Bahçeli'den Avrupa Birliği'ne sert sözler: Tarlasını nadasa mahkum eden siyasi kuraklıkla karşı karşıya kalacak
MHP lideri Bahçeli AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in Türkler ile ilgili ifadelerine karşı “Bize dar bir yer göstermeye çalışanlar, harita cetvelleriyle anlaşılamayacağını hala idrak edememiş olanlardır” dedi.
GAZETE PENCERE - MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in Türkler ile ilgili ifadelerine sert tepki gösterdi.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin Grup Toplantısı'nda şunları ifade etti:
“Değerli dava arkadaşlarım, önümüzde şimdi bir başka cephe daha vardır. Bu cephe kimi zaman görünürdür, kimi zaman örtülüdür. Kimi zaman diplomatik nezaketin arkasına saklanır, kimi zaman kibirli sözlerin arkasından kendini aşikar eder. Avrupa’nın Türkiye’ye bakarken içine düştüğü zihni ve siyasi yanlışlık, yapılan açıklamalarda gün yüzüne çıkmaktadır.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen 21 Nisan 2024 tarihinde Avrupa kıtasının Rus, Türk veya Çin etkisine bırakılmaması gerektiğini söylemiştir. Bu söz sıradan bir cümle gibi geçiştirilemez. Avrupa Birliği yürütme organının en üst siyasi makamından çıkan bu ifade, bir yorumcunun, bir köşe yazarının ya da tali bir aktörün beyanı sayılamaz. Avrupa Komisyonu Başkanı'nın ağzından dökülen bu söz, dilin kazası olarak görülemez. Zihnin derinliğinde duran tasnifin, kibrin ve çifte standartların dışa vurumudur. Nitekim bu küstah dilin jeopolitik bakımdan sorunlu, gerçeklikten kopuk ve çifte standartlı bulunduğu bizzat kendi çevrelerinde dile getirilmiştir. Hatta aynı çevreler Türkiye’nin Avrupa güvenliği bakımından temel bir müttefik, enerji hatları ve kaynakları bakımından hayati bir damar, göç yönetimi bakımından kilit bir ortak ve bölgesel denge bakımından vazgeçilmez bir güç olduğunu hatırlatmak zorunda kalmıştır.
MESELE ANKARA’NIN İSTİKAMETİ DEĞİL, BRÜKSEL’İN İKİ YÜZLÜ SİYASETİDİR
Bahsettiğimiz husus gündelik bir basın polemiği seviyesine görülemez. Burada da karşımızda duran şey; Avrupa’nın Türkiye’yi anlamakta yaşadığı derin zihni arızadır. Avrupa Birliği Türkiye’yi yıllardır üyelik bahsinde dışarıda, güvenlikte içeride, değerler söyleminde ötede, yük paylaşımında beride tutmaya çalışmıştır. Bir yandan ölçüt, ilke, norm ve uyum diyerek parmak sallamış, öbür yandan kendi jeopolitik ihtiyacı belirir belirmez Türkiye’yi enerji koridoru, ulaştırma kapısı, dijital bağlantı zemini ve güvenlik paydaşı, ve yeri geldiğinde adeta bir tampon işleviyle yeniden devreye çağırmıştır.
Fakat eşitlik bahsi açıldığı anda eski kibir cümlelerine rücu etmekten geri durmamıştır. Bu tutum siyasal ahlak bakımından sakattır. Stratejik akıl bakımından ise tutarsızdır. Bu tavır ortaklık dili üretemez. Bu tavır samimiyet doğuramaz. Bu tavır güven iklimi inşa edemez. Öyle ya da böyle, ister doluya koyun almasın, ister boşa koyun dolmasın; Türkiye jeopolitik düğümlerin tam ortasındadır, kilit noktasındadır, cümle kapısıdır! "Neydim" demeyen, mahfillerin "ne oldum"cu tavrıyla mücadele etmek zorunda kaldığımız bu basiretsiz uluslararası sahada mesele Türkiye’nin nerede durduğu değil, Avrupa Birliği’nin nereye savrulduğudur. Mesele Ankara’nın istikameti değil, Brüksel’in iki yüzlü siyasetidir. Türkiye’yi gerektiğinde dışlayıp gerektiğinde kullanmak isteyen çarpık, çıkarcı, iki yüzlü Avrupa zihniyetidir!
