanlardan mısınız?
Dünya üzerinde var olduğumuzdan bu yana seyahat ediyoruz. Teknoloji çağında bir tuşla planladığımız bu yolculuklar 500 yıl önce nasıl yapılmıştı derseniz cevabı Meşher'de açılan ‘Seyahat Sanatı’ sergisinde…
Kimimiz yeni yerler görmek için meraktan yollara düştük kimimiz özlemden... Bazıları inançlarının peşinden kilometrelerce yürüdü bazıları da mecburiyetten… Yolun sonunda mutlu olan da vardı hayal kırıklığına uğrayan da… Dünya üzerinde var olduğumuzdan bu yana seyahat ediyoruz. Teknoloji çağında bir tuşla planladığımız bu yolculuklar 500 yıl önce nasıl yapılmıştı derseniz cevabı ‘Seyahat Sanatı’ sergisinde…
Nilay CAN
Batı literatüründe “Ars Apodemica” olarak isimlendirilen ve “Seyahat etme sanatı” anlamına gelen külliyattan yola çıkılarak kurgulanan ‘Seyahat Sanatı’ sergisi geçtiğimiz günlerde Meşher’de ziyarete açıldı. Küratörlüğünü M. Merve Uca'nın yaptığı seçkide Sadberk Hanım Müzesi ve Ömer Koç Koleksiyonları’ndan seçilen 300’ü aşkın eser bir arada. Yolculukların izini süren seyahatnameler, tablolar, İstanbul manzaraları, diplomatik hediyeler, haritalar ve Osmanlı coğrafyasına dair objeler... Merak, inanç, diplomasi, savaş, ticaret ve turizm rotalarında insanların neden yola çıktığına ve bu yolculukların nasıl izler bıraktığına şahit oluyoruz. Sergiye dair bilmek istediğiniz her şeyi küratörü M.Merve Uca ile konuştuk.

Sergiyi “seyahat motivasyonları” üzerinden kurgulama fikri nasıl ortaya çıktı? Bu yaklaşım ziyaretçiye ne kazandırıyor?
“Seyahat”, tek bir motivasyonla açıklanabilecek basit bir hareket değil; farklı niyetlerin çoğu zaman iç içe geçtiği karmaşık bir kültürel süreç olarak karşımıza çıkıyor. Merak, inanç, askerî sefer, diplomasi ve ticaret birbirinden tamamen ayrışan alanlar değil; pek çok eserde bu motivasyonların aynı anda işlediğini görüyoruz. Bir seyyah aynı zamanda diplomat, bir tüccar aynı zamanda gözlemci, bir asker aynı zamanda kayıt tutan bir tanık olabiliyor.
Bu açıdan sergi, seyahatin ürettiği görsel ve yazılı kültüre odaklanıyor: seyahatnameler, haritalar, albümler, kostüm kitapları, diplomatik kayıtlar, resimler, objeler ve hatıra eşyaları aracılığıyla hareketin bilgiye, imgeye ve koleksiyon nesnesine nasıl dönüştüğünü araştırıyor.
Bu anlatıda seyahati yalnızca bir yer değiştirme hareketi olarak değil; bilgi üretme, görme, kaydetme, sınıflandırma ve temsil etme biçimi olarak ele aldık. 15. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başına uzanan geniş bir zaman aralığında, seyahatin merak, inanç, savaş, diplomasi, ticaret ve zamanla turizm gibi farklı motivasyonlarla nasıl şekillendiğini araştırdık. Bu nedenle sergi, İstanbul’u ve Osmanlı coğrafyasını hem seyahat edilen hem de seyahatler aracılığıyla hayal edilen, tasvir edilen ve kayda geçirilen bir dünya olarak okumayı öneriyor.

