MHP lideri Bahçeli grup toplantısında konuştu: ‘Biz Ankara'dan bakmak zorundayız, başka başkentlerin çekim alanına…’

MHP Lideri Devlet Bahçeli, “Hiçbir hain emel sahibi mihrak ve veya ülke yanlış hesap yapmamalıdır. Bir ölürsek bin diriliriz, bin ölürsek bir bir dirilir bu vatana, bu millete sonuna kadar sahip çıkarız. Korkak her gün kahraman bir gün ölür” dedi.

GAZETE PENCERE - MHP Lideri Bahçeli, İsrail ve ABD'deki bazı siyasetçilerin ve medyalarının 'İran'dan sonra sıra Türkiye' laflarına sert tepki gösterdi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin Grup Toplantısı'nda konuşuyor:

Geleceğe sahip çıkmak, geleceğin heba ve heder olmasının önüne geçmek ise bugün taşıdığımız en bariz sorumlulukların başında gelmektedir. Bölgesel ve küresel tansiyonun çok yükseldiği bir dönemde Türkiye olarak sağduyu ve soğukkanlılıkla hareket etmek barışçıl çabaları destekleyip teşvik etmek mümyiz nitelikli politik ve diplomatik bir tutum tercihidir. Böylesi alacak aralık dönemlerde duygusal tepkilere duyumsal temkinmelere itibar ve ihtimam gösterilmemesi devlet ve millet aklının müşterek haysiyeti hassasiyeti olmalıdır.

Bu kapsamda etrafımızda dolaştığımız asıl mevzumuzun tam ağırlık merkezine geldiğimiz takdirde, mahut sıcak gelişmeler karşısındaki yorum ve değerlendirmelerimizi aklıselim bir siyasi ve ahlaki çerçevede yapmamız kaçınılmazdır.

"ULUSLARARASI HUKUKU TANIYAN YOKTUR"

Öncelikle şu hususu ifade etmeliyim ki Amerika Birleşik Devletleri'nin siyonizmin tahrik ve tertibine gelerek İran'a saldırması bölgesel ve küresel dengeleri sakatlayacak mahiyettedir. Bu saldırganlık gayrimeşrudur. Bu saldırganlık gayrihukukidir. Bu saldırganlık gayri ahlakidir. Uluslararası hukuku takan ve tanıyan yoktur. Dünyada orman kanunlarının geçerli olmadığını iddia edecek bir akıl ve mantık sahibi hiç kimseden bahsedilemeyecektir.

Hani müzakereler sürüyordu. Hani görüşmeler devam ediyor, anlaşmaya ve uzlaşmaya yakın bulunduğu iddia ediliyordu. 26 Şubat 2026 tarihinde Cenevre'de düzenlenen müzakereler sonrası arabulucu Umman Dışişleri Bakanı İran'ın zenginleştirilmiş uranyumu sıfırlamayı kabul ettiğini açıklamıştı.

Amerika Birleşik Devletleri ve İran eş zamanlı olarak müzakerelerde ilerlemenin olduğuna dair mesajlar vermişlerdi. Hatta Cenevre'nin ardından süregelen görüşmelerin Viyana'da devam edeceği bile duyurulmuştu. 28 Şubat 2026 cumartesi günü malum müzakerelerle ilgili gelişmeleri ele almak maksadıyla İran'ın dini lideri Ali Hamaney üst düzey görevli siyasetçi ve bürokratlarla toplantı halindeyken İsrail'in saldırması ve sonuçta mezkur toplantıda bulunanların katledilmesi tam anlamıyla alçaklıktır. Casuslar İran'ın en kilit ve mahrem alanlarına kademe kademe sızmışlardır. Hain ve ajanlar içeride olunca kale kapısı kilit tutmamıştır.