URSULA HANIM'IN ŞAHSINDA TÜM AVRUPA EFKÂRINA BURADAN SESLENİYORUM
Bakınız, bu tablo yeni de değildir. Türkiye ve dünya siyasetini satır satır okuyabilen, okuduğunu anlayan, anladığını yine ülkesi ve milleti için anlatan bizler bakımından hiç şaşırtıcı değildir. Avrupa’nın tarihi serencamı ortadadır. Coğrafi keşiflerden itibaren büyüttüğü güç büyük ölçüde kan, gözyaşı, gasp, sömürü ve intihal çizgisi üzerinde tahkim edilmiştir. Bugün Avrupa kıtasının karşı karşıya bulunduğu asıl buhran dışarıdaki rakiplerinden evvel kendi içindeki mana kaybıdır. Niyetini ve eylemini aynı hatta buluşturamayan, değer söylemiyle çıkar siyasetini aynı anda taşımaya çalışan, eşitlik dilini menfaat hesabına feda eden Avrupa, bugün kendi siyasi körlüğü ile yüz yüzedir.
Şayet Avrupa, Türkiye’ye karşı kullandığı dili adalet, hakkaniyet ve rasyonalite zeminine çekmezse, şayet kendisini hala eski hiyerarşi duygusunun konforu içinde zannederse, şayet Türkiye’yi ihtiyaç anında çağrılacak, rahatlığı anında ötede tutulacak bir unsur gibi görmeyi sürdürürse; kendi tarlasını nadasa mahkum eden siyasi bir kuraklıkla karşı karşıya kalacaktır. Tarih kibrini aklının önüne geçiren merkezlerin nasıl çözüldüğüne defalarca şahittir.
Ursula Hanım'ın şahsında tüm Avrupa efkârına buradan sesleniyorum: Biz kökleri Asya’nın derinliklerine inen, dalları Avrupa ufkuna uzanan, gölgesi Afrika’ya düşen büyük bir medeniyetin tecessüm etmiş devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'yiz! Bize dar bir yer göstermeye çalışanlar, harita cetvelleriyle anlaşılamayacağını hala idrak edememiş olanlardır. Türkiye 'gel' denildiğinde gelen, 'git' denildiğinde giden bir unsur gibi görülemez. Türkiye dosttur, fakat dostluğu tahrike açık bir mahiyette değildir. Türkiye ile ilişki kurmak isteyen herkes önce bu milletin onurunu, bu devletin vakarını ve bu tarihin ağırlığını hesaba katmak zorundadır!
TÜRKİYE’NİN SESSİZLİĞİ BOŞLUK SESSİZLİĞİ DEĞİLDİR
Herkes şunu çok iyi bilmelidir: Türkiye yalnız rahat günlerin devleti değildir. Bu milletin acı eşiği yüksektir. Bu devletin kriz hafızası derindir. Türkiye sarsıntı anlarında savrulmayan, yüksek basınç anlarında paniğe kapılmayan, tahrik karşısında öfkesini akla, gerilimi stratejiye, tehdidi iradeye tahvil eden köklü bir devlet geleneğinin bugünkü adıdır. Tansiyon yükseldiğinde yönünü şaşıran nice devletler görülmüştür. Türkiye ise en çetin zamanlarda dahi istikamet duygusunu muhafaza eden, soğukkanlılığı kuvvetle meczeden, sabrı kudretle tamamlayan bir devlettir. Bizim sükunetimiz zaaf diye okunamaz. Bizim serinkanlılığımız tereddüt perdesi sanılamaz. Bunların her biri asırların süzdüğü devlet aklının, acıyı taşıma kudretinin ve tansiyonu yönetme kabiliyetinin tezahürüdür.
Türkiye’yi hafife alanlar, çoğu zaman onun sessizliğini yanlış okumuş, vakarını edilgenlik sanmış, sabrını sınamaya kalkışmış, ardından da tarih karşısında mahcup olmuştur. Çünkü Türkiye’nin sessizliği boşluk sessizliği değildir; bu sessizlik birikmiş hafızanın, hesaplanmış zamanlamanın, kontrollü gücün sessizliğidir. Türkiye’nin sükuneti tereddüt sükuneti değildir, bu sükunet devlet aklının sükunetidir. Türkiye’nin gecikmiş görünen adımı tereddüt adımı değildir, bu adım çoğu zaman zemini yoklayan, zamanı olgunlaştıran, sonucu tahkim eden tarih tecrübesinin adımıdır.
Bizim yönümüz asırlardır Batı'yla temas eden, Batı'yı tanıyan, gerektiğinde onunla mücadele eden, gerektiğinde onunla müzakere eden büyük bir tarih çizgisi içinde şekillenmiştir. Ne Brüksel bize geldiğimiz yeri gösterebilir, ne Avrupa bürokrasisi Türkiye’ye yürüyeceği yolu tarif edebilir. Türkiye’nin Rusya ile, Çin ile, Türk dünyasıyla, İslam coğrafyasıyla, Avrupa ile ve dünyanın sair merkezleriyle hangi ölçüde, hangi çerçevede ve hangi derinlikte ilişki kuracağına blok taassubu kadar karar veremez; buna ancak ve ancak kendi milli menfaatinin hükmünde işleyen devlet aklı karar verir.