Karaköy’den Bakışla Sarayburnu’ndan Yeniçeri Kulesi’ne İstanbul Manzarası, L. Manzoni, 18. yüzyılın sonu–19. yüzyılın sonu, mürekkep, suluboya, kurşunkalem izleri; üç tabaka dokulu kâğıt, 38 × 134 cm Ömer Koç Koleksiyonu
YÜZYILLAR BOYUNCA BAŞKA GÖZLERLE İSTANBUL
Sergi hazırlığı ne kadar sürdü? Bu süreçte sizi en çok şaşırtan keşif neydi?
Yaklaşık bir buçuk yıla yayılan yoğun hazırlık sürecinde eser seçimi, araştırmalar, konservasyon süreçleri, fotoğraf çekimleri, katalog hazırlığı ve tasarım çalışmaları eş zamanlı yürütüldü. Bu süreçte en dikkat çekici keşiflerden biri, farklı dönemlere ve coğrafyalara ait eserlerin birbirleriyle beklenmedik biçimlerde ilişki kurması oldu. Bir seyahatnamenin satırlarında rastlanan bir ayrıntının, bir gravürdeki sahneyle ya da bir haritadaki görsel dille örtüştüğünü görmek; seyahatin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda kültürel bir dolaşım biçimi olduğunu daha görünür hâle getirdi. Özellikle İstanbul’un yüzyıllar boyunca farklı gözler tarafından nasıl yeniden tasvir edildiğini görmek, serginin anlatısını derinleştiren önemli keşiflerden biriydi.
Sergide yer alan eserleri seçerken sizi en çok zorlayan unsur ne oldu? Bir eseri mutlaka sergide görmek istemenizin özel bir nedeni oldu mu?
Serginin eser seçkisini oluşturmak benim için beklediğimden daha sezgisel bir süreçti. Çünkü aslında koleksiyonun kendisi bu sergiye yön verdi. Seyahat fikri etrafında düşünmeye başladığımda, seçkiye dahil olabilecek eserler de zihnimde yavaş yavaş belirginleşti. Asıl zorlayıcı olan, bu eserleri tek tek seçmekten çok, onları hangi tematik başlık altında konumlandıracağıma karar vermekti.
Sergi, seyahat motivasyonları üzerinden kurgulandı: merak, inanç, savaş, diplomasi, ticaret ve nihayet turizm. Bu yapı ziyaretçiye güçlü bir okuma hattı sunuyor; fakat seyahat dediğimiz şey doğası gereği çoğu zaman tek bir nedene indirgenemiyor. Sergide yer alan pek çok eser, aynı anda birden fazla temaya temas ediyor. Merakla başlayan bir yolculuk diplomatik bir karşılaşmaya, ticari bir güzergâh dinî bir deneyime, savaş için yapılan bir sefer ise görsel hafızaya dönüşebiliyor. Bu nedenle bazı eserlerin sergideki yerini bulması zaman aldı; kimi zaman bir eseri bir temadan diğerine taşıdık ve sonunda kendini en iyi ifade ettiği bağlama yerleştirdik.

Hanım Sultan, Franz Hörmann, Hans Gemminger ve yardımcıları Valentin Müller (atıf), 1630–1650, tuval üzerine yağlıboya, 230,5 × 115,5 cm / Sadberk Hanım Müzesi Koleksiyonu, Çiğdem Simavi bağışı
Sergide özellikle yer almasını istediğim eserlerin başında elbette Çiğdem Simavi tarafından Sadberk Hanım Müzesi’ne bağışlanan tablolar geliyor. Bu eserler serginin bel kemiğini oluşturdu; hatta serginin düşünsel çerçevesi büyük ölçüde onların açtığı imkânlar etrafında şekillendi. Bunun dışında Sadberk Hanım Müzesi Koleksiyonu'ndaki Yeniçeri kevgirinin, Ömer Koç Koleksiyonu’ndaki Albrecht Dürer ve Jacopo Ligozzi çizimlerinin ve 16. yüzyıla tarihlenen suluboya kıyafet albümünün sergide yer alması beni özellikle mutlu etti. Bunlar yalnızca nadir ya da görsel olarak etkileyici eserler oldukları için değil, serginin temel meselesini —seyahatin nesneler, imgeler ve anlatılar aracılığıyla nasıl bilgiye dönüştüğünü— çok güçlü biçimde görünür kıldıkları için benim için özel bir anlam taşıyor.