Siyonist eşkiyalık dürte dürte, ite ite Amerika Birleşik Devletleri ile İran'a saldırtmıştır. Müzakereler kisvesiyle İran'a tuzak kurulmuştur. Hamaney'in ölümünden sonra Mossad ajanlarının yıkıntılar altındaki anlık görüntüleri kayda alarak Netanyahu'nun ofisine göndermesi dehşet uyandıran bir organize saldırganlığın göstergesi değildir de nedir?

"MEŞREBİ KARIŞIK ZİHNİYELER SONUÇ ÇIKARIYOR MUSUNUZ?"

İran'ın üst yönetimi ile askeri ve stratejik altyapısı hedef alınmıştır. Tahran yönetimi evvel emirde istihbarat oyunlarına ve bu çerçevede ilerletilen operasyonlara boyun eğmek zorunda kalmıştır. Buradaki amacım ABD- İsrail Koalisyonu'nun İran'a yaptığı saldırıları detaylarıyla anlatmak değildir. Kaldı ki haber bülteni değiliz. Haber Ajansı değiliz. Savaş muhabiri hiç değiliz. Maksadımız komşumuz İran'ı hedef alan çok boyutlu saldırılardan çıkarmamız gereken dersler olduğunu, tehdidin ne kadar yakınlaştığını ve acımasızlığını görmenin beka düzeyinde aciliyet arz ettiğini izah ve ifade etmektir. İç cephenin önemi milli birlik ve dayanışmanın değeri zannederim çok daha iyi anlaşılmış ve açıklığa kavuşmuştur. Komşu ülkemiz İran'ın başına gelen dehşet verici musibetlerden ülkemizi soyutlamak ve ayrı düşünmek hem imkansız hem de izansızlıktır. Terörsüz Türkiye hedefine dudak büken aymazlar. Ne yaptığımızı, neyi amaçladığımızı daha iyi görüyor musunuz? Türk Kürt kardeşliğine yaptığımız samimi ve sahici çağrıyı utanmadan çarpıtan PKK'nın kurucu önderliğinin 27 Şubat çağrısına her zaviyeden saldıran mayası ve meşrebi karışık zihniyetler çevremizdeki ateş çemberinden herhangi bir sonuç çıkarıyor musunuz? Vatan ve millet sevgisi konusunda Milli birlik ve kardeşlik bahsinde bizimle aşık atmaya, boy ölçüşmeye, rekabet etmeye, hatta kibirli bir üslupla ayar vermeye çalışan siyasi ucubeler nasıl bir felaket ve fecatin kıyısından döndüğümüzü daha ne zaman anlamayı düşünüyorsunuz. İç cephemiz sarsılırsa sahamızın soluğumuzun zehirli haşeratlarla dolacağını merak ediyorum. Ne zaman görmeyi ümit ediyorsunuz? Edirne'yi Enver alacağına bulgaralsın diyenlerin işbirlikçi torunları sözde milliyetçi geçinen milliyetsizler sorarım sizlere. Bir olmuş, diri olmuş, hep birlikte tek yürek olmuş Türkiye'nin neresinden rahatsızsınız?

"OYUMUZ ŞU OLMUŞ BU OLMUŞ HEPSİ FASA FİSO"

Oyumuz oyumuş şu olmuş bu olmuş. Hepsi fasa fiso. Hepsi beyhude. Vatan ve millet elden gidince devlet hükmü şahsiyetini kaybedince ne yapalım oyu, nasıl yapalım siyaseti. Ne diyelim geleceğimiz nesline. Hangi bahaneleri üretelim ecdadımızın yüzüne. Nasıl olsa sırtınızda yumurta küfesi yoktur. Nasıl olsa yediğiniz önünde yemediniz arkanızdadır. Bir eliniz balda, diğeri yağdadır. Bakınız merhum Mehmet Akif Ersoy ne diyordu? Ki bir yandan dünyayı titretmiş, öbür yandan da insanlık nedir dünyaya öğretmiş.