AVRUPA TÜRKİYESİZ YAPAMAZ
Buradan açıkça ifade ediyorum: Avrupa Türkiyesiz yapamaz. Güvenlikte yapamaz, enerjide yapamaz, göç yönetiminde yapamaz, ulaştırmada yapamaz, bölgesel dengeyi kurarken yapamaz. Fakat Türkiye, Avrupa’nın tasniflerine mahkum bir ülke hüviyetinde görülemez. Türkiye Avrupasız tarihtir, devlettir, hafızadır, coğrafyadır, merkezi bir hakikattir!
Temennimiz şudur: Avrupa zihin altına sinmiş bu hadsizliklerle yüzleşsin. Muhasebesini sloganlarla değil gerçekliklerle yapsın. Türkiye’ye karşı kurduğu dili çıkar hesabıyla değil rasyonaliteyle yenilesin. Çünkü bu çağ birbirini küçük gören merkezlerin çağı değildir. Bu çağ hakikati okuyabilen devletlerin çağıdır. Çünkü bu çağ alışkanlıkların değil, aklın çağıdır.”
'TEHDİT VARDI, TEREDDÜT YOKTU'
İnsan onurunun derinden yaralandığı, insan haklarının esamesinin okunmadığı, hukuk devleti ilkesinin hiçe sayıldığı, ceza muhakemesinin esaslarının çiğnendiği bu soruşturma süreci tarihimize kara bir facia olarak kazınmıştır. Vicdanı hür, zihni pür, alnı pak Türk gençleri, “tabutluk” adı verilen dar ve bunaltıcı hücrelere kapatılmıştır. Türk milliyetçileri açlıkla, susuzlukla, yalnızlıkla işkenceye, hizaya çekilmek istenmiştir. Türk milliyetçileri, suyu akmayan, hastalıkların kol gezdiği dört duvar arasında dize getirilmek istenmiştir. Fakat biliyoruz ki o tabutluklarda tahakküm vardı, teslimiyet yoktu. Tehdit vardı, tereddüt yoktu. Tahrik vardı, taviz yoktu. Bedel vardı, dönüş yoktu. Baş vermek vardı, baş eğmek yoktu. Merhum Hüseyin Nihal Atsız, çağ aşan bir seslenişle şöyle haykırıyordu. "Delinse yer, gökse gök, yansa kül olsa dört yan, yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan. Yıldırımdan, tipiden, kasırgadan yılmayan, ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkleriz." İşte bu haykırış, Türk milliyetçilerinin çileyle yoğrulmuş, imtihanlarla sınanmış karakterleridir. Zulümlere aldırış etmeyen, fikrini mahkûm etmeyen yiğitlerin hikâyesidir. Demir parmaklıkları kırıp geçen, tabutluklara sığmayan yağızların sesidir. Budandıkça serpilen, bilendikçe keskinleşen dava adamlarının destanıdır. Çünkü Türk milliyetçiliği geçici heveslerin değil, ülküye adanmışların davasıdır. Türk milliyetçiliği, günü kurtarmaya memur dar kadroların değil, asırları inşa etmeye namzet olan insanların mirasıdır. Tarihine yaslanan, töresiyle yaşayan, terbiyesini köklerinde bulanların yegâne sancağıdır.
'3 MAYIS ŞAHSİYET VE AİDİYET İRADESİNİN TARİHİ İLANIDIR'
İşte bu nedenle 3 Mayıs, Türk milliyetçiliğinin şerefli bir hatırası olmanın da üstünde bir manaya sahiptir. 3 Mayıs, Milliyetçi Hareket Partisi'ni bugüne taşıyan iradenin hangi ateşlerle sınandığının, hangi zincirlerle kuşatıldığının, hangi tertiplerle yolundan koparılmak istendiğinin başlıca timsalidir. 3 Mayıs, millet şuurunun taviz kabul etmeyen bir iradeye dönüşmesidir. 3 Mayıs, Türk milliyetçiliğinin yalnız bir fikir cereyanı olarak kalmayıp, bir ahlak, bir şahsiyet, bir mücadele disiplini halinde tecelli etmesidir. 3 Mayıs, devrin karanlığı karşısında sinmeyenlerin, tehdit karşısında eğilmeyenlerin, baskı karşısında susmayanların vakur duruşudur. 3 Mayıs, Türk milletinin kendi kimliğine, kendi tarihine, kendi istikbaline ve kendi manevi, millî varlığına sahip çıkma iradesinin billurlaşmış halidir. 3 Mayıs, Türk milliyetçiliğinin Türk gençliğinin omuzlarında yükseldiği gündür. 3 Mayıs, Türk milliyetçiliğinin karakter mayasıdır. 3 Mayıs, şahsiyet ve aidiyet iradesinin tarihi ilanıdır.