Osmanlı’ya yapılan yolculukların Batılı sanatçılar ve seyyahlar üzerindeki etkisini bugünün “oryantalizm” tartışmaları açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Osmanlı coğrafyasına yapılan yolculukları ve bu yolculuklardan doğan eserleri bugün oryantalizm tartışmalarından bağımsız düşünmek mümkün değil. Batılı sanatçı ve seyyahların ürettiği imgeler çoğu zaman yalnızca gördüklerini değil, kendi beklentilerini, meraklarını, önyargılarını ve hayal dünyalarını da yansıtır. Dış dünyayı algılama biçimimizi ve yargılarımızı duygularımızdan, kendi bilişsel tarihimizden tamamen arındırmak mümkün değil. Anaïs Nin’e atfedilen “Şeyleri oldukları gibi değil, olduğumuz gibi görürüz” sözü bu bakışı çok iyi özetliyor. Sergide bu eserleri mutlak hakikât belgeleri olarak değil; görme, seçme, kaydetme ve temsil etme biçimlerinin tarihsel tanıkları olarak ele alıyoruz. Bu nedenle serginin meselesi yalnızca “Osmanlı nasıl görülmüş?” değil, aynı zamanda “Kim, nereden ve hangi zihinsel çerçeveyle bakmış?” sorusudur.
Diplomasi bölümünde armağan kültürü ve sanat ilişkisi öne çıkıyor. Geçmişte sanatın diplomatik bir araç olarak kullanımını nasıl okuyorsunuz?
Diplomasi tarihinde sanat ve armağan kültürü çoğu zaman sözün ötesine geçen bir temsil dili olarak işledi. Elçiler aracılığıyla sunulan kumaşlar, saatler, mücevherler, kitaplar, portreler ya da lüks nesneler yalnızca kıymetli hediyeler değil; gönderenin kudretini, zevkini, teknik maharetini ve kültürel iddiasını taşıyan diplomatik mesajlardı. Bu anlamda sanat, ilişkileri yumuşatan, müzakere alanı açan ama aynı zamanda statü ve güç gösterisini de mümkün kılan bir araçtı. Sergide bu eserleri, diplomatik temasların yalnızca siyasi belgelerle değil, nesneler, imgeler ve törenler aracılığıyla da kurulduğunu göstermek için ele alıyoruz.

KADIN SEYYAHLARIN GÖZÜNDEN OSMANLI
Sergide kadın seyyahların veya kadın bakışının izlerine rastlıyor muyuz? Bu konuda arşivlerde dikkat çeken ayrıntılar oldu mu?
Sergide kadın seyyahların izleri erkek seyyahlar kadar yoğun görünür değil; bu da aslında seyahat tarihinin ve arşivlerin cinsiyetli yapısını gösteren önemli bir durum. Lady Mary Wortley Montagu ve Mary Adelaide Walker’ın tanıklıklarının sergimizde yer alması bu açıdan çok kıymetli bir karşılık oluşturuyor. Erken modern dönem seyahat literatüründe yazmak, yayımlamak ve dolaşıma girmek çoğu zaman erkeklere daha açık imkânlardı; bu nedenle kadın bakışı arşivlerde daha sınırlı, fakat belirdiği yerlerde son derece dikkat çekici. Montagu’nun Osmanlı dünyasına dair mektupları, özellikle kadınların sosyal hayatına ve mahrem alanlara ilişkin gözlemleriyle erkek seyyahların erişemediği bir bakış sunar. Mary Adelaide Walker ise 19. yüzyıl İstanbul’una dair metinleriyle gündelik yaşam, kıyafet kültürü ve şehir deneyimi üzerine daha içeriden ve ayrıntılı bir tanıklık bırakır. Sergide bu iki figür, yalnızca “kadın seyyah” olarak değil, aynı zamanda Osmanlı’ya dair yerleşik Batılı bakışı yer yer dönüştüren, ona nüans katan sesler olarak önem taşıyor.

Fatih Sultan Mehmed Portresi, Joris Hoefnagel’in çizimlerinden Theodore de Bry’nin gravüre aktardığı bordür içinde. Jean Jacques Boissard, 1596. İlk baskı Ömer Koç Koleksiyonu
Seyahatnameler üzerinden kurulan anlatı, bize Osmanlı toplumunun gündelik yaşamı hakkında hangi yeni ayrıntıları sunuyor?
Seyahatnameler, yalnızca coğrafi keşifleri anlatan metinler değil; aynı zamanda gündelik yaşamın çok katmanlı kayıtlarını taşıyan önemli kaynaklar. Sergide yer alan anlatılar sayesinde Osmanlı şehir yaşamı, ulaşım biçimleri, kıyafetler, törenler, gündelik alışkanlıklar ve sosyal ilişkiler hakkında ayrıntılı gözlemler görmek mümkün. Özellikle yabancı seyyahların dikkatini çeken detaylar, sokak düzeni, pazar yerleri, deniz ulaşımı ya da kamusal yaşam pratikleri, bugün tarihsel hafızayı yeniden kurmak açısından önemli veriler sunuyor. Örneğin, birçok seyyahın Türklerin hayvanseverliğine, sokak hayvanlarıyla kurdukları ilişkiye, kuşlara, kedilere ve köpeklere gösterilen ihtimama dair pasajları sosyal alışkanlıkların ne denli uzun yıllara dayandığını göstermesi açısından son derece dikkat çekicidir.
Elbette bu metinler tarafsız belgeler değildir; seyyahın kendi bakışıyla şekillenir. Fakat tam da bu yüzden, bize hem Osmanlı gündelik hayatının ayrıntılarını hem de bu hayatın dışarıdan nasıl algılandığını gösterir.