SKANDAL SÖZLERE SERT TEPKİ

Peki kim bu titreten ve öğreten? Değerli arkadaşlarım, ben size söyleyeyim, büyük Türk milletidir. Böylesi muazzez ve müstesna bir milletin nerede bir haksızlık varsa karşısında durması, nerede bir hukuksuzluk varsa itiraz etmesi, nerede bir mazlum feryadı varsa ona kulak vermesi şanının şerefinin gereğidir. Gerek Tel Aviv medyası gerekse İsrail eski Başbakanı Bennett şu iddialarda bulunmuş.

Türkiye yeni İran'dır. İsrail'in cani başbakanı "hem Şii hem de Sünni eksen tarafından tehdit altındayız" açıklamasıyla şer karosuna katılmış.

Bir başka Türk ve Türkiye düşmanı Rubin ise Ankara 236'da Tahran 226'daki gibi olacak mı diye sorgulamış. Amerika Birleşik Devletleri'nin bir emekli Albay ise İran'dan sonra sıra Türkiye'de diye zırvayı Heziyanla perçinlemiş. Madem böyle iddialar son günlerde yaygınlık kazandı, bizim de bu sapkın görüş ve tehditleri görmezden gelmemiz doğal olarak mümkün değildir. Diyorum ki ölümden öte köy yoktur. Zira ölürsek şehit, kalırsak gazi olacağımızı tarihi ve manevi hakikat aynısıyla da farzı ayındır. Bu inanca sahip bir kutlu iradeyi, bu iradenin sahibi bir büyük milleti Türk İslam mefkuresinin yeryüzüne mühür vurmuş muazzam bir kahramanlığını tehdit edecek, boyun eğdirecek, teslim alacak muasım bir oda Cenabı Allah henüz nasip etmemiş, henüz yaratmamıştır. Üstümüze kim geliyorsa kimler gelmeyi düşünüyorsa göreceği azamet ve şiddeti de peşinen kabul etmek durumundadır. Doğruya doğru, yanlışa yanlış demekten vazgeçeceğimizi hiç kimse düşünmemelidir.

Hiçbir hain emel sahibi mihrak ve veya ülke yanlış hesap yapmamalıdır. Bir ölürsek bin diriliriz, bin ölürsek bir bir dirilir bu vatana, bu millete sonuna kadar sahip çıkarız. Korkak her gün kahraman bir gün ölür. Biz korkak değil kahraman bir milletin bugünkü serdengeçleriyiz. Ne diyordu merhum Hüseyin Nihal Atsız kulak verelim. Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir, ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmektir. Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir. Kahramanlık saldırıp bir daha geri dönmemektir. Sızlasa da gönüller düşenlerin yasından koşar adım gitmeli onların arkasından. Kahramanlık içerek acı ölüm tasından ileriye atılmak ve sonra dönmemektir. İran'ın dini lideri ile birlikte hayatını kaybetmiş bütün isimlere Cenabı Allah'tan rahmetler niyaz ediyorum. Dost, kardeş ve komşu ülke İran halkına sabır ve başsağlığı diliyorum. Lütfen dikkat buyurunuz. Bir devletin en üst mevkiinde bulunan 50'ye yakın kişinin aynı anda hedef alınmasından aynı şekilde ifna edilmesinden ibret almayalım da ne yapalım. Böylesi bir tedbir ve temkin ihlaline nasıl yorum getirelim?

"VENEZUELA'DAN SONRA İRAN'DAN OLAN BİTEN...."

Venezuela'dan sonra İran'da olan, biten kanlı, dramatik ve trajik gelişmelere ne diyelim? Bu vandallıktan herhangi bir sonuç çıkarmaktan imtina mı edelim? Ayrıca Pakistan ile Afganistan arasındaki çatışmaların son bulmasını anlaşmazlıkların karşılıklı mutabakatla sonlandırılmasını temenni ediyorum. Coğrafyamızın her tarafında barış hakim olmalıdır.

