Diriliş: Reha

Türk sinemasının seyri genellikle siyasi olaylar üzerinden haritalandırılır. Nadiren de olsa, bu değişimleri yansıtmak yerine, onların dışında var olan, kendi zamansal ve mekansal mantığını yaratan bir film ortaya çıkar.

Diriliş: Reha

İsmet Erdi Somuncuoğlu

Bu filmler tıpkı büyük yazarlar ve eserleri gibi bazen 20 yıl kadar unutulup, bir sonraki kuşaklar tarafından tekrardan keşfedilebilirler. Reha Erdem'in 1988 yapımı ilk uzun metrajlı filmi A Ay, işte böyle bir yapıttır. Türk sineması kanonunda hayaletimsi bir yer işgal etti; sinefillerin fısıltıyla konuştuğu, eskiyen VHS kasetlerde dolaşan ve 1970'lerin "sosyal gerçekçiliği" ile 1990'ların "Yeni Türk Sineması" arasında görünmez bir köprü olarak akademik metinlerde alıntılandı. Allah uzun ömür versin, Reha Erdem ne ölmüştü ne de unutulmuştu ama “A Ay” kolektif hafızamızda ya da “iyi iş ağbii ya” konulu muhabbetlerde dahi kendisine yer bulamaz haldeydi. Pek üzerinde durulmadı ama 37 yıl sonra restore edilerek MUBI’de küresel sahneye çıkması sadece ticari bir yeniden gösterim olduğundan değil, sinematik bir arkeoloji eylemi olarak Erdem’in vizyonunu yaklaşık kırk yıllık görsel bozulmadan arındırarak ortaya çıkarmasından ötürü çok önemliydi. Bu sayede, A Ay'ı tarihi bir dipnot olmaktan çıkarıp yaşayan bir metne dönüştürüyor ve yeni nesil küresel izleyicilerin onun tekinsiz, sürrealist şiirselliğiyle etkileşime girmesine olanak tanıyor.

1988'in Tarihsel ve Kültürel Boşluğu

Reha Erdem'den önce "ciddi" Türk sineması büyük ölçüde toplumsal gerçekçilik geleneğiyle eşanlamlıydı. Bu filmler didaktik ve dışa dönüktü; kamerayı bir toplumsal eleştiri silahı olarak kullanırlardı. Darbe sonrası ortam, böylesine açıktan politik film yapmayı imkânsız hale getirdi. Bu filmlerin didaktik ve kör gözüm parmağına anlatan üslubunun sansürü atlatma ihtimali sıfırdı. Bu boşlukta, toplumsal mücadeleden ziyade kentsel yabancılaşma, bireysel psikoloji ve varoluşsal kaygıya odaklanan yeni bir "bunalım sineması" şekillendi.

A Ay'ın radikal tekliğini anlamak için, içine doğduğu ıssız manzarayı haritalandırmak gerekir. 1988 yılı, Türk entelijansiyasının geçici ölüm halinde olduğu bir döneme denk gelmekteydi. “Hasta” ölmeyecekti ama ayağa da kalkmış durumda değildi. 1980 darbesi, önceki on yılın canlı ve politik sinemasını etkili bir şekilde parçalamıştı. Bir zamanlar melodramlar ve komediler üreten "Yeşilçam", Türkiye’nin dışa açıldığı bir dönemde hem ekonomik liberalizasyonun hem de artık daha erişilebilir hale gelen Amerikan kültürünün baskısı altında çöküyordu. Teknik olarak ise ülkedeki reklam sektörünün gerisinde, içler acısı bir halde olması durumu daha da trajik hale getiriyordu. Merak edenler için Yavuz Tuğrul’un bu dönemi Woody Allenvari anlatan eşsiz filmi “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” önemlidir.