GEÇMİŞTE GRAVÜRLER ŞİMDİ TELEFONLAR
Bugünün sosyal medya çağında herkesin sürekli “seyahat deneyimi” paylaştığı bir dönemde, geçmişin seyahat anlatılarıyla nasıl bir paralellik görüyorsunuz?
Aslında geçmişin seyahatnameleriyle bugünün sosyal medya paylaşımları arasında güçlü bir benzerlik bulunuyor. Seyahat eden kişi, gördüğünü kaydetme, anlatma ve başkalarıyla paylaşma ihtiyacı duyuyor. Geçmişte bu ihtiyaç gravürler, çizimler, günlükler ve seyahatnameler aracılığıyla karşılanırken; bugün fotoğraf, video ve dijital içeriklerle sürüyor. Her iki dönemde de seyahat, yalnızca kişisel bir deneyim değil; aynı zamanda temsil edilen ve dolaşıma giren bir anlatı biçimi. Ancak bugün görüntü üretiminin hızlanması ve yaygınlaşması, deneyimin kendisini de dönüştürüyor. Sergi bu açıdan bakıldığında, seyahatin tarih boyunca aynı zamanda bir “görme ve gösterme pratiği” olduğunu hatırlatıyor.

Sergide yer alan haritalar, gravürler ve objeler arasında sizi kişisel olarak en çok etkileyen eser hangisi oldu? Neden?
Sergide yer alan eserlerin her biri farklı bir hikâye taşıyor; ancak özellikle erken dönem İstanbul panoramaları ve detaylı şehir gravürleri benim için çok etkileyiciydi. Çünkü bu eserler yalnızca bir şehri belgelemiyor; aynı zamanda onu hayal eden, anlamlandıran ve temsil eden bakış açılarını da görünür kılıyor. Bir gravürde ya da haritada, dönemin politik atmosferini, estetik anlayışını ve seyahat kültürünü aynı anda okumak mümkün oluyor. Özellikle İstanbul’un yüzyıllar boyunca farklı kültürler tarafından nasıl yeniden tasvir edildiğini görmek, serginin temel meselesini çok güçlü biçimde hissettiriyor.

Türk Alayı, Venedik ekolü, 17. yüzyılın ilk yarısı, tuval üzerine yağlıboya, 68 × 395cm Sadberk Hanım Müzesi Koleksiyonu, Çiğdem Simavi bağışı
“Seyahat bir dönüşüm biçimidir” fikri serginin ana omurgalarından biri gibi görünüyor. Sizce bu dönüşüm en çok kimleri değiştirdi: Seyyahları mı, gidilen coğrafyaları mı?
Seyahat esas olarak insanın dünyaya bakışını dönüştürür; gözlem, karşılaştırma, merak ve anlatma arzusu yaratır. Sergide bir araya getirilen tüm eserlerin ortak noktası yolculuğun dönüştürücü etkisini göstermek. Bu yolculukta hem seyyahlar hem de gittikleri coğrafyaların değişim ve dönüşümden etkilendiği görülmüştür.
İsmi Osmanlı Türkçesinde “sergi, teşhir yeri” anlamına gelen Meşher, İstiklal Caddesi’ndeki sanat duraklarından biri. Ziyaret, etkinlik ve sergi turları ise ücretsiz olarak gerçekleştiriliyor. Pazartesi hariç haftanın altı günü 11.00 19.00 saatleri arasında ziyaret edileceğiniz Meşher’de ‘Seyahat Sanatı’ sergisini 23 Mayıs 2027 tarihine kadar görme şansınız var. Elimizdeki telefonlarla modern dönem seyyahlarıyız her birimiz, yolculuğa başlamak için fırsatı kaçırmayın!

Kaynak:Nilay Can