Savaşın kazananı yoktur, barışın kazananı ise çoktur. Dünyaya hakim ve hadim olması gereken tek gerçek barıştır. Afganistan ve Pakistan arasındaki çatışmaya, Amerika Birleşik Devletleri İsrail ortaklığının İran ile savaşına mutlak surette barışçıl çözüm stratejileriyle doğrudan müdahale edilmelidir.

Sayın Cumhurbaşkanımızın öncülüğünde ve takdir edilecek yoğun diplomatik temaslarıyla barış ortamının yeşermesi samimi dileğimizdir ve beklentimizdir.

Barışın kaybedeni, savaşın kazananı olmaz, olamaz. Barışmak yerine savaşmak cinayettir. Bu cinayete ortak olmak istemeyen her ülke barışçıl emel ve hedefler etrafında birleşmeli, sözleşmeli ve el ele vermelidir. Son olarak diyeceğim şudur. İran mazisi 2500 yılı bulan bir devlet geleneğine sahiptir. Aynı zamanda geniş bir coğrafyanın üzerinde egemenlik kurmuştur.

İran İslam Cumhuriyeti'nin siyasi ve toprak bütünlüğü mutlaka korunmalıdır. Hangi etnik veya mezhebi gruba mensup olursa olsun bu ülkenin tüm vatandaşları mensubiyet onuruyla birlikte tarihi, hukuki ve ahlaki mükellefiyetin gereğini bir hakkın yerine getirmelidir. İran İslam Cumhuriyeti'nin geleceğini siyonist emperyalist dayatmalar değil, sadece ve sadece bu ülke halkının iradesi tayin ve temin edebilecektir. Bunun dışında, bunun hilafında her fiili zorlama, her ayak oyununu, her karanlık senaryo uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler şartına temelden aykırılık anlamına gelecek, dahası insanlık suçu olarak anılacaktır.

"İRAN İRANLILARINDIR"

İran İranlılarındır. Bu ülkenin etnik ve mezhebi kategorilere parça parça bölünmesi Türkiye ve bölge ülkelerinin yanı sıra küresel siyaseti de çok olumsuz etkileyecektir. Huzur istiyoruz, barış istiyoruz. Siyonist emperyalist azgınlığı da sonuna kadar reddediyoruz. Değerli yoldaşlarım, ceddimiz Oğuz boyunun Anadolu'ya gelişinin üzerinden 1000 yıl geçmiş bulunmaktadır. Her yıl kutlamaya ve bu tarihi olayın hatıralarını derinden yaşamaya devam ediyoruz.

Tarihte herhangi bir saikle çaresiz toplumların kitleler halinde kendine coğrafyalar aradıklarını biliyoruz.

Artık sınırların resmileştiği günümüzde bile bu arayışların büyük kitlesel sığınmalara yol açtığını görüyoruz. Ancak bu tür toplu yönelişin yalnızca doğru zamanda olması değil, ancak doğru yöntemlerle de olması gerekmektedir.

Biz bunun kadim insanlık geçmişindeki adına fetih diyoruz. İşgali, menfaatçi, hissin kaba bir güçle bir yurda geçişi, çöreklenmesi olarak tanımlayabiliriz.

Fetih ise yerleşmek, yaşamak, paylaşmak gibi insani erdemleri ve kalıcı olmayı gerektiğini söyleyebiliriz.

Bu nedenle Türkmenlerin binlerce çadırla ve aileleriyle Anadolu'ya gelişleri bir fetih hadisesidir. Ama mesela Moğol ordularının ordularıyla Ankara'ya dayatmaları işgalden öteye geçememiştir.

Bizim tarihi kitlesel yöneliş ve yerleşim çabalarımız asla bir işgal olmamış, fethedilen Anadolu ve sonra Rumeli toprakları birer birer vatan edilmiştir.

Aradan geçen asırlarda bu topraklar bizi biz de bu toprakları severek birbirimize bağlandık. Anılarımız bir, acılarımız bir. Biz büyük bir aileyiz diyerek tanımladığımız büyük milletimizin ana yurt Orta Asya'dan sonra bu coğrafyada vücut bulmuştur.