Sosyal Gerçekçiliğin Ölümü ve "Bunalım Sineması"

Reha Erdem, 1960'larda doğup, darbenin gölgesinde büyüyen ancak Batı'da eğitim görmüş farklı bir kuşağa mensuptur. Şener Şen’in canlandırdığı alaylı ustalarının aksine, Erdem'in formasyonu akademik ve biçimciydi. Boğaziçi Üniversitesi'ndeki tarih eğitimini bırakıp Paris VIII Üniversitesi'nde sinema okuması ve Modern Sanat üzerine yüksek lisans yapması, filmin de bir anlamda dokusunu belirler. 1980'ler Türk sinemasının baskın olduğu arabesk melodramlar veya katı sosyal gerçekçilik akımlarının tam tersine; şiirsel, sembolist ve gotik bir atmosfer sunar.

Filmin kahramanı Yekta, klasik çocuk temsillerinden oldukça uzaktır. O, "sevimli" veya "masum" olmaktan ziyade, varoluşsal sancılar çeken, ölümü sorgulayan ve isyankâr bir karakterdir. Yekta, çocuklukla yetişkinlik, yaşamla ölüm, gerçekle hayal arasındaki o ince çizgide (liminal space) yaşar. Annesi ölmüştür ancak Yekta onun sadece bir kayıkta "beklediğinde" ısrar eder.

Filmin ismine de ilham veren "Ay", Yekta için dünyevi olandan kaçışı temsil eder. Ay; dişildir, değişkendir, gizemlidir ve ulaşılmazdır. Yekta'nın aya duyduğu hayranlık, aslında içinde bulunduğu boğucu gerçeklikten kopma arzusunun tezahürüdür. Yekta, ölümü bir son olarak değil, bir dönüşüm olarak algılar. Hatta zaman zaman ölümü arzular veya onunla oyun oynar; bu, yetişkinlerin kurduğu rasyonel dünyaya karşı da bir başkaldırıdır.

Filmin felsefi kalbi, Yekta'ya söylenen şu sözlerde atar: "Rüyalarının tabirlerini, anlamlarını sakın arama! Nedenlerini de arama! Rüya, rüya içindir! Rüyanda gördüğün kuş, rüyanda gördüğün kuştur; bu kuşlara benzemez, onlar başka dil konuşurlar". Bu replik bir manifestodur. Modern, rasyonel "rüya yorumlama" dürtüsünü reddeder ve hayal gücünün özerkliğini savunur.

"Gotik" Bir Hapishane Olarak Köşk

Filmde mekan, sadece bir arka plan değil, sakinlerini sindiren yaşayan bir organizma gibidir. Film, Türk edebiyatında ve sinemasında sıkça gördüğümüz "çürüyen Osmanlı konağı" temasını kullanır ancak bunu bir nostalji unsuru olarak değil, gotik bir gerilim unsuru olarak işler. Köşk; yıkılmaya yüz tutmuş geleneği, katı ahlak kurallarını ve geçmişin hayaletlerini temsil eder. Hala da bu evin gardiyanı olarak değişime direnen, kuralcı ve yaşam enerjisini emen statükoyu simgeler.

Hikaye Heybeliada'da geçer ancak bu, güneşli ve neşeli bir ada tasviri değildir. Ada, anakaradan kopukluğu, izolasyonu ve kaçışın imkansızlığını simgeler. Deniz, Yekta'nın geçmeyi arzuladığı sınırdır; annesinin kaybolduğu yer ve özleminin ufkudur.

Evin içi karanlık, tozlu ve hastalıklıdır. Erdem, mekânı dikeyliği ve karanlığı vurgulayacak şekilde çeker. Karakterler sık sık kapı eşiklerine sıkışmış veya aynalarda yansımış olarak görülür, bu da onların mimari tarafından tuzağa düşürüldüğünü ima eder. Dışarıda ise deniz, rüzgar ve ay vardır. Ev, Yekta için bir rahim değil, bir mezardır. Hikaye Heybeliada'da geçer ancak bu, güneşli ve neşeli bir ada tasviri değildir. Ada, anakaradan kopukluğu, izolasyonu ve kaçışın imkansızlığını simgeler. Deniz, Yekta'nın geçmeyi arzuladığı sınırdır; annesinin kaybolduğu yer ve özleminin ufkudur.