MHP, MAYASI BOZULMAMIŞLARIN SON SIĞINAĞIDIR'
Milliyetçi Hareket Partisi devletin ve milletin varlığında kendi varlığını eritenlerin burcudur. Milliyetçi Hareket Partisi mayası bozulmamışların, tuzu kokmamışların, çizgisi eğrilmemişlerin, hedeften sapmamışların, son sığınağıdır. Bu dava hatırlayanların değil taşıyanların davasıdır.
Dün Türklüğü ve Türk milliyetçiliğini mahkûm etmeye kalkışanlarla bugün Milliyetçi Hareket Partisi'ne saldıranlar aynı habasetin, aynı husumetin, aynı hesaplaşma hırsının peşindedir. Sonuç yine değişmeyecektir. Çünkü bu hareketin kökleri Türk'ün binlerce yıllık ülküsündedir. Bu hareketin mazisi ülkücü şehitlerimizin aziz hatıralarıyla yazılmıştır. Bu hareketin dayanağı büyük Türk milletidir. Milliyetçi Hareket Partisi ayaktaysa Türk milletinin geçmişi çiğnenemeyecek, şehidin kanıyla suladığı toprak kirletilemeyecek, bayrak indirilemeyecek, ezan susturulamayacaktır. Dava yalnız yürekte taşınarak yaşamaz, hayata geçirilerek yaşar.
"BÜYÜK DAVALAR İÇERİDE BÜYÜYEN TEREDDÜTLERLE DE SINANIR"
Milletle ve devletle buluşmayan bir iddia tarihte kök salamaz. Bu sebepledir ki Türk milliyetçiliği bir nizam arayışıdır. Bir devlet tasavvurudur. Bir medeniyet iddiasıdır. Bugün aynı ülkeye gönül vermiş kimi dava arkadaşlarımızın farklı mecralara savrulmuş olması, davanın yükünün ne kadar ağır olduğunu göstermektedir. Büyük davalar sadece dışarıdan gelen saldırılarla sınanmaz, içeride büyüyen tereddütlerle de sınanır. Ancak bilinmelidir ki milliyetçilik aynı ülküye, aynı istikamete, aynı kader duygusuna tutunarak güç kazanır. Türk milliyetçiliğini geçmişe hapsetmeye çalışanlarla onu hamasi sloganlarla indirgeyenler aynı yanlışa düşmektedir. Çünkü milliyetçilik, bir milletin hafızasını, haysiyetini ve kendi kaderini tayin hakkını aynı çizgide buluşturan yüksek bir farkındalık halidir.
Önümüzde şimdi bir cephe daha vardır. Avrupa'nın Türkiye'ye bakarken içine düştüğü zihni ve siyasi yanlışlık yapılan açıklamalarda gün yüzüne çıkmaktadır. Bu söz sıradan bir cümle gibi geçiştirilemez. AB'nin en üst siyasi makamından çıkan bu söz, dilin kazası olarak görülemez. Kibrin ve çifte standardın dışa vurumudur. Bu küstah dilin çifte standartlı bulunduğu kendi çevrelerince dile getirilmiştir. Bu tavır güven iklimi inşa edemez. Mesele Türkiye'nin nerede durduğu değil Avrupa'nın nereye savrulduğudur.
"URSULA HANIM'IN ŞAHSINDA TÜM AVRUPA'YA SESLENİYORUM"
Ursula Hanım'ın şahsında tüm Avrupa'ya sesleniyorum. Türkiye gel dediğinde gel git denildiğinde giden bir unsur gibi görülemez. Türkiye yalnız rahat günlerin devleti değildir. Bu devletin kriz hafızası derindir. Türkiye hafife alanlar, vakarını edilgenlik sanmış, sabrının sınamaya kalkışmış ardından tarih karşısında mahcup olmuştur.
Avrupa Türkiye'siz yapamaz, güvelikte, enerjide, göç yönetiminde yapamaz. Türkiye Avrupa'sız tarihtir, devlettir, coğrafyadır, merkezi bir hakikattir. Avrupa bu hadsizliklerle yüzleşsin, muhasebesini yapsın. Bu çağ birbirini küçük gören çağı değildir. Türkiye Cumhuriyeti başkalarının yazdığı senaryoda figüran olmayacaktır. Bize had bildirmeye çalışanlara cevap verecek irademiz ziyadesiyle mevcuttur.
Kaynak:Haber Merkezi