"BUNUN ÖNÜNÜ AÇACAK TERÖRSÜZ TÜRKİYEDİR"

Ne mutlu ki, kudretli devletler halkası ardı ardına inşa edilerek tarihin imbiğinden iftiharla süzülmesini bilmiştir. Bu vatanın bağrında yaşayan aziz millet varlığı, devlet ve millet kaynaşmasının en güzel örneklerini vermiş, yurt bellediği bu coğrafyayı canı, kanı ve varlığı pahasına savunarak vatandaşlaştırmıştır.

Anadolumuzun eski çağlarda yeryüzüne hükümran olmak isteyen cihangirler için hedef topraklar haline gelmiş olduğunu hepimiz biliyoruz, okuyoruz, görüyoruz.

Namusu, gücü ve onuru olan her millet gibi bizim milletimiz de vatanına göz dikenlere karşı tek nefes olarak savunma başarısını göstermiştir.

Aziz millet varlığı barındığı yerlerde güvenliği sağladıkça, esenliği temin edildikçe, hürriyetine sahip çıktıkça tarım, hayvancılık, zanaat gibi günlük hayatın gereklerine de önemli mesafeler almıştır.

Üç kıtanın, Avrupa, Asya ve Avrupa'nın kesiştiği kavşaktaki bu coğrafyanın takdir edersiniz ki bir varoluş, varoluşunu koruma, yaşatma ve sürdürme politiği oluşmuştur.

Buraların nasıl yönetileceği, nasıl korunacağı, nasıl denge sağlayacağı, sorunların nasıl aşılacağı ve önleneceği konusunda asırların bilgeliği zaman içinde olgunlaşarak tecelli etmiştir.

Bu jeopolitik çok zorlu yapıyı nasıl yönetilebileceğini öğrenmiş tecrübi devlet aklından, burada nasıl var olabileceğini artık iyice kavramış milli alışkanlık ve milli kültürden kimin dost, kimin düşman, kimin hain olduğunu bilen yüksek ferasetten, 1000 yılın savaş, isyan, kan ve gözyaşlarıyla yoğurulmuş ağır derslerinden bu vatana yönelen tehditlere karşı birer birer kazandığımız zaferlerden 1000 yılı her anıyla derinden yaşamış ve hissetmiş olan insanımızın yüksek seciyesinden ve kuşkusuz tarih içinde yaşanmış acı hatıralardan arta kalan derslerden çıkartılmıştır.

Bu yüzden yaşanan coğrafyanın devlet yönetimine yüklediği sorumluluğa jeopolitik diyoruz. Politikanın coğrafyadan doğan sentezini böyle tanımlıyoruz. Çünkü coğrafya anlayışımızı değiştiriyor, bakışımızı değiştiriyor, fikrimizi değiştiriyor. Bir bozkırda yalnız yaşayan bir boyun karşılaşacağı yeni insanlarla birlikte yaşaması onu nasıl yeni şartlara uymaya zorluyorsa muazzam toprakları yönetmeye talip bir nizam arayışının da barış, huzur ve kardeşlik doğuracak yeni bir anlayışa sahip olmasını zorunlu hale getirmektedir.

Türk milletinin muazzam varlığını bağrına basan Anadolu'yu merkez edinmiş olmasının hikmeti de bu olsa gerektir. Asırlar süren yerleşimden sonra Osmanlı Devleti'nin küçülmeye başladığı dönemde de Anadolu asla terk etmeyeceğimiz ana yurdumuz olmuştur.

Bu ana yurt politiğin önünü açacak terörsüz Türkiye hedefidir.

KURTULUŞ SAVAŞI'NIN POLİTİĞİNİ ANLATTI

İstiklal Savaşımızın stratejisi bizi Anadolu'dan atmak ve dar bir alana sıkıştırmak isteyen müstevli güçlere karşı yine öncelikle Anadolu'nun kurtulması olmuştur.