Eleştirmenler, A Ay ile Sevim Burak'ın Yanık Saraylar adlı öykü kitabı arasında güçlü paralellikler kurmuştur. Burak'ın edebiyatı, Cumhuriyet dönemine uyum sağlayamayan Osmanlı elitlerinin parçalanmış psikolojilerini ele alır. Erdem’in A Ay ise tarihçi formasyonuna sahip bir sanatçının filmidir; geçmişi kronolojik bir olaylar silsilesi olarak değil, içinde dolaşılması gereken bir "yanık saray" atmosferi olarak ele alır. Klasik sinemanın doğrusal neden-sonuç ilerlemesini reddederek, 11 yaşındaki kahramanı Yekta'nın akışkan bilincini taklit eden döngüsel bir yapı kurar. Yekta, Burak'ın karakterlerinin manevi kız kardeşidir; kırılgan, "deli", ancak "akıllı" dünyanın saçmalığını ifşa eden şiirsel bir berraklığa sahiptir.

Gelenek, Modernite ve Boşluk

Filmin dramatik gerilimi, iki hala arasındaki çatışma etrafında yapılanır. Bu çatışma, Türk ulusal kimliğinin kalbindeki bölünmeyi temsil eder. İngilizce öğretmeni olan hala Kemalist modernleşme projesini temsil eder. Amacı Yekta'yı köşkün çürümüşlüğünden "kurtarmaktır". Ancak Erdem, bu moderniteyi steril ve agresif olarak resmeder. O, özgürlük sunmaz; ancak kurallardan oluşan bir başka kafes sunabilir.

Film siyah-beyaz çekilmesi, "ultra düşük bütçe" kısıtlılığından kaynaklansa da Erdem ve görüntü yönetmeni Uğur Eruzun bunu estetik bir manifesto niteliğine dönüştürmüştür. Siyah-beyazın kullanımı, filmdeki zaman algısını büker; hikâyeyi belirli bir tarihsel dönemden kopararak onu zamansız bir düzleme taşır. Mekanın (köşkün) kasvetini ve karakterlerin iç dünyasındaki sıkışmışlığı anlatmak için ekspresyonist bir ışık kullanımı sergiler. Gölgeler uzundur, karanlık her zaman köşede pusudadır. MUBI'deki restorasyon, bu gölge oyunlarını ve 16mm filmin grenli yapısını ("noise") koruyarak filmin dokunsal kalitesini artırmıştır.

Reha Erdem sinemasının temelleri bu filmde atılmıştır. Beş Vakit, Kosmos veya Hayat Var’a giden yolun ilk taşlarını döşediği görülür. Yekta, Kosmos'un öncülüdür; her ikisi de başkalarının duyamadığı frekansları duyan, hayvanlarla ve doğaüstüyle iletişim kuran karakterlerdir. Diyalogdan çok imgeler konuşur.

  • Deniz: Özgürlük, bilinçaltı ve sınırsızlık. Ancak aynı zamanda yutucu ve tehlikelidir. Yekta'nın evi denize baksa da o, eve hapsolmuştur.
  • Martı: Yekta'nın aradığı "çocuk başlı efsanevi martı", onun parçalanmış benliğinin sembolüdür. Sakat bir martıyı beslemesi, onun "kurtarma" güdüsüyle doğanın vahşiliği arasındaki çatışmayı gösterir. Martı, onun uçamayan ruhunun yansımasıdır
  • Ayna: karakterlerin parçalanmış kimliklerini ve Yekta'nın kendini arayışını yansıtır.

"A Ay", vizyona girdiği dönemde tam anlaşılamamış, "zor" bir film olarak nitelendirilmiştir. Ancak bugünden bakıldığında film, bir tarafıyla da "büyümeyi reddetme" hikayesidir. Yekta, çürüyen bir dünyada (köşk/eski Türkiye) veya ruhsuz bir modernitede (okul/yeni Türkiye) yetişkin olup o çarkın bir dişlisi olmak istemez. Sonu belirsiz olsa da yüzünü aya ve denize dönmesi, ruhsal bir özgürleşme çabasıdır. Filmi tekrar izleyince bu "ayrık otu"nun köklerinin ne kadar derin olduğunu ve anlatılanın da aslında hepimizin hikayesi olduğunu daha iyi idrak edebiliyoruz.

Kaynak:Haber Merkezi

Öne Çıkanlar