Bu itibarla bunca mücadelenin sonunda kurulan Cumhuriyetimiz ve siyasi başkentimiz Ankara, 1000 yıllık Anadolu'daki Türk jeopolitiğinin hem gereği, hem muhteşem anısı, hem de mükafatıdır.

Türk milliyetçisi olarak biliyor ve savunuyorsunuz ki nerede bir soydaşımız ve din kardeşimiz varsa yüreğimizin bir parçası da oralarda atıyor demektir.

Bugün ve her geçen gün varlıklarını yükselten Orta Asya coğrafyasındaki Türk devletleri ve İslam alemi bizim şerefli tarihimizin vazgeçemeyeceğimiz parçalarıdır.

Allah'a secde eden milyarlarca Müslüman da dünyanın her yerinde bizlerle inanç ve gönüş gönül bağı ile irtibatlanmış din kardeşlerimizdir. Bu milyarlık beşeriyetin bir kısmı ile tarih içinde ayrı coğrafyalara düşerek jeopolitik illiyetimizi azaltmış durumdayız.

Bir kısmı ile ise daha yakın dönemlerde beraberce sürdürmek istediğimiz siyasi geleceğimizi çok çeşitli amillerin etkisiyle kaybetmiş haldeyiz.

Bu nedenle Anadolu dışı coğrafyalarda kalan soydaş ve dindaşlarımız bugün sayıları 60'a 60'a varan devletlerde hayatlarını sürdürmektedirler. Üstelik kurucu kahramanlarımızın bir kısmı da kaybedilmiş bu toprakların evladı evlatlarıdır.

Bugün kendi kaynaklarından yükselen, kendi beşeriyetinden kuvvet bulan ve bu yüksek caydırıcı gücüyle kötü niyetleri durduran Türkiye Cumhuriyeti Devleti vardır. Elbette bütün çabalara ve iyi niyete rağmen her sorunun çözüm insanımızın devletinden beklediği her talebin karşılandığını ileri sürecek değiliz.

Ancak hayatın meşgalesi içinde bunlar da vardır ve olması da hem demokratik, hem insani, hem de siyasi bir realitedir. Doğal karşılamak lazımdır. İhtiyaçların sonsuz, kaynakların yetersiz olduğu denklemde pek tabii toplumun beklentileri makul hamlelerle karşılanmalıdır.

Osmanlı Devleti'nin son yüzyılı hepimizin malumudur. Kaybetmiş olduğu topraklarla ilişkili olarak coğrafyasının küçülmesine bağlı şekilde politiğini de değiştirmek mecburiyetinde kalmıştır.

Bizler onları neden savunmadılar? Neden direnmediler? Neden doğru okumadılar diye asla ve asla suçlayamayız.

Dönemin şartlarında yapılması gereken her kahramanlığı ve her direnci göstermiş olmalarına rağmen coğrafyalarının elden çıkmasını önleyememişlerdi.

Bu muhteşem kadro yeni şartların gerektirdiği ve getireceği gerektireceği ortamı doğru okuyup dönemin en gerçekçi yorumunu yapmayı başarmışlardır. Biz Türk milliyetçileri olarak bu tedrici değişimi okumayı hem çok önemli hem de beka düzeyinde anlamlı bulmaktayız.

Çünkü çekilmeye başlanılan ve artık kalıcı olarak kopacağı anlaşılan toprakların eski politiğini ısrarla savunmak Anadolumuzun da kaybedilmesine yol açacak tarihi bir zafiyet olacaktı.

Dönemin İstanbul hükümetinin her yandan kuşatılan ve kaydedilmeye başlanılan topraklar karşısındaki en büyük yorum yanlışlığı da bizce buydu.

"ATATÜRK'Ü HÜRMETLE ANIYORUM"

Bu tarihi değerlendirme hatası onlara Anadolu'nun işgaline göz yummaya ve işgalcilerle işbirliğine kadar götürecekti.

Anadolu merkezli yeni milli jeopolitik ise aslında dönemin Türk milliyetçilerinin fikrinde ve ruhunda uyanmıştı.

Özellikle İttihat ve Terakki yönetimi sınırlarını biraz daha geniş tutarak kendisine yeni nüfus alanı çizmişti. Kurtuluş Savaşı kahramanları tarihin akışını tersine çevirmekle uğraşıp eldekini de kaybetmek yerine mevcudu elde tutmaya yönelerek Anadolu ve Rumeli topraklarını kurtarmayı başarmışlardı.

Bu derin ve hikmetli stratejik aklı bugün her şey olup bittikten sonra yorumlamak kolay olabilir. Ama savaşırken düşünmeyi öğrenmek öğrenmiş bir milletin çocukları olarak bunu tam da ihtiyaç duyulan anlarda doğru okumaları her türlü takdirin üstündedir. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bu muazzam stratejik dönüşümü başarmış bütün kahramanlarımızı en samimi hissiyatımla hürmetle, rahmetle ve hasretle anıyorum. Bu kadronun önemli bir kısmı kaybedilen coğrafyaların evlatlarıydı ve eldeki ana yurdun bağımsızlığı için hayatlarını ortaya koymuşlardı. Üsküp'ün, Kosova'nın, Kırcaali'nin, Dedeağaç'ın, Bağdat'ın, Gazze'nin, Musul'un, Kerkük'ün, Halep'in ve pek çok yerin artık bizde olmadığı bu yeni coğrafyada buraları hiç kaybetmemiş gibi davranarak hala eski jeopolitikte ısrar etmenin pratikte anlamı olmadığını fark etmişlerdi. Ama akılları yine de haklı olarak Misak-ı Milli sınırlarında ve mahşeri vicdanda mahfuz eski vatan topraklarında kalmıştı.

"YANLIŞ ZAMANDA DOĞRU ADIM, DOĞRU ZAMANDA YANLIŞ ADIM ATANLAR..."

Arkadaşlarım, tarih yanlış zamanda doğru adım atanlarla doğru zamanda yanlış adım atanların yaşadığı hezimetler ve yıkımlara şahitlik etmektedir.

Bir yanlışın bütün doğruları götürdüğü bu stratejik hesapta önemli olan doğru adımın yine doğru zamanda atılabilmesidir.

Nitekim mesela Atatürk'ün Hatay'ı Fransızlardan geri alması iki doğrunun, yani doğru zaman ve doğru adımın doğru bir denklem içinde işlemesiyle mümkün olmuştur. Silah atmaya gerek kalmadan bir tarihi Türk yurdu ana vatana katılmıştır.

Bu sözlerimden sınırların ötesinde kalmış milli gerçeklerimizin ve milli varlığımızın ihmal edilmesi gibi bir sonuç çıkartılmasını istemem.

"HAYALİ NOKTALAR ÜZERİNDE OKUYUP DEĞİŞTİRMEYE ÇALIŞMAK BAŞKA BİR ŞEYDİR"

Kültürel anılarımızın hala taze olduğu beşeriyetimizin hala yaşamaya devam ettiği bu topraklar ve insanlar ile bir gün yeniden kucaklaşma hayalini kurmak çok değerli ve tutkumuzdur.

Ancak sanki hiç kaybedilmemiş gibi davranarak bir devletin siyasi ve felsefi sıklet merkezini hayali noktalar üzerinde okuyup değiştirmeye çalışmak başka bir şeydir.

Bu nedenle yurtta sulh cihanda sulh kavramının ikame eden yeni jeopolitik pergelin başkentimiz Ankara'ya konmasıyla doğmuş olmasına bağlamak tarihin akışına etki etmiştir.

Unutmayalım ki Ankara yeni devletimizin ilan edilmesinden 42 ay önce bu jeopolitiğin merkezi haline gelerek Kurtuluş Savaşı'nın yönetimini üstlenmiştir.

Yani Türk milleti takdir edeceğiniz üzere politikasını coğrafyasından önce oluşturmuştur. Ankara yepyeni Türk devletinin etki ve kapsama çemberini belirlemek üzere pergel ucunun ulustaki Millet Meclisi kürsüsüne batırılmasıyla çizilen milli coğrafyanın yönetim merkezidir.

Bunları sizlerle paylaşmaktaki muradım elbette tarih konusunda sizlere ders vermek değildir. Amacım yaşadığımız anı yaşayacağımız geleceği, umutlarımızı, ülkülerimizi, fikirlerimizi ve duygularımızı gerçekçi, uygulanabilir, ulaşılabilir hale getirmeye matuftur.

"TARİH TAHTINI KAYBETMİŞ SALTANAT SAHİPLERİYLE DOLUDUR"

Ülküsüz yol alamayacağımıza, ülküsüz yola koyulamayacağımıza koyulamayacağımızı elbette biliyoruz. Ama hesaplanmamış yolculukların bizleri nerelere götüreceğini önceden bilmemiz mümkün değildir.

Tarih kendisinde güç vehmederek çıktığı serüvende tacını, tahtını kaybetmiş saltanat sahipleriyle doludur.

Bu izahların ışığında ışığıyla Ankara yalnızca yönetim merkezimiz değildir. Aynı zamanda Anadolu jeopolitiğinin gerçeğinden doğmuş stratejik merkezimizdir. Tarihin derinlerinden beslenen ve ders çıkartan devlet ve yönetim aklının da merkezidir.

Varlığı ve sürekliliği hem günümüzün ve gerçeğimizin hem de hayallerimizin ve hedeflerimizin devamı mahiyetinde aynısıyla da teminatıdır.

Şartlar bir gün başka coğrafyaları yönetme imkanı verirse o anın koşullarına göre yeni bir jeopolitik oluşturma fırsatı doğabilir. Bugünkü gerçekler bize istesek de istemesek de hesaplarımızı ve adımlarımızı başka başkentlerden bakarak çözme imkanı vermemektedir.

Biz yeryüzüne Ankara'dan bakmak zorundayız. Başka başkentlerin veya merkezlerin çekim alanına kapılarak yapacağımız yorum ve yaklaşımları savunmak düşünülmek istenen küresel tuzaklar için bir bahane yaratacaktır. Ankara'nın ve Türkiye'nin güvenliği her şeyin önünde ve üstündedir. Türkiye mevcut ağırlığıyla bölgesindeki mazlumların güvencesidir. Türkiye'nin varlığı onların umut adası demektir.

"ÖNCELİĞİMİZ TÜRKİYE'NİN GÜVENLİĞİDİR"

Ne var ki önce düşüneceğimiz, öncelikle müdafa edeceğimiz Türkiye'nin güvenliği, bekası, iç barış ve huzuru ortamıdır. İşte terörsüz Türkiye hedefiyle yapmak istediğimiz de tam budur. Dünyaya Ankara'dan bakmaktan milli birlik ve kardeşliğimizi gözü kara biçimde savunmaktan başka seçeneğimiz yoktur.

Bölgesel ve küresel sorun alanlarına karşı barışçıl, insani, vicdan temelli ve ahlaki tutarlılığın iz düşümünde yaklaşmanın dışında bir diğer tercihimiz söz konusu değildir. Son söz olarak İran'a yapılan mütehakkim ve mütecavüz saldırıları hiç tereddütsüz kınıyorum. Afganistan ile Pakistan arasındaki çatışmaların son bulmasını küresel güçlerin dolduruşuna gelerek ilerletilen savaş ve çatışmaların yerini barış ve sükunet ortamına bırakmasını içtenlikle diliyorum. Bu duygu ve düşüncelerle konuşmamı bitirirken alayınızı saygılarımla selamlıyorum. Sağ olun, var olun, Cenabı Allah'a emanet olun efendim.

Kaynak:Haber Merkezi

Öne Çıkanlar